SAVAŞ TEORİSİ ÜZERİNE – Ahmet Aydemir

 

Çağdaş Yol, Sayı 6, Ocak 1989

Bundan önceki çalışmamızda “Savaşın insanlığın tarihi içindeki yeri”ni ele alıp incelemiştik. Bu çalışmamızda savaşın kendi özgül yasalarını araştırıyoruz, inceleme konusu savaş olunca konuyu bu yanıyla ele almamak büyük bir eksiklik olacaktı. Kaldı ki savaş askerlik bilimiyle uğraşan pek çok savaş teorisyenince bir güzel sanat olarak tanımlanmaktadır. Yani savaşı kendine has yasaları olan bir güzel sanat oluşu açısından da inceleyip, üzerinde çalışmak ve birde bu yanıyla düşüncelerimizi tartışmaya açmak gerekmektedir.

Savaş konusuna yaklaşırken özenle kaçınması gereken temel bir husus daha vardır. Bu husus en baştan belirtilmeli ve üzerinde en çok kafa yorulan yan olmalıdır. Savaş konusunda ne kadar inceleme araştırma yaparsak yapalım, hatta yoğunlaşmış tüm deneylerin yardımıyla yeni düşünceler ileri sürelim bunlar savaş hakkında bir fikir verse de, savaşın kendisini tam anlamıyla anlamamızı, öğrenmemizi, iyi bir savaşçı olmamızı sağlamakta yeterli olamaz. Savaş kavramı, çeşitli yanlarıyla teorik açıdan ele alınabilir, çeşitli tanımlamaları yapılabilir, hatta bu teorik izahların, pratiğe hazırlık anlamında, eğitim, tatbikat, planlama vb. çalışmaları yürütebilir, ama bunların hiçbirisi savaş sahnesinin bizzat kendisi değildir. Savaşın, en güçlü kavranabileceği ve savaşmanın en iyi bir biçimde öğrenebileceği yer ancak bizzat savaşım içinde yer almak olabilir. Bu anlamda savaş olgusuna yaklaşırken onun yasalarının ve bu yasalara göre gidişatının nasıl olabileceğini ancak savaş pratiği içinde kavrayabilir, öğrenebilir ve güçlü bir biçimde yaşama geçiren savaşçılar olabiliriz. Bu konuda, yazılabilen yazılar, eğitim, tatbikat, planlama vb. tüm unsurlar bizi böylesi bir savaş sahnesi içine girmeye, bu konuda azami bir perspektif atmamıza hizmet edebilir. Bunun ötesinde sorunun salt düşünsel faaliyetle, teoriyle aydınlanabileceği, kavranabileceği iddiasında bulunmak abesle iştigal etmek demektir.

Diğer bir yanıyla da savaş, teorik anlamda sistem veya kalıplar tanımaz. Böylesi sistemler ve kalıplar üreterek, bunlarla savaşları yürütebileceğini sananlar büyük bir yanılgı içine düşmüşler demektir. Büyük bir yaratıcılık ve dehayla sürdürülen savaş pratiklerinin deneyleridir ki ancak bu büyüklükte bilimsel ve geçerli savaş teorilerini ortaya çıkarmıştır. Klasik savaş teorilerinde olduğu gibi, tüm halk savaşı teori ve taktikleri de yoğun savaş deneyimine; gerçekleştikleri yer, koşul, zaman faktörlerine uygun savaş pratiğinin bir kuyumcu inceliğiyle, sanat boyutunda ele alınmasıyla, işlenmesiyle ortaya çıkabilmiştir. Bu noktada her türlü şematizm ve kalıpçılık bizim için kendi sonumuza götüren yolun taşlarını döşememizden başka bir anlam ifade etmez.

Deney her teorik çabanın tamamlayıcısıdır. Ne var ki savaşta deney, bizzat insan yaşamının devamı veya son bulması boyutunda olduğundan burada herhangi bir bilimsel bilgi veya teoriyi laboratuvarda deneyden geçirmeden farklı bir durumla karşılaşılır. Bir muharebe, çarpışma veya başka bir savaş taktiğinin yanlış belirlenmesinin doğuracağı sonuçlar, bizi imha olmaya götürebilir. İnsanlık tarihi yanlış belirlenmiş savaş teorileriyle savaşın içine sürülmüş koca koca orduların, mezbahaya götürülmüş koyun sürüleri durumuna düştükleri sayısız trajik savaş sahnelerine tanıklık etmektedir. Basit biçimlerden başlayıp, karmaşık ve en üst biçimlere doğru geliştirilmesi düşünülen bir savaş anlayışıyla karşı karşıya olanların bu konuda, daha en baştan eldeki az bir gücü de yitirmek istemiyorlarsa daha dikkatli, titiz ve hassas olmaları büyük bir zorunluluktur. O zaman savaş şu veya bu şemaya, kalıp vb. bağımlı değil, objektif, sübjektif tüm şartların muhasebesi iyi yapılarak gerçeklikler üzerinde ama yüz bin kere daha yaratıcı ve ustaca taktikler üretilerek geliştirilebilir. Yanlış bir belirleme veya saplantı yüzünden başlangıçta karşılaşılacak büyük bir başarısızlık veya imha, herhalde içine düşülebilecek şeylerin en kötüsü olsa gerektir. Eldekini korumak, küçük küçük başarılarla onun sürekliliğini ve gelişip büyümesini sağlamak bu konuda dikkatli, zeki ve atılgan olmak herhalde başlangıcın en çok ihtiyaç duyulan özellikleri olmalıdır.

