SOSYALİSTLER SAVAŞ KONUSUNA NASIL YAKLAŞMALI? Ahmet Aydemir

Çağdaş Yol, Sayı 5, Eylül 1988

Türkiye sosyalistleri, 12 Eylül’ün ardından açtıkları yeni dönemde, geçmişin yasak veya tabu sayılan pek çok sorununu ilerici kamuoyunda sürdürülen tartışmaların gündemine sokabiliyor. Bizler de, bir grup Çağdaş Yol dergisi okuru ve çizgisini benimseyeni olarak, böyle bir sorunu, halkımızın mücadelesinde tartışılmasının, ele alınmasının adeta yasak tabu sayıldığı savaş, strateji- taktik, halk savaşı gibi konuları başta dergimizin okurları olmak üzere, ilerici-devrimci kamuoyuyla tartışmak istiyoruz.

Hiç şüphesiz sosyalistler, geçmişte ve günümüzde de çeşitli uluslararası deneyimlerin incelenmesi temelinde konuya yaklaşmakta görüşler ileri sürmektedirler. Yalnız baştan belirtmekte yarar var. Bizim bu konuya yaklaşımımız, yukarıda belirtilen bir biçimde olmayacaktır. Öncelikle savaş, strateji-taktik, halk savaşı gibi kavramların genel özelliklerini ve yasalarını ele alıp, ardından da ülkemiz özgülünde bu genel özellik ve yasaların işlerlik derecesini incelemeye çalışacağız. Elbette bizlerde düşüncelerimizi, kendi hayal dünyamızda üreterek, konuyu tartışmaya açmıyoruz. Uluslararası deneyimlere dayanıyoruz. Yalnız sorunu işleme yöntemimiz farklı olacak. Bir tek veya bir kaç ülkenin deneyimlerini ele alıp incelemekten çok tüm deneyimleri insanlığın tarihsel süreçleri içinde inceleyip bunlardan dersler çıkaran, biraz da yeni düşünceler ileri sürebilen bir çalışma ortaya çıkarmak amacındayız.

Bu araştırma ve incelemeyi, herhangi bir sosyalist çevreyi eleştirmek için değil, konuyla ilgili kendi özgül görüşlerimizi ortaya koymak için yapıyoruz. Yani kimilerinin yaptığı gibi oportünist, revizyonist olarak nitelenen çevrenin ailevilerini kışkırtıp bundan da kendimizin devrimci olduğuna dair bir paye çıkarmak amacında değiliz. Elbette ki sübjektif, önyargılı ve basitliğe düşmeyen her eleştiriyi dikkate almak bu eleştiriler, hangi sosyalist çevreden gelirse gelsin tartışmak bir sosyalistin boynunun borcudur.

Savaş en baştan belirtmemizde yarar var, sınıflı toplumlarla birlikte ortaya çıkmıştır. Sınıflı toplumlarda, sınıf çatışmalarının ve özellikle de bu çatışmaların çözümsüz hale geldiği kriz anlarında savaşlar gündeme gelmiştir. Bu açıdan savaşı, sınıf çıkar ve çatışmalarının barışçıl biçimde çözümlenmesinin imkânsız olduğu durumlarda, çelişkileri zor yoluyla çözmenin bir aracı, yöntemi olarak tanımlayabiliriz. Buradan hareketle de, sınıf çıkarlarının yoğunlaşmış ifadesi politika olduğuna göre, savaşı; politikanın başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) sürdürülmesi olarak da tanımlamak mümkündür, kaldı ki en fazla kullanılan tanım da budur.

“Kadim tarihte sınıf kavgaları çetinleşti mi onlar için savaşlar açıldı. Bu savaşlar, sosyal iç kavgalara çözüm getirmek şöyle dursun, artlarından bildiğimiz TARİHCİL DEVRİMLERİ getirdiler. Yani savaşlarla zayıflayan medeniyetleri barbarlar gelip kolayca yıktılar.

“Modern tarihte aynı şey görüldü. 1914-1918 savaşı Avrupa kapitalizminin içinde biriken ve büyüyen sınıf mücadelelerini geriye atmak için yapıldı. Her emperyalist devlet kendi anavatanında dizginleyemediği sosyal ihtilafların getirebileceği sosyal devrimi önlemek için, gözüne kestirdiği devletlere savaş açtı. Birinci cihan harbinden sonra çarlığın devrilmesiyle dünyanın beşte biri sosyalist devrime kavuştu. Alman İmparatorluğu’nun savaş sonucu yıkılması, Orta Avrupa’da isyanlara ihtilallere kapı açtı.” (Devrim Nedir? S. 19, Dr. H. K.)

