DEĞİŞEN DÜNYA DENGESİ VE DEVRİM SORUNU – Mehmet YILMAZER

Yol, Sayı 2, Temmuz 1991

Sosyalist sistemin çöküşü ve dünya güçler dengesinde önceki konumunu yitirişi devrim sorununa yeni bir yaklaşımı zorunlu hale getiriyor. Kaba görünüşüyle dünya sanki 1917 öncesine dönmüştür. Güçlü emperyalist merkezler, geniş yeni sömürge ülkeler ve kapitalizmi restore etmek için kan teri döken eski sosyalist ülkeler… Bu tablo İnsanlığın önüne üretici güçlerin gelişmesi açısından hangi imkanlar koymaktadır: Zirvede gelişiyor görünen emperyalist merkezler; eteklerde ise üretim ilişkileri ve sosyal sistem olarak tıkanan geri kapitalist ülkeler; fakat aynı zamanda toplumsal mülkiyetin kendini “devlet mülkiyeti” olarak ortaya koyduğu, durgunlaşan ve bozulan, sosyalizme geriye dönüş çabaları dünyada birbirine zıt ve çok güçlü anaforların yaşandığını gösteriyor.

Ezbere konuşmayacaksak “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” çehresini bütünüyle değiştirmiştir. Eski nakaratların ve formüllerin tekrarı bilinçleri doyurmamakla kalmıyor, yeni süreçlere karşı uyanıklığı körelteceği için doğrudan gerici bir işlev görüyor. Sosyalizm için mücadele ederken kişilerin hatta siyasi eğilimleri amaca “ihanetinden” söz etmek mümkündü. Ancak yüz milyonları aşan ulusların geriye dönüş sancılarını “ihanetle”, “döneklikle” açıklamak sosyal olaylara tek yanlı ve idealistçe bir yaklaşım olur. Dolayısıyla nasıl ki dünyada sosyalist devrimler ve sosyalizmin, inşa çabaları “tarihin bir rastlantısı” değilse, şimdi geriye dönüş sancıları da yalnızca ve basitçe “ihanet” ya da “döneklik” değil, sosyal bir gerçekliktir. Dünyamız birbirine zıt sosyal yönelişlerin ortasında görünüyor. Geri kapitalist ülkelerin önemli bir kısmında sistemin tıkanışı ve sosyalizme yöneliş çabaları; öte yandan bozulan ve çürüyen sosyalizmden kapitalizme geriye dönüş sancıları, dünyanın emperyalist merkezler dışında kalan kısmını kucaklıyor.

Bu koşullarda ve dünyadaki bu denge değişiminde ülkelerdeki devrim sorununa nasıl yaklaşmalıyız! Bugünün verilerinden hareketle sorunu tartışmadan önce devrimler tarihinin Marks-Engels’le birlikte başlayan yıllarından sosyalizmin çöküşüne kadar uzanan dönemine bir göz atalım.

Marx – Engels’ten Sosyalizmin Çöküşüne Kadar Devrim Koşulları

Bu yılları başlıca üç ana döneme ayırabiliriz. İlki, “kıtada topyekün devrim”in beklendiği Marks-Engels yıllarıdır. Marks ve Engels kendi dönemlerinde Avrupa kıtasında (İngiltere adası dahil) eşzamanlı bir devrim öngördüler. O dönemde bir tek ülkede devrim düşünülmedi. Bu öngörü, dönemi için bir gerçekliği yansıtıyordu. Kapitalizm Avrupa kıtasında birbirine yakın tarih aralıklarında ve birbiri hızlandırarak eşzamanlı geliştiği için Mars-Engels’in kıta çapında bir devrim öngörmesi dönemin koşullarına denk düşüyordu. Nasıl ki burjuva devrimleri Avrupa kıtasında birinden diğerine taşındı ise, ardından işçi hareketleri de aynı yolu izlediler. 1840’lar Avrupası’nda işçi sınıfı mücadelesi kapitalist ülkelerin sınır çizgileri içinde tecrit olmadı. Bütün kıtayı sardı ve işçi sınıfı tarih sahnesine bir tek ülkede değil, bütün kıta Avrupa’sında eşzamanlı olarak çıktı. Bu somut gerçeklikler ister istemez o dönem devrimcilerinin görüşlerini şekillendirdi.