Savaş karşılıklı güçleri kendi alanına çektiğinde, yasalarını dayatır ve her şeyi sürme seyrine göre kendine tabi hale getirir. Çünkü bir kez savaşa başlandı mı artık her şey savaşın sonucunda kazanılacak veya kaybedilecektir. Bu aşamada savaşa kumanda eden politika dahi daha çok savaşın geliştirilmesine ve zaferin kazanılmasına yönelik, taktikler, diplomatik, ekonomik vb. çabaları üretmekle uğraşmayı faaliyetlerinin merkezine alacak ve savaşa da ancak bu faaliyetleri iyi organize edebildiği oranda kumanda edebilecektir. Savaşa kurmaylık yapan politik organizasyon, daha ilk silahın patlatılmasıyla birlikte savaşın bu yasasından bihaber davranır, soruna sıradan öteki politik faaliyetler boyutunda yaklaşırsa kısa sürede büyük bir iflasla karşı karşıya kalacaktır. Savaş insanların yaşamında o kadar olağanüstülük ve altüstlüktür ki, savaşa katılan birey veya halklar barışçıl dönemin sıradan yaşamından o kadar köklü bir biçimde koparlar ki, karşılaşılan zorluklar, büyük acılar, yıkımlar ve vahşet onları çok kısa sürede dönüştürür, yeni dönemin (savaş koşullarının) insanı haline getirir.

İşte savaştan ve savaşın geliştirilmesi gerektiğinden bahseden herkes öncelikle bu konuda iyi düşünmeli; sıradan, basit, mutlu ve barışçı süren yaşamının temeline dinamit koyduğunu iyi bilmelidir. Eğer bu yaşamın yüksek ideallerinin gerçekleşmesi karşısında pek bir değeri olmadığını, kolayca böylesi bir yaşamdan vazgeçebileceğini düşünüyorsa, savaşın gerektirdiği sağlamlık, dayanıklılık ve dönüşümü yapabilen herkes elbette iyi bir savaşçı veya savaşa komuta edebilecek düzeye ulaşabilir. Ama savaş geliştirilsin, fakat ben bunun dışında sıradan yaşamımı sürdürmeye devam edeyim, diyen kişiler ya ne dediğini bilmiyordur ya da ikiyüzlü bir sahtekârdırlar. Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda bırakalım sağlıklı ve yetişkin nüfusu, yaşlısından, hastasına, hamile kadınlarından çocuklara kadar herkes savaş sahnesinin şu veya bu alanında yer almış, olağanüstü çalışma, fedakârlık, acı, vahşet vb. ne yüksek bir dayanıklılık göstermek zorunda kalmıştır. Savaş işte böylesine, ekonomiden, politikaya, ideoloji, diplomasi ve yaşama kadar her şeyi kendine tabi kılar ve savaşın bu temel yasası iyi anlaşılmadan kişiliği de sindirilip, GEREKLİ HAZIRLIKLARI yapılmadan savaşla oynamak, birey veya topluluklar için ancak yıkım getirebilir. Savaş sosyalizminin tanımı; her şeyin savaşın emrine verildiği bir sosyalizm olarak yapılabilir. Ve savaş o kadar değiştirici dönüştürücüdür ki, bırakalım ekonomi, politika ve vb.lerini günlük ilişkileri, kılık kıyafeti, hareketlerimizi, hitap, konuşma şekillerimize kadar kendine özgü bir disiplin, sadelik ve kararlılığı kişiliğimize hakim kılar. J. Stalin, Mao, F. Castro, askeri giysileri, askeri hitap tarzını vb.ni çok sevdiklerinden dolayı değil, savaşa hükmederken onun yasalarına ve dönüştürücülüğüne günlük yaşamlarını, hatta her şeylerini uyumlandırdıkları için karşımıza öylesi bir görünümle çıkmaktadırlar. Savaş, sıradanlıktan, olağanüstü ve sürprizlerle dolu bir yaşama sıçramadır. Bunu göze alamayanların savaş kelimesini hiç ağzına almaması yapabilecekleri en doğru şeydir.

Savaş; olağanüstü aydınlanma ve netlik demektir. Savaşta küçük veya büyük çaplı iki güç birbiriyle çarpışır. Çarpışan güçlerin sağlamlıkları, yaşamaya ve geleceği kurmaya muktedir olup olmadıkları kısa sürede ortaya çıkar. Başlangıçta zayıf olup, macera ve çeşitli ütopik düşlerle düşmanla boy ölçüşmeye kalkıp imhayı kabul edenlere ancak ahmak denebilir. Zayıfın salt direnme, akıllı taktiklerle gücünü koruyup geliştirmeyi becerebilmesi bile onu milyonlarca insanın gözünde umut haline getirir. Sel gibi boşalıp, saman alevi gibi yananlar ise sadece yanmış olmakla kalmazlar, kitlelerin yüreğindeki umut ateşini de söndürmüş olurlar. İşte zayıf konumdan başlayıp savaşı en üst boyutta geliştirmeyi düşleyenler en baştan ahmak küçük burjuvalar olmamalı, yaşamını, olağanüstü zorluklarla, acılarla, tehlikeli çarpışma sahneleriyle iç, içe, bir ömür boyu ve zafere kadar sürdürebilecek bir biçimde sadeleştirmeli ve netleştirmelidirler. Bu netleşme, sadeleşme ve savaşın emredici kurallarıyla yaşayabilme birey için topluluk için zaferin ve gelişmenin tek teminatı olabilir.