Burada kadim tarih olarak nitelenen, kapitalizmden önceki, ilkel sosyalizme kadar uzanan yaklaşık 7000 yıllık dönemdir. Bu dönemin üretim, ekonomi temeli esas itibariyle basit yeniden üretim olmakla beraber, pek çok toplum biçimleri yaşanmıştır. Çok mekanik ele almamak kaydıyla bu toplum biçimlerinin belli başlıları, kölecilik ve feodalizmdir. Gene ilkel sosyalist, kalan, kabile, aşiret ve topluluklar hem yukarıda değindiğimiz toplum biçimleriyle yan yana hem de bunlarla çatışma halinde bin bir değişikliğe uğrayarak ve çeşitli şekillerde bu toplum biçimlerine doğru dönüşümler yaşayarak var olmuştur. Bu toplum biçimlerini, Morgan, F. Engels ve Dr. H. Kıvılcımlı barbar toplumlar olarak niteliyorlar. Tarihte, barbar toplumların, köleci veya feodal olarak nitelenen kapitalizm öncesi sınıflı toplum biçimleriyle yürüttüğü binlerce savaş bulunmaktadır. Bu savaşların analizinden önce ilkel sosyalizmin ortaya çıkmadığı 7000 yıl öncesinin çatışmalarına da değinmekte yarar var.

İnsan, basit, taş, sopa, labut vb. gibi ilk üretim araçlarını kullanarak, doğadaki hazır nesneleri devşirmeye yöneldikten sonra, maymunun en gelişmiş örneklerinden insanlaşmaya doğru bir evrim yaşamıştır. İnsanların bu ilk ataları, iki ayak üzerinde dikilmeye ve ön ayaklarını, çeşitli araçlarda alarak kullanmaya başladıktan sonra, beyin üzerinde baskı yapan omuz ve boyun kaslarının, beyinin gelişimi üzerinde olumsuz etki yapan basıncından kurtulmuşlardır. Böylece bir yandan beynin gelişimi diğer yandan, ön bacaklarında taş, sopa vb. araçların kullanımıyla gelişmesi söz konusu olmuştur. Yine iki bacak üzerinde denge sağlama ve süratli hareket etme zorunluğu arka bacakların gelişimini sağlamış ve günümüzdeki insan modeli ortaya çıkmıştır. Tabii bu maymundan, insana nitel dönüşmeye varan insanlaşma binlerce yıl sürmüştür. Bu süreç, maymunun insanlaşmasında, belli türlerinde yok olmasıyla sonuçlanan, sıçramak, uzun bir nicel birikimin nitelik sıçramasına varması biçiminde yaşanmıştır. İşte insanlığın bu ilk dönemine vahşet çağı adı verilmektedir. İnsanlığın bu çağın sonlarına doğru ilk büyük keşfi; ateşin keşfiyle, ısınma ve yiyeceklerin pişirilmesi, yine fazla ürünlerin depolanabilmesi için toprağın pişirilerek çanak, çömlek yapabilmesidir.

Vahşet çağında da insan toplulukları arasında bazı çatışmalar bulunmaktadır. Yalnız bu çatışmaları savaş olarak nitelemek mümkün değildir. Bu çatışmalara doğadaki zorunlu tüketim nesnelerinin yanı sıra insanın da bir tüketim nesnesi olarak ele alınması ve ona yönelmesi kaynaklık etmektedir. Vahşet çağının çatışmalarına bu anlamda savaş değil yamyamlık denilmektedir.

İlkel sosyalizm (barbarlık) dönemindeki çatışmaları da savaş tanımlaması içinde ele alamıyoruz. Henüz para, yazı, devlet ve sınıfların ortaya çıkmadığı bu toplumlarda yaşanan çatışmalar, tüketim nesneleri, av, otlak, tarım vb. alanların dengeli olmayan doğal, kendiliğinden dağılımı yüzünden olmaktadır. Her ne kadar bu anlamda çatışmaların bir ekonomi temeli varsa da ister ezen ve ezilen sınıfların çatışması anlamında, isterse egemen sınıfların kendi aralarındaki çıkar çelişkilerinden kaynaklanan bir çatışması anlamında bir savaştan bahsetmek mümkün değildir. Av alanları, otlak ve meralar, evcil hayvan sürülerinin bazı klan veya kabileler elinde çokluğu, bazı kabilelerde az ve o kabilelerin kıtlık içinde olması, tarihte barbar toplumlar arasında çok kanlı çatışmaların yaşanmasına neden olmuştur. Fakat burada savaştan çok bir grup insanın yaşayabilmek için tüketim nesnelerine yönelimi vardır. Barbar toplumlarda, özel mülkiyet, sınıflar ve sınıfların çıkarlarının ifadesi anlamında siyasetten bahsetmek mümkün değildir. Orada kabile, klan ve aşiretler içinde belli bir işbölümü bulunsa da, hatta bu işbölümleri daha sonraları sınıflaşmada rol de oynasa bir ilkel komünal toplumun özgün yapısı sınıfsızlıktır. Ezen ve ezilen sınıflar söz konusu değildir. Egemen sınıfların baskı aygıtı anlamında bir devlet ve bu devletin, ordu ve cezaevleri sistemi yoktur. Topluluğun her ferdi silahlı ve tüm üyeler eşit haklara sahiptir. Kabile, klan veya aşiret başkanı, hiçbir özel mülke ve imtiyaza sahip olmadığı gibi, pek çok toplulukta, ilkel biçimde yapılsa da, ancak seçimle işbaşına gelebilmektedir. Karar alma, yaşama ve doğayla mücadelede tam bir kollektivizm söz konusudur. İşte bu nitelik taşıyan topluluklarda, çeşitli zorunlu nedenlerle (açlık-kıtlık-yok olmama) birbiriyle çatışmanın ne bir sınıfsal temeli, ne de sınıf çıkarlarının ifadesi politikanın şiddet araçlarıyla sürdürülmesi anlamında savaştan bahsedebiliriz. Bu toplumlar arası çatışmalara Zaruri çatışmalar demek belki de en doğru tanımlama olmaktadır.