Kapitalizm serbest rekabetçi yılları aynı zamanda kıtada topyekün devrimin beklendiği yıllar oldu. Marks-Engels’in yaşadığı yıllarda Avrupa’da tek ülkede devrim olmadı, ancak kıta çapında bir devrim de gerçekleşmedi.

İkinci dönem, kapitalizmin emperyalizm aşamasıyla başlar, İkinci Dünya Savaşı’nda sosyalist sistemin doğuşuyla biter. Kapitalizm henüz Avrupa kıtasının batısıyla sınırlı iken onun ülkelerdeki gelişimi az çok birbirine yakın süreçler izledi. Fakat tekelci kapitalizm yıllarında dünyanın kaynaklarının paylaşımı dönemi başladığında, kapitalizmin tek tek ülkelerdeki “eşitsiz gelişimi”, onun gelişim kanunu oldu.

Lenin, bu objektif gerçekliğe dayanarak 1915 yılına gelindiğinde eşitsiz gelişim temelinde tek tek ülkelerde devrimin mümkün olduğunu öngördü. Dünya 1850’lerden bambaşka bir konuma gelmişti. 1900’lerde iyice şekillenen tekelci kapitalizm, dünyayı paylaşma yoluna çıkarken kaçınılmaz bir şekilde bu korkunç paylaşım savaşı sırasında devrimlerin yolunu döşeyecek çelişkileri biriktirdi, dünya ölçüsünde çatlaklar yarattı.

Emperyalist merkezlerin kendi aralarındaki mücadelesi, kapitalizmin dünya ölçüsünde yaygınlaşma süreci onun eşitsiz gelişimini öne çıkarttı. Bu ise ülkelerin koşullarını birbirine benzemez hale getirdi, aralarındaki gelişim konaklarını başkalaştırdı.

1917 devrimi tek ülkede devrim tezinin pratikteki doğrulanması olmuştur. Ancak bu doğrulanma henüz gerçekliğin bir yüzü içindi. Lenin dahil, Rus devrimcileri kendi ülkelerindeki bir devrimi daima Avrupa’da arkalarından gelecek bir proleter devrimine bağlamışlardır. “Batıda ardımızdan bir proletarya devrimi gelmedikçe zaferin sürekli olamayacağını ve devrimimize doğru yaklaşımının yalnızca uluslararası bakış açısından mümkün olduğunu sürekli olarak kuvvetle vurguladık.”1

Dolayısıyla 1917 devrimi ve Bolşevik iktidarı tek ülkede devrimin mümkün olduğunu kanıtı olmuştu, ancak henüz “zaferin sürekli” olmasının bir kanıtı değildi. O günlerin koşullarında Rus devrimcileri zaferin sürekliliğini Batı’da bir proletarya devriminin patlaması koşuluna bağlamışlardı. Buna en yakın ülke ise Almanya idi.

Pratik bu öngörüye doğrulamamıştır. Alman devrimi yenilgiye uğramış, Sovyet iktidarı kapitalizm denizinde bir ada gibi kalmıştı. Fakat öte yandan 1920’nin sonuna gelindiğinde üç yıllık iç savaş ve emperyalizmin saldırıları karşısında Sovyet iktidarı yaşama gücünde olduğunu kanıtlamıştır. Böylece o güne kadar tecride açıkça öngörülmemiş olan bir olgu pratikte gerçekleşmekle kalmıyor zaferin sürekliliği sağlanmış oluyordu.

Sovyet iktidarının yaşamasında Rusya’nın dev bir ülke olması ve öte yandan emperyalist merkezlerin savaşta yorgun düşmesi bir nedendir. Fakat zaferi sağlamlaştıran bu koşullar sürekliliği”de sağlanmış oluyordu.