Savaş, savaşa atılanlarda olduğu kadar, savaşan tarafların dost-müttefik, kararsız-mütereddit ve düşmanlarını da netleştirir. Barışçıl dönemde iç içe pek fazla sorunlar çıkarmadan yaşayan kesimlerde hızlı bir kopuşma süreci başlar veya savaş öncesi var olan böylesi bir süreç olağanüstü derecede hız kazanır. Dostlar geliştirilen savaşı desteklemek hatta giderek içine katılmakla yüz yüze kalırken, düşman yüzündeki her türlü maskeyi çıkararak vahşetten başka bir şey olmayan çehresiyle karşımızda yer alır. Bu dehşet ve katliamlarla dolu tablo kararsızları adamakıllı tecrit eder veya düşmana indirilen etkili darbelerle onların dost haline gelişini doğurur. Bu politik mücadele ve kitle bilincinin berraklaşması bakımından yüksek düzeyde aydınlanmadır. Onlarca kitabın, yüzlerce günlük yapılan ajitasyon, propaganda örgütlenme çalışmalarının sonuçlarından daha büyük sonuçlara günler, hatta saatler kadar kısa zaman dilimlerinde ulaşılır. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan toplumlar bir dizi yenilgi ve zaferlerin, çeşitli çarpışma ve muharebelerin okulunda düşmanlarından tarihsel olarak konuşarak adamakıllı eğitilirler. Yüksek politika ve ideallerin ordusu haline gelirler.

Savaşın başlatılması ve geliştirilmesi, eğer bu savaş bir de ilerici, haklı ve halkın geliştirdiği bir savaşsa; savaşa katılan kitlelerin günlük yaşayışının maddi yönden görülmemiş boyutlarda yükselişine tanık olunur. Sanat, edebiyat, kültür, insanlar arası ilişkiler gibi alanların yanı sıra bireyin ve toplumun kahramanlık, fedakârlık, kendini adama gibi yüksek erdemleri alabildiğine gelişir, topluma egemen hale gelir. Barışçıl dönemlerin korkak, içine kapanık topluluk ve bireyleri adeta kış uykusundan uyanır. Hepsi kahramanlaşmakta yarışırlar. Toplumun yapısında egemen hale gelen yüksek erdemler bireyi olağanüstü kuşatır. Bu erdemlere uygun davranmayan korkaklar, teslimiyetçi, işbirlikçiler muazzam boyutta tecridi yaşar veya imha edilirler.

Buraya kadar anlattıklarımızı savaşın dönüştürücülüğünü pek çok alanları tek tek ele alıp gösterebiliriz. Ama sanırız konu anlaşılmıştır. Savaşın bir diğer vurgulamak istediğimiz yanı, onun en iyi okulunun pratik olduğudur. Savaş, %100 pratiktir. Ve savaş, insan yaşamının devamı ve son bulmasını ilgilendirip, karşılıklı iki gücün bir birini imha ederek sonuca gitmesine hizmet ettiğinden, adeta, teorisiyle ve pratiğiyle bir karmaşalar yumağıdır da. Bu karmaşa onun doğal karakteridir, bu karakterini basit şema veya kalıplara indirgemek yerine, seyrinin şöyle veya böyle olmasına etki eden pek çok faktörle birlikte kendi özgüllüğü içinde ele alınması, pratiğine girişilmesi büyük bir zorunluluktur. Hiç savaşmamış bir birey, topluluk, hatta büyük ordu güçleri, savaşlar tarihi, teorisi, strateji ve taktikleriyle ilgili ne kadar teorik bilgiye sahip olsa da, savaş karşısında zayıf bir konumu yaşıyor demektir. Bu açıdan savaşmayla ilgili öğrenebilecek her şeyi öğrenmek ve savaşın o çekici ve coşku dolu kollarına insanın kendisini atması kadar hiç bir şey konuyu kavratıcı, aydınlatıcı olamaz. Yani savaş, ancak askeri teknik ve taktiklerle ilgili bir beceri kazandıktan sora, savaşmakla en iyi bir biçimde öğrenilebilir. Savaş okuluna bizzat girmeden iyi savaşçı birey, topluluk veya savaşan halk gerçekliğine ulaşılamaz.

Uzun süredir savaşmamış, halk ve uluslar, savaşın o korkunç dehşet ve tehlikeler ortamına o kadar yabancılaşır ki, savaş hakkında yazdıkları okudukları ne olursa olsun, onlar açısından böyle bir dehşet karşısında ürperme ve korku yüreklerine kâbus gibi çöreklenir. Tehlikeleri az olan sıradan yaşamdan kopup savaş sahnesi içinde yer alabilme ve başarılı savaş yürütmede çok zorlanırlar. Halbuki on yıllardır savaşan halk ve uluslar için savaş günlük yaşamın kendisi haline gelmiştir. Savaş adeta bir yaşam biçimi olmuştur. Savaşmaya böylesine alışmış, yoğun deneyime ulaşmış bir halk veya ulus, savaş karşısında güçlü bir konumda bulunuyor demektir. “Savaşçı bir halktır” veya “savaşçı bir millet” gibi sıfatlar savaşa uyumlaşma ve bu alanda yoğun deneyime sahip olmaktan başka bir şey değildir.