İlkel komünal topluluklarda, yalnız pek bir ekonomi temele veya zaruri nedenlere dayanmıyor gibi görünen farklı nedenlerden kaynaklanan çatışmalar da vardır. Bu çatışma türü günümüzde kan davası ismini alan bir çatışma nedeni veya çeşididir. Hatta günümüzden aşiret veya aileler arası sürdürülen kan davalarını binlerce yıl öncesinin bu ilkel komünal topluluklarının geleneklerinin günümüze kadar taşınması olarak nitelenmek de mümkündür. İlkel komünal (barbar) bir topluluğun bir veya bir kaç üyesi benzeri başka bir topluluk tarafından öldürüldüğünde, o topluluk klan-kan bağlarıyla kendilerine bağlı bu üyelerinin öldürülmesi karşısında sessiz kalmamakta, mutlaka bu eylemi gerçekleştiren karşıt klan, kabile veya aşirete yönelik aynı türde misillemede bulunmaktadır. Bu durum iki ilkel sosyalist topluluğun görülmemiş boyutlarda kanlı bir boğuşma içine girmesine neden olmaktadır. Bu çatışma rakiplerden birisinin diğerini imha etmesine kadar sürmektedir. Yenik düşen barbar topluluğun arta kalan çocuk, kadın, yaralı vb. diğer üyeleri ise, galip gelen topluluğun bünyesinde eritilmekte, aynı ilkel toplumun eşit üyeleri haline getirilmektedir. Dikkat edilirse ilkel komünal toplumun bu türde ve boyuttaki çatışması da bir savaş nitelemesi veya kavramı içine girmiyor. Ortada bir kan davası vardır. Ve bu kan davasının getirdiği dehşetli bir çatışma söz konusudur.

Sınıflı toplumlar ortaya çıktıktan sonra bu sınıfların çıkarlarını korumak için, egemen sınıfların, devlet ve ordularının çıkarttığı savaşlar; her ne kadar o devletlerin geçmiş yenilgilerinin intikamını almak, sınır sorunları, şan, şeref, dinin korunması vb. görüngülere büründürülürse de gerçek nedenleri bunlar değildir. Egemen sınıflar, kitleleri savaş mezbahasına sürebilmek ve savaşın gerçek nedenlerini kavramalarını engelleye bilmek için, böylesi, kitlelerin ilk ve ilkel duygularına hitap etmektedirler. Aslında savaşlarla amaçladıkları, ya ticaret yollarını ele geçirmek, tıkalı olan ticaret yollarını açmak, ya ilk ve hammadde kaynaklarını zapt etmek, kendilerinden zayıf gördükleri başka toplumların zenginliklerini talan etmek, ya da ve daha çokta kendi egemen oldukları ülkelerdeki pek çok nedenin birleşmesiyle ortaya çıkan krizlerin devrime dönüşmesini engellemektedir.

Kapitalizm öncesi sınıflı toplumların başlangıcından günümüze kadar 15.000’i aşkın savaş yapılmıştır. Bu savaşlara katılanlar çoğunlukla sınıflı ve özel mülkiyet düzenine geçmiş toplumlar olmakla birlikte tarihte, barbar diye nitelenen ilkel sosyalist toplulukların da bu sınıflı toplumlarla savaşa girdiğini, hatta çoğunlukla bu savaşlardan galip çıktıklarını görmekteyiz. Bu durumun nedeni ayrı bir araştırma konusu olmakla birlikte, kısaca da olsa izahını yapmak gerekiyor.

Köleci, feodal topluluklarla, barbar ilkel komünal topluluklar girdikleri savaşları neden kazanabiliyorlar? Bilindiği gibi kapitalizm öncesi üretici güçlerin, başta da tekniğin gelişimi çok yavaştır. Savaşlarda ise teknik ve savaşa giren halkların içinde yaşadıkları sosyal düzenin şekillendirdiği insan unsurunun zaferin kazanılmasındaki rolü tayin edici olmaktadır. Bu aşamanın sınıflı toplumların da savaş tekniği ok, yay, kılıç-kalkan, gürz, mancınık vb.’dir. En gelişkin sınıflı toplumlarda dahi henüz bunu aşabilen bir teknikten bahsetmek mümkün değildir. Bu dönemde Çin’de barut icat edilmiş olsa da, henüz savaş tekniğinin de kullanılacak kadar geliştirilmemiş veya savaş tekniği içine katılmamıştır. Sınıflı toplumların bu teknik düzeyini, barbar toplumların öğrenebilmesi o toplumlarla çeşitli değişim ilişkileri içinde olduklarından veya sınıflı toplumların, barbar toplumlar içinde kurdukları kolonilerden temin edebilmeleri pek zor olmamıştır. Böylece barbar toplumlar gerek mübadele, gerek kendi üretmeleriyle en girişken sınıflı toplumun savaş tekniğine sahip olmuşlardır. Ancak bu tekniği geliştirmeleri de söz konusu olmamıştır.