Sovyet iktidarının yaşamasında Rusya’nın dev bir ülke olması ve öte yandan emperyalist merkezlerin savaşta yorgun düşmeleri önemli bir nedendir. Fakat zaferi sağlamlaştıran yalnızca bu koşullar değildir. Kendisi bir devrimle iktidara gelememiş de olsa, Avrupa proletaryasının iki dünya savaşı arası yıllardaki mücadelesi Sovyet iktidarına yaşam kaynağı olmuştu. Sovyet iktidarı kapitalizm deniziyle çevrelenmişti, ancak aynı zamanda batı proletaryasının dolaylı desteği ve coşkulu bir sempati ağıyla da kuşatılmıştı.

Bu gerçeklik, günümüz devrimlerinin yaşaması için de hayati bir önem taşımaktadır. Fakat kapitalizm kendinin zayıf düştüğü bir momentte yaşama şansı bulan sosyalizme yeni ve köklü bir saldırı başlatmadan duramadı. Kapitalizm, sosyalizme -Sovyetler Birliği- topyekün bir saldırıya geçebilmek için Alman faşizmi ölçüsünde hayvanlaşmaktan başka bir yol bulamadı. Tek ülkedeki sosyalizm faşizmin haçlı seferiyle yok edilememekle kalmadı, sosyalizm bir tek ülkenin sınırlarını aşan, ülkeler grubunu kucaklayan yeni bir sistem oldu. Böylece devrim sorunu yeni bir çehre kazanmış oluyordu.

Üçüncü dönem, İkinci Dünya Savaşı bitiminden günümüze kadar uzardı. Sosyalist sistemli varlığı koşullarında tek tek ülkelerde devrim sorunu artık açık ve kesin bir imkan haline gelmiştir. Hele Küba gibi Amerikan emperyalizminin bunun dibindeki bir ülkede devrimin zafer kazanması yeni dünya dengesinde tek tek ülkelerde başarılı devrimlerin objektif zeminini iyice pekiştirmişti.

Böylece sosyalist sistemin şekillenmesiyle birlikte dünya da yeni bir süreç daha yaşanmaya başlamıştır. Emperyalizmin sömüründen kurtulmaya çalışan ama sosyalizme “bağlantısız ülkeler” ancak sosyalist sistemin varlığıyla birlikte olanaklı hale gelmiştir. Dolayısıyla sosyalizmin varlığı geri kapitalist ülkelerle emperyalist merkezler arasındaki ilişkiyi etkilemiş, klasik sömürgecilik dönemi son bulmuş yeni sömürgecilik dönemi başlamıştı.

Çin, Küba, Vietnam devrimlerin eski sömürge ülkelerin alınyazısında tayin edici bir role sahiptir. Emperyalist ülkelerden birisinin kesin egemenliğinde yaşamak böylece geri ülkeler için alın yazısı olmaktan çıkmıştır. Sosyalist sistemin şekillenmesiyle dünyada 1940’lara kadar egemen olan düzen kökten bir değişime uğramıştır. Sosyalizmin bir grup ülkede gerçeklik oluşu dünya ölçüsünde sosyalizme bir yönelişten önce yaygın sömürge kurtuluşu dönemini açmıştır. Ulusal kurtuluş savaşları 1975’lere kadar dünya devrimci sürecine damgasını vuran bir gerçeklik olmuştur. Bu dönem gerek radikal mücadeleler ile emperyalizmden “bağımsızlaşmak”, gerekse dünyadaki genel sürecin baskısı sonucu kapitalist anayurtların eski sömürgelerine görünüşte de olsa “siyasi bağımsızlık” vermesi biçiminde yaşanmıştır.

Bu ülkelerin -bir kaç istisna hariç- diğer hepsinde, Sovyetlerin öne sürdüğü gibi “kapitalist olmayan yol”dan sosyalizme bir gidiş değil, geri üretim ilişkilerinden bir bakıma üçüncü dünyaya özgü yollardan kapitalizmin geliştirilmesi yaşanmıştır.