Savaş üzerine teorik araştırmalar ve savaş teorileri geliştirme, pek çok savaş bilgini ve araştırası için çok çekici bir çaba olmuştur. Bu konuda sayısız teoriler üretilmiştir. Ne var ki üretilen teorilerin pek çoğu, soyut sistemler veya kalıplar üretmeye yöneldiğinden, pratik savaş olgusuna açıklık getirmediği gibi, sadece bir çaba olmanın ötesine de varmamıştır. Hatta bu teorilerin büyük bir çoğunluğu, böylesi bir yaklaşım yüzünden, saçma sonuçlara varmaktan, bu teorileri uygulayanları ise büyük bir yenilgi ve yıkıma götürmekten başka bir işe de yaramamışlardır. Sosyalizmin ilk kurucuları olan K. Marks ve F. Engels de savaş teorisiyle ilgili inceleme araştırmalar yapmışlar bu alanla ilgili pek çok görüşü dile getirmişlerdir. Daha çok yaptıkları, dönemlerinin savaşlarını değerlendirmek ve savaş teorilerini incelemek boyutundadır. Onlar daha çok bilimsel sosyalizmin teorik temellerini ortaya koymak ve “kapitalizmin yüzündeki peçeyi indirmek” yaşanılan çağı ve bu çağda ortaya çıkan olayları, yorumlamak üzerinde çalışmışlar, savaş teorisi konusuna yaklaşımları yukarıdaki çabalarının başlangıçtaki büyük önemi ve çözümlenecek ana sorunlar olması nedeniyle sınırlı olmuştur. Keza V. İ. Lenin dahi, başlı başına bir savaş teorisi üzerinde çalışmaktan çok, Rus Devrimi’nin pek çok sorununu çözebildikten sonradır ki, Rusya’da patlayan Devrimin, devrimci iç savaşın ve emperyalist evren savaşının ortaya çıkardığı sorunlara çözüm getirme anlamında savaş sorunu üzerine eğilmiş “Sosyalizm ve Savaş” eserinde sosyalizmin savaşa bakış açısını ortaya koymuş, yine ayaklanma ve iç savaşın pek çok pratik sorunlarını çözümleyen teori ve taktikler geliştirmiştir. Daha sonraları Asya, Afrika, Latin Amerika ülkelerinde gelişen ulusal kurtuluş savaşları, proletarya önderliğine dayandığı oranda ve halk savaşı teorisinin kendi ülkelerine uygun çeşitli taktiklerini yaşama geçirerek zafere ulaşmış ve sosyalizmi inşaya yönelmiştir.

Zayıf bir halkın ilkel ve donanımsızda olsa güçlü bir düşmana karşı uzun süreli direnişini ve savaşını savunma içinde çeşitli saldın biçimlerini de uygulayarak geliştirmesi, güçler dengesinde zamanla üstün konuma geçerek zafere ulaşması olarak en genel anlamda özetleyebileceğimiz halk savaşı teori ve taktiği, daha sonra imkânlarımız ölçüsünde inceleyeceğimiz bir konu olacak.

Bu yazıda ele aldığımız genel savaş teorisi olduğundan bu konuda dehasına K. Marks, F. Engels ve V. İ. Lenin’inde dikkat çektiği Cari Von Clausewitz’in çalışmaları üzerinde durmak ve eserlerinden alıntılar yaparak konuya açıklık getirmeye çalışmak büyük önem taşımaktadır. Clausewitz savaşı şöyle tanımlamaktadır: “… savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir.” (savaş üzerine s.44)

Savaşta zor (şiddet) unsurunun belirleyici etmen olduğu apaşikâr olmasına rağmen, toplumda pek çok insan, sınıf savaşımı içinde yer alabilecek bilinç ve kültür düzeyine ulaşmış olanların çoğu dahi, savaşın bu özelliğinden tiksinti duymakta, düşmanı çok kan dökmeden silahsızlandırmanın ve yenmenin en etkili yöntem olacağını düşünmektedirler. Bu iyiniyetli hatta hümanist bir düşünce olmasına rağmen pratik savaş olgusu karşısında pek bir değer taşımamaktadır. Sosyalistler de şüphesiz şiddet nöbetine tutulmuş çılgınlar değillerdir. Onlarda toplumun en az sancıyla sosyalizme geçişini isterler hedeflerler. Ne var ki bunu hedeflemek, arzu etmek ayrı gerçekliğin kendisi ise bu iyiniyetli düşünceden apayrıdır. Egemen sömürücü sınıflar, hele bizim gibi militarist ve bürokratik bir devlet cihazıyla, kitleler üzerinde tahâkkümü kurumlaştırmış ve en küçük demokratik hakkı dahi halk kitlelerine tanımaktan ölümünü gürmüşçesine korkuyorsa, sosyalistlere, devrimcilere karşı, onların iyi niyetlerine hiç aldırış etmeden savaşımı da, şiddetin düzeyini olağanüstü boyutlara çıkarabilecektir. Elbette ki haklı, haksız tüm klasik savaşlarda olduğu gibi, sınıf savaşımında da “savaş gibi tehlikeli bir işte, iyi yüreklilikten gelen hatalar başa gelebileceklerin en kötüsüdür.” (S.Ü. S.44) Tüm bunlardan insancıl ülkü ve idealler beslemek kötü bir şeydir demek istemiyoruz.

Ama savaşta taraflardan fiziki gücü acımasız bir biçimde kullananın avantajlı duruma geçeceği en kör gözün bile görebileceği savaşın bir yasası olmaktadır.

“… Bize iğrenç geliyor diye vahşet unsurunu ihmal etmek ve işin gerçek yüzünü görmezlikten gelmek anlamsızdır ve insanın kendi çıkarlarına aykırı düşer.” (ay, s. 45)

“O halde savımızı yineleyelim savaş bir şiddet hareketidir. Ve bu şiddetin sının yoktur. Düşman taraflardan her biri diğerine iradesini kabul ettirmek ister, bundan da karşılıklı eylem doğar ki, kavram olarak ve mantıken sonuna kadar gitmeyi gerektirir.” (ay, s. 46)