Burada ancak savaş tekniğinin eşitliğinden bahsedilebilir. Savaş tekniği eşit olduğuna göre, barbarların sınıflı toplumlarla giriştikleri savaşları kazanmalarına neden olan başka bir etkenin bulunması gerekiyor. Bu etken, barbar insanı içinde yaşayıp şekillendiren sosyal düzendir desek pek yanılmış olmayız. Sınıflı toplumlar, alabildiğine ezen ve ezilenler temelinde parçalanmış ve iç çatışmalarla birbirine düşmüş, entrikaların ve zulmün pençelerinde debelenir bir durumu yaşarken, ilkel sosyalist barbar toplumlar ilkel de olsa sosyalizmin, eşitlik, kan temelinde de olsa örgütlülük ve birliğini yaşamaktadırlar. Böylesi bir zeminde insan unsuru savaşta olumlu roller oynayabilecek, yiğitlik, dürüstlük, kardeşlik, kollektif aksiyon gibi özellikleri temsil etmekte, topyekün bir halk olarak, sınıflı toplumun düzenli ordularına saldırmakta, tarihsel açıdan ileriyi temsil eden bu toplumun ordularını yenmekte, çoğunlukla o toplumun ve ülkenin ezilen halkının içten desteğiyle zafere ulaşmaktadırlar. Barbar toplumlar, böyle bir sonuca ulaştıktan sonra fethettikleri ülkenin gelenekleriyle kendi gelenek ve göreneklerini kaynaştırmakta, fakat daha sonraları, zapt ettikleri bu ülke ve toplumun geleneğini, dinini, hatta kültürünü, sınıflara ayrışma, para; yazı, devlet kurma gibi sınıflı toplumun tüm özelliklerini almaktadırlar. Bunun nedeni kendilerinin temsil ettiği toplumsal düzenden, fethettikleri sınıflı toplum düzeninin tarihsel açıdan daha ileriyi temsil etmesidir. Böylece tarihte en çok sözü edilen galiplerin mağlubiyeti durumu ortaya çıkmakta, tarihin ileriye doğru akışı durmadığı gibi, barbarların da tarihin bu yörüngesi içine çekilişi söz konusu olmaktadır. Savaş anlamında zafer kazanan barbarlar, böylece yendikleri sınıflı medeniyet toplumunun din, ideoloji, kültür, devlet vb. kurumlan karşısında yenik düşmekte, onların din ve ideolojisiyle, devlet aygıtıyla yeniden örgütlenmekte, yıktıkları devlet ve düzeni rönesansa uğratıp, barbar aşısı yapsalar da süreç içinde yeniden o devlet ve düzeni diriltmektedirler. Bu savaş ve sonuçlan ayni zamanda ilkel komünal toplumların bu şekliyle sınıflı topluma geçişlerinin bir biçimde olmaktadır. İlkel sosyalist (barbar) toplumdan sınıflı topluma bu biçimde geçenler daha çok orta barbarlık aşamasındaki ilkel sosyalist (barbar) toplumlardır. Bu toplumların üretim temeli Çoban ekonomisi düzeyinde olup, henüz yerleşiklik aşamasına geçememişlerdir. Yani göçer toplumlardır.

Tarihte Osmanlılar diye anılan toplumun çekirdeğini, orta barbarlık aşamasındaki kayı boyu (aşireti) oluşturmaktadır. Osman Bey’in başkanlığında 400 atlı göçer kabile biçiminde Horasan’dan Anadolu’ya geçen Osmanlı Kayı boyu yukarıda özet bir biçimde anlatmaya çalıştığımız etkenlerin rolüyle ve daha çok da, Selçuklu, Bizans derebey (Feodalite) parçalanmışlığı ve her derebeyliğin iç çelişkilerle alabildiğine zayıfladığı koşullarda süratle Anadolu’yu fethedilmiştir. Bu arada, Anadolu’da gelişen fetihler zincirine İstanbul’un fethi bir anlamda eklenen son halka olmuştur. Osmanlılar buradan batıya ve doğuya yeni fetih savaşları geliştirmiş de olsalar fethettikleri, Bizans’ın kendilerini fethetmesiyle bir dönüşüme uğramışlardır. Esas itibariyle Osmanlı toplumunun yerleşik devlet düzeninin, merkezi feodal bir karakter kazanmasının İstanbul’un fethiyle kesinlik kazandığını söyleyebiliriz. İstanbul’un fethi aynı zamanda buradaki kültür hazinelerinin batıya aktarılmasına neden olmuştur. Ve batıda rönesans (yenileşme) çağını başlatmıştır.