Geri ülkelerdeki sosyalist özlem ve sloganlarla yüklü geçiş dönemi bir otuz yılı almış, 1970’lerde sosyalist sloganların altındaki kapitalist öz kendini ortaya koydukça dünyadaki sosyal süreç de yeni bir döneme girmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sorası yaşanan dönemde 1970’ler bir dönem noktası olmuştur. Bunu bugün daha iyi görebiliyoruz. 1970’li yıllar iki sistemi arası bir güç dengesinin kurulduğu ve ulusal kurtuluş savaşlarının tarihsel olarak son konağının yaşandığı yıllar olmuştur. Devrimci yükseliş süreci tepe noktasına gelip bir dengede durgunlaşmaya dönüşmüştür. On beş yılı aşkın denge yılları 1985 sonrası hızla bozulmuş ve sosyalist sistemin çöküşüyle sonuçlanmıştır. Denge ya ileriye ya da geriye doğru bozulacaktı, yaşadığımız tarihsel süreçte bu denge geriye doğru bozulmuştur.

Geriye doğru bir devriliş ilk elden devrimci güçler açısından kötü sonuçlar doğurmuş olsa da, aynı zamanda her iki sistem içinde ve özellikle sosyalist sistem içinde ne kadar çürümüş yozlaşmış yan varsa onları da açığa vurmuştur. İnsanlık tarihinin geleceği açısından bataklık durgunluğunun ve iğrenç çürümüşlüğün bir fırtınayla altüst edilmesi yeni taze güçlerin açığa çıkması açısından hem bir kaçınılmazlık hem de bir şanstır.

1970’lerde nükleer bir yıkım tehlikesiyle kurulan kapitalizm-sosyalizm dengesi bir yandan karşılıklı kazanılmış mevzilerin dayanıklılığını sınavdan geçirirken, öte yandan tutucu durgunluğuyla yeni güçlerin yolunu tıkıyor, sosyal gelişimi çürütüyordu. ‘Eski kapitalizm sosyalizm dengesi mi, yoksa yaşadığımız geriye devriliş yılları mı insanlığın devrimci gelişiminin çıkarlarınadır’ sorusu tarihsel materyalizm açısından bir saçmalıktır. Hiç şüphesiz ki eski denge koşullarında tek tek ülkelerdeki devrimci gelişimler sosyalizmin maddi ve moral desteğiyle beslenebiliyorlardı. Fakat aynı zamanda kapitalizm-sosyalizm dengesinin yarattığı tutucu durgunluk, dünya devrimci sürecinde radikal eğilimleri değil sürekli uzlaşmacı, reformist eğilimleri besledi. Sovyetlerin “barışçıl” dengesi devrimci güçlerin çürütüldüğü geniş bir sosyal bataklık yarattı. ‘Denge’, yapısı gereği tutucudur, durağandır. Ancak doğada ve sosyal yaşamda dengeler bir geçiş süreci olarak kaçınılmazdır da.

Son devrilişler eski dengenin hemen ve ilk elden devrimci gelişimler lehine bozulmaması anlamında bir geri adımdır. Fakat insanlığın tarihsel gelişimi dikkate alındığında ileri bir adımdır da. Devrimci güçleri çürüten dengelerin bozulması, sancılı süreçlerin içinden geçerek de olsa yeni taze sosyal güçleri sınıflar mücadelesinin içine çekecektir.

Olaylara biraz daha yakından baktığımızda bir paradoksla karşı karşıya olduğumuz görülür. Sosyalist sistem, kapitalizmin güçlü olduğu bir tarihsel momentte değil, üçüncü dünyada yeni sömürgeciliğin iflas işaretlerinin yükseldiği; üstelik bu ülkelerde mücadelelerin ulusal kurtuluş sayfasının kapanıp sosyal kurtuluş sayfasının açıldığı, yani mücadelenin sosyal bilinç olarak bir basamak daha yükseldiği bir tarihsel momentte çökmüştür. Bu paradoksun anlamına ve yaratabileceği sonuçlara gelmeden sosyalizmin çözülüşüyle birlikte ortaya çıkan “kuzey-güney çelişkisine” değinelim.