İnsanlığın tarihi içerisinde yer alan savaş sahneleri iyi incelendiğinde, Clausewitz’in yaptığı bu belirlemelerin doğru olduğunu görürüz. Yalnız olası şöyle bir itiraz yapılabilir. Sosyalist orduların emperyalist ordulara karşı verdiği savaşlarda da bu tespitlerin doğruluk payı var mıdır? Gerek I. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan Ekim Devrimi ardından Rusya’da patlayan iç savaşta, gerek II. Dünya Savaşı’nda Hitler faşizmine karşı Sovyetlerin yürüttüğü anayurdu savunma savaşlarında savaşın bu özelliği acımasız bir biçimde işlemiştir. Elbette sosyalist orduları vahşet unsurunu uygulamada sınırlayan, sosyalizmin insancıl idealleri olmuştur. Ama Hitler faşizminin ordularını bu anlamda sınırlayan ve karşı tarafın insancıl ideallerinin koyduğu sınırı da zorlayan, bir sınır tanımama ve savaşta vahşeti doruğuna çıkarma durumu söz konusudur. Alman faşist orduları yenik düşürülüp, pek çok tümeni çember içine alınmasına rağmen bizzat Hitler’in kendilerine gönderdiği teslim olmamaları biçimindeki talimata bağlı kaldıkları için imha edilmek zorunda kalınmıştır. Bu da vahşet unsurunun sosyalizm cephesinden uygulanışı olmaktadır. Hitler faşizmi II. Dünya Savaşı’nda uyguladığı vahşetle yalnız Sovyetler cephesinde 20 milyon insanın katledilmesine neden olmuştur. Sadece bu bile savaşın yarattığı vahşetin boyutunu sergileme açısından yeterlidir. Savaşta vahşet unsuru, egemen sınıfların, halkların geliştirdiği tüm ayaklanma ve halk kurtuluş savaşlarında, halklara karşı tereddütsüz uyguladığı bir yöntem olurken, halklarda, ayaklanma, iç savaş, ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşlarında aynı egemen ve zalim sınıflara karşı vahşeti başarılı bir biçimde geliştirebildikleri, onların direncini kırıp silahsızlandırabildikleri oranda başarıya ulaşmışlardır.

İnsanlığın gelişimi ve ilerlemesiyle birlikte savaşlarda vahşetin ortadan kalkabileceği savının en son I. ve II. Dünya savaşlarında olduğu gibi günümüzde de pek geçerli bir düşünce olmadığı ortadadır. I ve II. Dünya Savaşı’nın insanlığa yaşattığı katliam ve vahşetin boyutları hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyor. Günümüzde ise artık çıkabilecek bir dünya savaşının vahşet açısından bir sınırı kalmamıştır. Veya bir nükleer savaş ile birlikte tüm insanlığın yer küremiz üstündeki yaşamının son bulacağı boyutuna varmıştır. Yani günümüz dünyasında her şey, çıkabilecek bir nükleer savaşın toptan yok etme tehdidinin altında tutuluyor. İnsanlık tarihinde tanımadığı boyutta bir vahşet uçurumunun kenarında yaşamaya mahkûm edilmiş bulunuyor.

İşte tüm tarihi ve güncel gerçekleriyle en küçük çarpışmadan, bölgesel, hatta dünya çapındaki savaşlara kadar savaşta vahşet unsuru azalmak şöyle dursun, savaş tekniğindeki gelişmelere paralel olarak daha da artmıştır. Yalnız günümüzde özellikle nükleer savaş ile birlikte tüm insanlığın yaşamına son verecek bir boyuta vardığından, emperyalizm bu durumu insanlık için bir nükleer tehdit ve şantaj politikası haline getirmiş bulunuyor. Emperyalizm bir yandan bu nükleer tehdit ve şantaj politikasını uygularken diğer yandan da ulusal kurtuluş savaşlarına yönelik katliamlar düzenlemekte, diğer bir yandan bölgesel savaşları kışkırtarak milyonlarca insanın ölümüne neden olmaktadır. Böyle bir kışkırtmanın ürünü olarak çıkartılan İran-Irak savaşı bir milyon masum insanın ölümüne neden olmuştur.

Elbette savaşta amaç, karşı tarafı silahsızlandırıp etkisizleştirmek ve direncini vahşeti de uygulayarak kırmak olurken, bunun dışında ortaya çıkacak başkaca faktörlerde göz önüne alınmalıdır. Taraflardan birisi muazzam güçler dengesizliği ortamında, savaşa girmeden boyun eğme ve savaşla elde edilmek istenen duruma uygun bir konuma girmeyi kabul ederse elbette ki bu fırsat değerlendirilir. Savaşın bir bakıma nihai amacı olan barışa bu biçimde de varılabilir. Ne var ki halkların, sömürücü ve zalim sınıflara karşı geliştireceği savaşlarda böylesi bir olasılık hemen hiç yok gibidir. Sömürücü egemen sınıflar 7000 yıldır silahsızlandırıp, örgütsüz hale getirdiği vahşet ve katliamlar uygulayarak kendi iradelerine boyun eğdirdiği halkların ayağa kalkma, örgütlenme ve silaha sarılması karşısında içinde bulundukları avantajlı durumları nedeniyle boyun eğmezler. Bu avantajlı durumları onları başkaldıranlara karşı sınırsız kuvvet kullanmaya, vahşet ve katliamları doruğuna tırmandıran bir savaşı geliştirmelerine neden olur. Halklar ise bu durumda ancak direnerek, güçlü bir savunma savaşımını (içinde saldırıları da barındıran) geliştirerek egemen sınıfların karşı devrimci şiddetini sınırlayabilir. Savaşı daha da geliştirip kendi devrimci zorunu eğmesini sağlayabilir. Bir kez bu sonuca ulaştıktan sonra düşmanın yeniden toparlanmaması, içine düştüğü elverişsiz durumdan kurtulması için silahsızlandırılması, bütün güçlerinin dağıtılması savaşın temel yasasıdır.