Batı Avrupa, bundan sonraki süreçte muazzam bir ilerleme ve kapitalizmin doğmasıyla birlikte görülmemiş bir boyutta gelişme içine girerken, Osmanlı toplum düzeni, tefeci-bezirgân ilişkileri ve merkezi feodal yapıyı güçlendirerek bu gelişime kendini kapamış, süreç içinde de önce duraklama ardından da çöküş dönemine girmiştir. Dış görünüşte Bizans’ı fetheden Osmanlılar, özünde ise o gün için kendilerinden tarihsel olarak daha ileriyi temsil eden Bizans’a ruhları ve beyinleriyle teslim olmak zorunda kalmışlardır. Onlar Bizans’ın çöküşüne son bir kılıç darbesi vururken aynı zamanda kendilerinin de çöküş ve dağılış sürecini başlatmış oldular. Osmanlılar böylece feodalitenin zirvesine ulaşırken, batı ise kapitalist toplum düzenine geçişin, bu anlamda gelişmenin öngünlerinde bulunuyordu. Kapitalizm doğup geliştikten sonra ise feodalizmin kapitalizm karşısındaki durumu, güneşin yakıcı ısısı karşısında kar ve buz tepeciklerinin durumundan farksızdı.

Antika tarihte, savaşlar, sınıflar toplumdan sınıflı topluma geçiş sadece yukarıda anlatmaya çalıştığımız biçimde gerçekleşmemekte bin bir çeşitlilik taşımaktadır. Orta barbarlık aşamasındaki toplumların, sınıflı medeniyet toplumlarıyla yaptıkları savaşlar yoluyla sınıflı topluma geçişleri bunların sadece bir çeşidi olmaktadır. Savaş anlamında, köleci ve feodal devletlerin kendi aralarında, egemen sınıflar arası çelişkilerden kaynaklanan, daha çok köle ve art ürüne sahip olmayı hedefleyen binlerce savaşı yaşanmıştır. Yine ekonomik temeli ziraat olan, yerleşik kent yaşamına geçmiş, ama henüz sınıf, para, yazı ve devletin doğmadığı, özel mülkiyetin ortaya çıkmadığı barbarlığın üst aşamasındaki toplumlarla, öteki sınıflı toplumlar arasında yapılan savaşlarda, çoğunlukla yukarı barbarlık aşamasındaki toplumlar kazanmaktadır. Yalnız bu savaşların sonucunda, yukarı barbar toplumların gelişim düzeyi, sınıflı kent toplumlarında pek yeri olmadığından, burada fethedilen medeniyetin rönesansa uğratılması söz konusu olmamakta, yukarı barbar toplum, yeni bir medeniyet-sınıflı toplum kurabilmektedir. İslam, Hint, Çin, Mısır vb. medeniyetler böylesi toplumlar arasında çıkmış savaşların sonucunda kurulmuş orijinal medeniyetlerdir.

Kapitalizmin önce İngiltere, ardından tüm kıta Avrupa’sında yayılması anlamına gelen devrimci savaşlar 16-17 yy’den itibaren insanlığın gündemine girmiştir. 1789 Fransa’sında, Büyük ya da Ulu devrim olarak nitelenen iç savaş ve Napoleon’un kıta Avrupa’sına kapitalizmi yaymak için giriştiği savaşlar dönemi itibariyle feodalizmi tasfiyeye yönelen ilerici savaşlardır. 1830-1848 yıllarında emekçilerin Batı Avrupa1 da geliştirdiği savaşlar devrimci-ilerici bir öz taşımaktadır. Proletaryanın büyük öğretmeni F. Engels elde silah bu savaşlara katılmıştır. Yine Amerika’da, kuzey-güney savaşı ismini alan Amerikan iç savaşı, dönemin, feodalizmi, kölelik, kalıntılarını tasfiyeyi hedefleyen ilerici savaşıdır. Savaş sonucu toprak reformu yapılmış kölecilik kalıntıları ve feodalizm tasfiye edilmiştir. Proletaryanın devrimci iktidarının ilk örneği olması itibariyle 1871 Paris komünü ve Fransız burjuvazisiyle proletarya arasında bu tarihte süren savaş, bu dönemin, ezilen sınıfların, devrimci savaşı ve iktidarı olması açısından büyük tarihsel öneme sahiptir.

Osmanlı despotizmine karşı, işgal edilmiş alanlardaki, başta Balkanlardaki halklarca, 19. yüzyıl boyunca gerçekleştirilen ayaklanmalar bu halkların ulusal kimliklerini kazanmalarını sağlayan haklı ve ilerici başkaldırı savaşlarıdır. Gene Çarlık Rusya’sındaki halklarca aynı tarihsel süreçte Çar despotizmine karşı haklı ve meşru pek çok savaş geliştirilmiştir.