Savaşın diğer bir özelliği de (soyut savaş mantığı açısından) karşılıklı olarak güçlerin son haddine kadar kullanılması olmaktadır. Tarafların elindeki olanakların genişliği ve iradesinin kuvveti biçimindeki biri somut diğeri soyut olan bu olanaklar savaşta son haddine kadar kullanılır. Bu da tarafları bir yarışma, savaşın amacına ulaşmada aşırılıklar içine sürükleyecek diğer bir faktördür. Soyut savaş mantığınca savaşın sürme seyri böyle gelişecek olmasına rağmen, savaş somut ve gerçek bir ortamda gerçekliğin aldığı değişik durumlara göre bir rota izlemektedir. Yine savaş soyutlanmış bir hareket olmadığı gibi, sınıf çıkarlarının ifadesi politikanın başka araçlarla sürdürülmesi olmakta ve böylesine somut kuvvetler tarafından bir ölçüde sınırlarının belirlenmesi mümkün olmaktadır. Uluslararası ve ulusal çapta sınıf çelişkilerinin, kriz, buhranların ulaştığı boyutlara bakarak savaşın çıkabileceğini ve muhtemel sürme seyri ve sonuçlarıyla ilgili tahmin ve yorumlarda bulunmak mümkün olmaktadır. Yani savaşın çıkması ve sürmesi kendi soyut mantığıyla değil daha çok somut şartlarca çerçevesi çizilmiş koşullarda olmaktadır. Savaş ayrıca birden bire patlamaz, çelişkilerin iyice çözümsüz hale gelmesiyle, günlük basın ve yayın organlarında bile tartışılan haliyle, bağıra, çağıra patlak verir. Savaş patlar patlamaz, her ne kadar kendi mantığı gereği sonuna kadar gitmeyi, güçleri son haddine kadar kullanmayı dayatırsa da, taraflar birbirlerinin hareketlerinden nasıl bir amaca yöneldiğini sezerek tedbirler geliştirirler ve birbirlerinin aşırılıklarını bu biçimde de sınırlarlar. Savaş gibi somut bir olayca onun kendi mantığının bile soyutlanarak bu mantığın çerçevesinde savaşın süreceğini iddia etmek, savaşın mutlak savaş boyutunda çözüme gidebileceğini, mutlak savaş mantığının aşırılıklarını sınırlayan somut etkenleri ise görmezden gelmek bizleri saçmalama boyutunda düşünceler ileri sürmeye götürebilecektir. Savaşta sınırsız kuvvet kullanmak, hatta savaş stratejisinde güçleri bir araya toplayıp düşmana güçlü ve ani bir darbe indirmek savaşın kendi tabiatının ve mantığının gerektirdiği bir davranış olmasına rağmen, her soyut kuralın veya mantık hükmünün uygulanışında olduğu savaşın bu mantığını sınırlayan faktörler bulunmaktadır.

“Derhal harekete geçirilmesine imkân bulunmayan direnme araçlarının birçok hallerde ilk bakışta sanıldığında sarsacak bir şiddetle uygulanmış olması halinde bile bu dengenin yeniden kurulabileceğini ilerde daha uzun boylu anlatacağız. Şimdilik bu kadarını söylemekle, yetinelim ki, tüm güçlerin aynı anda mükemmel bir şekilde bir araya getirilmesi savaşın niteliğine aykırıdır. Ancak bu ilk sonucu elde etmek için harcayacağınız çabaların yoğunluğunu azaltmamız için bir neden değildir. Olumsuz bir sonuç kimsenin isteyerek göze alacağı bir şey değildir, çünkü ilk hareketi başka hareketler izlese bile, ilk hareket ne kadar kesin olursa sonrakiler üzerinde etkisi o kadar büyük olur. Ancak insanın aşırı bir çaba harcamak konusundaki isteksizliği onu daha sonraki kararlardan alınabilecek bir sonuca bel bağlamaya iter, öyle ki ilk karar için gerekli olan çabaların tümü harcanmaz ve bütün güçler gerekli enerji ile kullanılmaz. Taraflardan birinin zaaf göstererek fırsatı kaçırması diğer taraf için, onu kendi çabalarını gevşetmeye iten gerçek bir objektif neden olur, böylece bu karşılıklı eylem sonucunda aşırı eğilimler bir kez daha sınırlanır.” (ay, s. 51-52)

Ayrıca savaşta yenilen tarafın yenilgisi savaş açısından mutlak bir sonuç doğurmamaktadır. Yenilen taraf bu yenilgiyi geçici bir talihsizlik olarak görebilmekte, ilerde politik koşulların elverişli hale gelmesiyle durumunu düzelteceğini düşünebilmektedir. Bu da savaşta aşırılığı ve gerilimi sınırlayan diğer bir etken olmaktadır.

Savaşta, gerçek hayatın çeşitli olasılıkları da savaşın kendi soyut mantığı doğrultusunda gelişmesi üzerinde sınırlamalar getirmektedir. Savaşı sürdüren taraflar, savaşın yasa ve kurallarını göz önünde tutmakta, fakat çeşitli ihtimalleri de hesaplayarak eylemlerini ona göre düzenlemektedirler. Bu da savaşın mutlak savaş kavramı çerçevesinde sürdürülmesini engellemektedir.

Politik amaç savaşa kumanda ettiğinden bu amacın boyutu, savaşın üzerinde dolaysız etkide bulunmaktadır. Politik amaç zayıf olduğunda savaş çok sınırlı hatta bir keşif operasyonu boyutuna kadar inebilir. Eğer politik amaç büyükse bu da savaşın şiddetini ve boyutunu etkileyen önemli bir faktör olacaktır. Yine politik amaca ve komuta kademesinin çeşitli özelliklerine bağlı olarak, savaş başladığı gibi kesintisiz süren bir olgu değil, zaman zaman ara verilen bir biçimde sürmektedir. Savaşın durabilmesi ancak taraflardan birinin aleyhine bir durum geliştiğinde mümkün olmaktadır.

“Güçler arasında tam bir denge hiç bir zaman hareketin durdurulmasına yol açmaz, çünkü olumlu amacı güden (saldıran) taraf insiyatifi elden bırakmamak için bu durumdan yararlanacaktır” (ay, s. 56) Fakat bu durumda mutlak değildir. Denge savaşta taraflardan birinin lehine dönüşmekte ve sonuçta savaşı durdurmanın koşulları ortaya çıkmaktadır. Ne var ki savaşın durması, yenilen taraf için bu yenilgiyi kabul etme durumu söz konusu değilse, yeniden harekete geçmek için vakit kazanma, savaşa hazırlanma yeniden saldırıp insiyatifi ele almaya çalışmak olabilmektedir. Elbette ki savaşlarda böylesi kısa fasılalarla ara vermelerin ardından, gerilimde ve savaşlarda bir süreklilik çoğunlukla da mümkün olamıyor. Savaşlarda böylesi durumlarla ender karşılaşılmaktadır. Mutlak savaş (soyut) mantığı bakımından savaşın sürekli gerilim ve karşılıklı harekâtlar biçiminde sürmesi gerekirken böyle olmamakta harekâta ara verilebilmektedir.

Savaşın önemli bir ilkesi de kutuplaşmadır. Savaşta her iki tarafta kazanmak ister. Taraflardan birinin kaybetmesi öbür tarafın zaferi anlamına geleceğinden bu tam anlamıyla bir kutuplaşma durumudur. Ne var ki kutuplaşma durumu taraflardan biri saldırırken diğeri savunma durumuna girerse, burada saldırı ve savunma başka başka nitelikte ve eşit olmayan, ayrı ayrı şeyler olduğundan aralarında savaşın mutlak amacına uygun bir kutuplaşmadan söz edilmez. Kutuplaşmanın etkisi çoğu zaman savunmanın güçlü olması ve böylece üstünlük sağlaması karşısında kaybolur. Bu durum savaş eylemini ertelenmesine varır.

“Görülüyor ki çıkarların kutuplaşmasından doğan itici güç, saldırı ve savunma güçleri arasındaki farkın içinde kaybolabilir. Ve böylece etkisiz hale gelebilir.” (ay, s. 59)

Savaş hareketini geçici olarak durdurabilecek bir başka etken daha vardır. O da karşılıklı olarak durumun tam bilinmemesidir. Durumun yeterince bilinmemesi savaş hareketini durdurmaya ve etkisini değiştirmeye katkıda bulunur.

“Bir ateşkes olanağı savaş hareketine yeni bir ılımlılık getirir. Onu zaman faktörü içinde yumuşatır, ilerlemesi tehlikesini frenler ve güçler dengesini yeniden kurmak olanaklarını arttırır. Savaşı doğuran gerginlikler ne kadar büyük olursa, savaş ne kadar büyük bir enerji ile yürütülürse, bu hareketsiz geçen dönemler o kadar kısa olur. Buna karşılık, düşmanca duygular ne kadar zayıfsa, bu dönemler o kadar uzar. Zira güçlü etkenler enerjiyi tahrik eder ve bu da, bildiğimiz gibi, her zaman için güçlerimizin verimini arttıran bir faktördür.

“… öte yandan, askeri harekât ne kadar yavaş ilerlerse, hareketsizlik dönemleri ne kadar uzun ve sık olursa, bir hatayı düzeltmek o kadar kolay olur. Bu itibarla, bir general hesabında ne kadar cesur ve kararlı olursa, mutlak çizgisinin o kadar berisinde kalır ve tüm faaliyetlerini ihtimal hesapları ve varsayımlar üzerine kuran böylece, savaşın seyri ne, somut olayın niteliğinin gerektirdiği şeye, yani belirli şartlara dayalı ihtimaller hesabına o kadar zaman ayrılmış olur.” (ay, s. 60)

Mutlak savaş kavramı yaptığımız alıntılar ve açıklamalarla birlikte sanırız buraya kadar anlaşılmıştır. Ve savaş kendi özgün mantığı ne olursa olsun mutlak savaş biçiminde değil, gerçek savaş biçiminde sürebilmektedir. Gerçek savaşın ise mutlak savaş mantığının savaşın sürmesini sınırlayan faktörlerle birlikte savaşın somut ve gerçekliklere dayalı aldığı durum olarak tanımlanması mümkündür.

Savaş bir tehlikeler ortamıdır. İnsanların böyle bir ortama girebilmeleri, onların ancak yaşamlarından daha fazla değer verebilecekleri yüksek ideallere sahip olmalarıyla mümkün olabilir. Bu yüksek idealler ise birey, sınıf ve uluslar için ancak ekonomik- politik çıkarlarının en yüksek ifadesi olan ideolojiler olabilir. Bu ideoloji çeşitli çağlara göredir veya bir felsefi akım görünümünde olabildiği gibi, günümüzde insanları mutsuzluk ve yıkıma götüren eski feodal veya kapitalist toplumsal sistemler yerine yeni bir toplumsal sistemi (sosyalizmi) kurmak olmaktadır. Eski düzenin, insanın, tekniğin ve toplumun gelişimi önünde yarattığı muazzam engeli kırmak, yıkmak ve bunun yerine eşit, adil yepyeni bir düzen kurmak çalışkan emekçi sınıflarca, ekonomik-politik çıkarların ifadesi olarak kavrandığında, onların, sınıf savaşı içinde yerlerini almasını mümkün kılar. Böyle bir ideolojiyle ve yüzde yüz kendi çıkarlarının korunmasını, geliştirilmesini ve egemen sömürücü sınıflardan koparılıp alınmasının biricik yolunun savaşmak olduğunu kavrayan bir sınıf yüksek bir istek, coşku ve moral güçle eski topluma karşı savaşa girer. Keza bu durum sınıflar için olduğu kadar ezilen ulus ve topluluklar içinde böyledir. Yurt sevgisi, özgür yaşama tutkusu ve bu temelde oluşturduğu ideolojiler bu ulus veya halklar için bedeli ne olursa olsun kazanılması, zafere ulaştırılması gereken güçlü idealler haline gelir. Günümüzün, savaş teknolojisindeki gelişme düzeyi ne olursa olsun, ideolojik ve moral değer yönünden çok zayıf, teknik ve sayı bakımından güçlü ordularının, başlangıçta hiç bir şeye sahip olamayan, ideolojik ve moral gücü dışında çok güçsüz ve donanımsız halkların savaşımları karşısında yenilgiden kurtulmadıklarının sayısız örnekleriyle doludur. Savaşa katılan insanların komutanından erine kadar yüksek moral değer taşımaları ve bu değeri aşındırmadan sürekli ayakta tutmaları büyük önem taşımaktadır. Cesaret, yiğitlik, kahramanlık gibi pek çok erdemin temelinde moral faktörü bulunmaktadır. Moral faktörü ise insanın ancak kendi çıkarları için savaştığına ve bu çıkarlarını elde etmek için er veya geç zafere ulaşacağına inanmasıyla kazanılabilir. En zor durumlarda bile küçük küçükte olsa sağlanacak başarılar morali besleyecek, savaşçıların, savaşın gereklerine uygun bir tutum sergilemelerini mümkün kılacaktır.