19. yy’in sonlarından itibaren, kapitalizmin, emperyalizm aşamasına vardığı dönemdeki savaşlar; emperyalist paylaşım savaşları ismiyle tarihe geçmiştir. Çoğunlukla emperyalist devletler arasında ideoloji ve politikada pek bir ayrılık olmasa da aynı sosyal sınıf temeline dayanan egemen sınıf veya zümreler arası savaşlar yaşanmıştır. Yine bu dönemde kapitalist-emperyalist devletler, dünyamızın geniş bir alanını kaplayan gelişme düzeyi düşük Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarına yönelik sömürge savaşlarını geliştirmişlerdir. Bu savaşlarda halklar kapitalist sömürgeciliğe karşı direnmişler, ama toplumsal yapının çok geri ve eldeki olanakların çok kıt olması nedeniyle ülkelerinin kapitalizmin sömürgeleri haline gelmesini engelleyememişlerdir. Sonuçta yeraltı, yerüstü, insan vb. tüm değerleri emperyalizmin sömürü ve talanına maruz kalmıştır. Emperyalist-kapitalist devletler bu savaşları, geri hatta vahşi diye niteledikleri halklara medeniyeti götürme adı altında sürdürdüler. Elbette ki gerçek neden bu değildir. Kapitalizmin bu savaşlardaki gerçek amacı halkları sömürmek ve bu sömürüye karşı başkaldırılarını ezmektir. Böylece metropollerdeki sanayii daha kârlı bir biçimde işletmektir. Ucuz hammadde ve iş gücü ise sömürgelerde fazlasıyla mevcuttur. Özetle sömürge savaşları, kapitalizmin daha çok kâr hırsının geri halklara silahta, savaşla dayatılmasıdır.

Kapitalizmin eşitsiz gelişimi ve özellikle Batı Avrupa’da, Alman emperyalizminin başlangıçta kapitalizme geç geçmesi yüzünden daha sonralarda ulaştığı gelişkinlik düzeyine uygun olmayan sömürge azlığı, yani sömürgeleri yeniden paylaşmak isteği içine düştüğü ekonomik krizler, aynı sosyal düzen, rejim içinde olan öteki kapitalist-emperyalist ülkelerle Almanya’yı savaşa girmeye zorlamıştır. Emperyalist kapitalizmin insanlığı sürüklediği, o güne kadarki insanlık tarihi boyunca karşılaşılmayan boyuttaki en kanlı boğuşması olan I. Emperyalist Evren savaşı bu nedenlerle ortaya çıkmıştır.

“Mesela İngiltere ve Almanya aynı rejime bağIıdırlar. Her iki tarafta da aynı FİNANS- KAPİTALİZM her şeye üstündür. İki tarafın ağızlarına bakılsa, onlar birtakım sosyal idealler uğruna savaştıklarını ilan ederler. 1914-1918 Birinci Cihan Savaşı da İngilizler ve Fransızlar “demokrasi” adına müstebit Alman militarizmini yıkmak için dövüştüklerini söylediler. Oysa Hürriyetçi geçinen bu istibdat düşmanı emperyalistlerin en büyük ayrılıklı asker kuvvetleri Çar idi, hepsi de Çar ordularıyla kendi azgın militarizmlerini kaynaştırarak boğuştular. Almanlar ise, hakarete uğrayan Avusturya İmparatorluğunu İngiliz, Fransız emperyalizminin kışkırtmalarına karşı korumaktan söz açtılar. Esas dava, her iki taraf emperyalistlerinin zamanla, kuvvet dengeleri değiştiği için dünyayı yeniden sömürgeler ve nüfuz bölgeleri halinde paylaşmak istemelerinden ileri geldi.” (ay)