Savaş, politikanın şiddet araçlarıyla sürdürülmesidir ve politikada, sınıfların çıkarlarının ifade edilmesinden başka bir şey değildir. İşte savaşın bu niteliği savaşın kendi soyut mantığıyla ortadan kaldırılamaz ve savaşa atılan insanların savaş meydanlarına koşmaları, ancak politik çıkarlarıyla savaş uyumlandığı oranda mümkün olabilir.

“Bir toplumun tüm milletlerin ve özellikle uygar milletlerin savaşı mutlaka politik bir durumdan doğar ve politik bir etkenden çıkar. İşte bunun içindir ki savaş politik bir eylemdir. Ancak eğer savaş hiçbir engel tanımayan tamamen başına buyruk bir eylem olsaydı, mutlak kavramından çıkarabileceğimiz gibi mutlak bir şiddet gösterisinden ibaret bulunsaydı, o zaman savaş politikanın yardımına çağrılır çağrılmaz onun yerini alır ve tıpkı bir kere atıldı mı artık önceden ayarlandığı yoldan başka bir yol izlemesine imkân bulunmayan bir torpil gibi kendi yasalarına uyardı. Nitekim politika ile savaş yönetimi arasındaki ahenksizlik bu tür teorik ayrımlara yol açmaya görsün, mesele hep bu biçimde ele alınmıştır. Oysa hiç de böyle değildir ve bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Yukarıda gördüğümüz gibi, gerçek alemde savaş öyle bir defada gerilimi boşalan aşırı bir şey değildir; hep aynı biçimde ve aynı ölçüde gelişen güçlerin değil, kâh atalet ve sürtünmenin karşısına çıkardığı direnmeyi yenecek dereceye çıkan, kâh hiçbir etkisi olmayan güçlerin eseridir. Savaş bir bakıma şiddetin düzenli bir kalp atışlarına benzer, kısa veya uzun bir süre içinde gevşeyip gücünü yitirir. Diğer bir deyişle, amacına erken veya geç ulaşır, fakat katettiği yol boyunca bu amacı şu veya bu yönde etkileyecek ve yol gösterici bir zekânın iradesine bağlı kalacak kadar sürer. Bu itibarla, savaşın politik bir amaçtan doğduğunu düşünecek olursak, bu amacın sonuna kadar ona yön vermesini doğal karşılamak gerekir. Bununla birlikte, politik amaç zorba bir kanun koyucu değildir; elindeki araçların niteliğine uymak zorundadır ve bunun için de zaman zaman değişikliklere uğrar, fakat yine de ön plandaki yerini muhafaza eder. Böylece politika savaş eylemi ile iç içedir. Ve onun üzerinde savaşın patlayıcı güçlerinin elverdiği ölçüde sürekli bir etki icra etmekten geri kalmaz.” (ay, s. 63)

Savaşa neden olan faktörlerin güçlü olması veya politik amacın büyüklüğü, savaşa katılan kitlelerin büyük bir kesimini derinden etkiler ve savaş öncesi çelişkiler ve gerilim ne kadar şiddetliyse mutlak savaş kavramına yani savaşın soyut biçimine o denli yaklaşılır. Ve askeri amacın önemi artar, ama politik amaç ve gerilimin zayıflığı politik amaçla mutlak ideal savaş arasında çelişkinin doğmasına neden olur. Savaşta kuvvetli politik amaç kitleleri güçlü duygularla sel gibi savaşın içine akmasını doğururken, zayıf bir amaç kitlelerin savaş karşısındaki duygularının zayıflamasına neden olur.

“Savaş gördüğümüz gibi, her somut olayda niteliğini bir ölçüde değiştiren sahici bir bukalemun olmakla kalmayıp, aynı zamanda, bir bütün olarak bakıldığında, belirgin eğilimleri bakımından üç yanlı şaşırtıcı bir olaydır; bir yanda, niteliğinin özünü teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü sayılması gereken kin ve nefret; öte yanda, savaşı ruhun özgür faaliyeti haline getiren ihtimal hesapları ve tesadüfler; son olarak da savaşı salt akla bağlayan bağımlı bir politik araç kimliği.” (ay, s. 66)

Savaş ve genel savaş teorisini işte bu üç yanlı ve şaşırtıcı bir olay oluşu açısından ele almamız gerekmektedir. Yani savaşa, tek düze, şematik veya kalıpsal değil, çeşitli şartlara göre değişen ve karmaşık niteliklere sahip bir olay olarak yaklaşmamız gerekmektedir. Savaşın hedef ve amaçlarındaki değişiklik, politik amaç ve savaş konjonktürüne göre değişebiliyor. Yalnız saf savaş kavramından hareket edildiğinde bu kavramın kendisine politik amacında yabancı olduğunu görüyoruz. Savaş düşmanın iradesini kırmaya yönelik şiddet hareketi olduğundan, savaşta bu amaç ön plana çıkmaktadır. Yani düşmanı yenmek ve direncini kırmak ve onu silahsızlandırmak başlıca yönelmen amaç olmaktadır.