Egemen sınıfların, savaşın içine sürüklediği kitlelere, savaşın gerçek nedenini açıklamayacağını daha önce söylemiştik. I. Dünya Savaşı’nın da nedeni emperyalistlerin “dünyayı yeniden sömürgeler ve nüfuz bölgeleri halinde paylaşmak istemeleri” olmasına rağmen kapitalist- emperyalist devletler kitleleri savaş mezbahasına sürebilmek için sahte nedenler, ortaya atmışlardır, hatta bu dönemin sosyalistlerinin önemli bir bölümünü, kendi demagojilerinin savunucusu haline getirebilmişlerdir. II. Enternasyonal partileri “Anayurdun savunulması” adı altında burjuva parlamentolarında savaş kredileri lehinde oy kullanarak sosyal-şoven bir tutuma girmişler ve uluslararası proletarya davasına ihanet etmişlerdir. Halbuki aynı dönemde Bolşeviklerin ve onların önderi Lenin’in bu savaş karşısındaki durumu açık ve nettir. Bolşevikler bu savaşta, savaşa katılan ülkelerin işçi ve emekçilerinin, taraf olamayacağını, bu savaşın emperyalistler arası çıkar çelişkilerinden kaynaklanan haksız bir savaş olduğunu vurgulamışlardır. Ardından savaşa katılan tüm ülkelerin işçi ve emekçilerinin silahlarını kendi sömürücü burjuvalarına çevirmeleri gerektiğini, kitlelere açlık, yokluk ve ölüm getirecek bu savaştan, buna neden olan emperyalist burjuvazinin iktidarına son verilerek kurtulunabileceğini açıklamışlardır. Bolşeviklerin haksız emperyalist savaşa bu biçimde yaklaşmaları, savaş karşıtı propagandaları, ardından da devrimci iç savaşı geliştirebilmeleri, insanlık için adeta yeni bir çağın, sosyalizm çağının açılmasını getirmiştir. Bolşevikler, Çarlık Rusya’sının devrimden kurtulmak için kendini savaşın kollarına atmasını, öteki ikinci Enternasyonal partilerden farklı olarak devrimci savaşın geliştirebileceği bir olanağa dönüştürebilmiştir. II. Enternasyonal partileri, başta da Alman Sosyal Demokrat Partisi, nicel güç ve deneyim olarak, Bolşeviklerden oldukça gelişkin bir partiyken savaş karşısında devrimci bir tutum takınamadığı için, savaşın kızgın ortamında adeta erimiştir. Savaşın sonlarında Spartakistler Almanya’da bir ayaklanma gerçekleşirse de bu ayaklanma başarıya ulaşamamıştır. Bu başarısızlıkta, Alman sosyalistlerinin başlangıçta, Alman emekçi halkının savaş mezbahasına sürülmesine neden olan sosyal-şoven tutumlarının rolü büyüktür “Savaş onu icat eden ve yaptıranlardan pek az fedakârlık ve kurban ister. Daha doğrusu savaş onu yaptıranların fedakârlığını ve kurban gitmelerini önlemek için yapılır. Savaş yaptıranlar, olsa olsa daha kârlı buldukları bir işe sermaye yatırdıkları gibi, zafere kadar savaş masraflarını, savaş rizikolarını göze alırlar. Her zaman ve her yerde savaşa sebep olanlar, savaşı kazançlı buldukları için savaş isteyen sınıflardır.”

“Mesela modern savaşlar cihan pazarlarını ve servet kaynaklarını çeşitli kapitalist ülkeler arasında yeniden paylaşmak için yapılır. Bununla birlikte, savaş, sırasında fedakârlığı yapanlar aslında kapitalistler değildirler. Tam tersine, kapitalistler savaşın getirdiği kıtlık yüzünden stok mallarını bol bol sürümlerler. Büyük kitlelere ve herkes can kaygusuna düştüğü için, müthiş yükselen hayat pahalılığı önünde boyun eğer. Kapitalistler o sayede eskisine nazaran beş on misli fazla kâr toplarlar. Ayrıca hatır gönül, rüşvet iltimasla kendilerini ve oğullarını kayırtırlar, savaş ateşine atılmaktan tatlı canlarını kurtarmanın yolunu bulurlar. Savaşta en muazzam fedakârlıklar cepheye sürüklenen alt tabaka halka düşer. Onlar dövüşürler, onlar ölürler, sakatlanırlar. Geride çoluk çocuklarını, varlarını yoklarını tarlalarını dükkanlarını yok pahasına üst sınıflara kaptırırlar. Alt sınıflar yoksulluğa boğulur. Üst sınıflar birden bire meşhur HARP ZENGİNİ kesilirler.” (ay. s. 15)

Savaş ile kitleler arasındaki ilişki bu kadar netken, sosyalistler nasıl oluyor da bu denli büyük tarihsel hatalar işleyebiliyorlar? Elbette bu hata veya proletaryaya ihanetin derin tarihsel, sosyo-ekonomik nedenleri vardır. En baştan da sömürge çapullarından sağlanan muazzam kârlardan, pay ayrılarak işçi sınıfı içinde ayrıcalıklı bir zümre, işçi aristokrasisinin yaratılması ve bu zümrenin sosyalist geçinerek proletarya hareketinin önderliğini ele geçirmesi, proletarya davasına karşı işlenen bu tarihsel ihanetin temelini oluşturmaktadır.

Tarihte, egemen sınıfların kendi aralarındaki çıkar çelişkilerinden dolayı çıkardıktan tüm haksız savaşların diğer bir yüzü de içteki krizi dışa aktarmaktır. Böyle olmakla birlikte, savaşa karşı takınılacak devrimci bir tutum, savaşın Bolşevik Devrim örneğinde görüldüğü gibi, devrimin objektif koşulu olarak işlemesini de mümkün kılıyor. Kapitalizm öncesi ve sonrası egemen sınıfların çıkardığı tüm haksız savaşlarda kitle alt bilincinde, kendiliğinden, savaşa neden olan yöneticilere ve egemen sınıflara karşı muazzam nefret ve tepkiler birikir. Egemen sınıfların çıkarttığı bu savaşlar, hatta denebilir ki, savaşın nedenleri iyi aydınlatılabilir, emekçi kitlelerin bilinçaltı tepkilerini bilince çıkartmaları sağlanabilirse, emekçi kitlelere egemen sınıfların devleti arasında tarihsel kopuşmalar yaratılabilir. Nitekim 1. Dünya Savaşı, savaşa katılan tüm ülkelerin emekçi halklarının bilincinde böylesi tarihsel kopuşmalara zemin hazırlamıştır. Kitleler bu savaşların, haksız bir savaş olduğunu sezebilmişler ve sonuçlarının kendileri acısından ne büyük yıkımlar getirdiğini görmüşlerdir.

Hiç şüphesiz ki savaşlar tarihi içinde, sonuçlan bakımından insanlık acısından en yıkıcı olanı II. Dünya Savaşı’dır. I. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan ve çok kısa süren barış ve refah döneminden sonra emperyalizm 19301u yılların başından itibaren büyük bir krize girdi. Bu yıllarda, Sovyetlerde, Sosyalizm eski rejim kalıntılarına son bir darbe de indirerek gelişip, sağlamlaşırken, kapitalist emperyalist dünyada işletmeler kapanıyor, iflaslar birbirini kovalıyor ve işsizlik-yoksulluk görülmemiş boyutlara varıyordu. Emperyalist dünya bu krizden ve gelişen sosyalizmden kurtulabilmenin tek yolunu yeni bir dünya savaşı çıkarmakta görüyordu. Ve bu savaş çılgınlığına insanlığı sürükleyebilecek Alman Finans-Kapitali, öz ideolojisi Nazizm’i ve önderi Hitler’i bulunmakta gecikmedi. Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış olması ve I. Dünya Savaşından Alman emperyalizminin istediğini elde edememiş olması, onu, öteki emperyalist ülkelerle ve sosyalizmle bir hesaplaşma içine girmeye zorluyordu.

“1939 İkinci Cihan Harbinde İngilizler Alman faşizmini, Almanlar ikiyüzlü demokrasilerin dünyayı sömüren plütokratlarını yeryüzünden kaldırmak için dövüştüklerine yemin ettiler. Gerçekte işler bambaşka idi. Alman faşizmini alttan alta besleyip büyüten finans kapitali; Amerikan kellog planları Almanya’da yetiştirdi. Alman faşizmini ilk defa silahlandıran İngiliz kapitalizmi ve siyaseti oldu. Faşizm yeryüzüne Alman Plütokrasisinin en berbat tekelci soygununu yaymak ve dünyayı zapt edip insanlığı binyıl Nazi kölesi haline getirmek planıyla saldırıya geçti. Esas dava I. Cihan Savaşı’yla paylaşılmamış kozları II. Cihan Savaşı ile yeniden paylaşmaktı.” (ay. s. 13)

II. Dünya Savaşı başlangıçta güya demokrat geçinen İngiltere, Amerika gibi emperyalist devletlerle, faşist Almanya arasında patlamıştır. Ama savaşın süresi uzadıkça esas hedefin sosyalizm olduğu da ortaya çıkmıştır. Hitler faşizmi, başta, Fransız finans kapitaliyle açık öteki emperyalist ülkelerle ise dolaylı ve gizli pek çok anlaşmayla esas savaş gücünü Sovyetler Birliği üzerine sevk etmiştir. Bu yüzden savaşın nihai sonucu Sovyetler’deki cephede alınmıştır. Sovyet halkının tarihte eşi görülmemiş boyuttaki kahramanlık ve direnişi, savaş başlangıcında işlenen hataları telafi edebilmiş ve zaferi sosyalizm kazanmıştır. Bu dönemde sosyalizm içinde Troçkizm 1. Dünya Savaşı’nda II. Enternasyonal oportünistlerinin oynadığı role benzer bir rolü tersten oynamak istemişse de bundan başarılı olamamıştır. Günümüzde Sovyetlerde o dönem yaşananlarla ilgili yoğun bir tartışma sürdürülüyor. Hiç şüphesiz Lenin’inde belirtiği gibi Stalin’in “kaba ve hoyrat kimi uygulamalarının” bu dönemde de yaşanmış olması mümkündür. Ne var ki Stalin’in, işlenen hataların boyutu ne olursa olsun, sosyalist anavatanın savunulması, savaşı zafere ulaştırmak için gösterdiği kararlılık ve sağlamlığın zaferin kazanılmasında payı büyüktür. Bu anlamda Sosyalizmle, faşizm arasında bocalayan hatta İspanya iç savaşında, Halk Cephesi hükümetinin önde gelen önderlerini uçak saldırıları sırasındaki karartmalardan faydalanarak öldüren Troçkistlerle, Stalinizmin tarihin o kesitinde oynadıkları rolü mukayese bile etmek mümkün değildir.

Sovyetler, Batı cephesinde Faşist Hitler ordularını bozguna uğrattıktan sonra Doğu Cephesinde Japon militarizmine ağır darbeler indirebilmiştir.