Kuzey – Güney Çelişkisi

Sosyalizm-kapitalizm dengesi kapitalizmin lehine bozulunca “doğu-batı çelişkisinin” yerini “kuzey-güney çelişkisinin” aldığı iddia ediliyor. Kaba görüntüyle yetinilirse kuzey (zengin emperyalist ülkeler) ve güney (yoksul, geri kapitalist ülkeler) çelişkisinin öne çıktığı bir gerçekliktir. Eskiden bu çatışma kapitalizm-sosyalizm dengesinin sınırında yaşanıyor ve bir geri ülkedeki iç mücadele ya da bölgesel çatışma ve savaşlar bu dünya dengesinin kesin izini taşıyordu. Şimdi bu denge bozulduğuna, üstelik sosyalizm çözülüşe uğradığına göre dünyadaki çatışmalarda nasıl bir saflaşma şekillenecektir.

Kuzey-güney çelişkisi tezini Türkiye’de en öne çıkartan D. Perinçek ve Teori dergisi oldu. Aslında Perinçek için zaten dünyada bir sosyalizm olgusu yoktu. Sovyetler Birliği de “emperyalist” ülkelerden birisiydi. Dolayısıyla bir “emperyalist” ülkenin güçten düşmesi neden kuzey-güney çelişkisini öne çıkartsın? D. Perinçek kendi mantığıyla tutarlı davranmıyor. Bu davranışıyla aslında, sosyalizmdeki gerçek çöküşün 1980’lerde başlayıp derinleştiğini kendisi de dolaylı olarak kabul etmiş oluyor.

Konumuza dönersek, Perinçek kuzey-güney çelişkisini nasıl temellendirmektedir?

“Çağımızda devrim bir ülkenin kendi içindeki sınıfsal hesaplaşmaların meyvası değildir. Devrim, Marx zamanında ülke içi hesaplaşmalardan çıkıyordu. Bugün devrim, emperyalist hakimiyet zincirin bir ülkede kırılmasıdır… Bu bakımdan ezilen ülke burjuvazilerinin, emperyalist sömürüyü zayıflatarak kendi işçilerinin sömürüsünden aldıkları payı büyütmeleri, dünya devrimi açısından olumludur… Meseleye salt işçi-kapitalist çelişmesi açısından bakarsak olayı anlayamayız. Çünkü burada zayıflayan, doğrudan doğruya kapitalizm değil, emperyalizmdir.”2

Sınıflar savaşını Marx döneminde bırakan D. Perinçek, dünya devrimci sürecini emperyalizm ile ezilen ülke burjuvazilerinin mücadelesine indirgiyor. Perinçek hiç şüphesiz dünyaya kendi burjuva gözlükleriyle bakıyor. Daha 1970’lerdeki AL-AK Aydınlık bölünmesinde, AK Aydınlık sayfalarında sınıflaşmaya karşı çıkan, “milli cephe” politikasını öne süren, Türkiye’de devrimi toprak ağalarına karşı toprak devrimine indirgeyen Perinçek, çok kişinin sandığının tersine o günlerdeki çizgisinde tutarlı bir şekilde yürümektedir. Emperyalizme ve toprak ağalarına karşı burjuvazi ve işçi sınıfını bir tek “milli cephede” eritmeyi özleyen D. Perinçek’in sosyalizm düşmanlığı boşuna değildi. Sosyalist sistemin var olduğu koşullarda her ulusal kurtuluş hareketi sosyalizme yönelme şansı taşıyordu. Ufku burjuva devriminden öteye gidemeyen Perinçek, ulusal kurtuluş hareketlerinin önünden sosyalizme yönelme “tehlikesini” kaldırmak için, dünyadan sosyalist sistemi kaldırıverip onu emperyalist ilan etmesi boşuna değildir.

Şimdi sosyalizmin gerçekten çöküşü koşullarında sınıflar savaşının Marx döneminde kaldığını daha cesaretle ilan edebiliyor. Oysa hangi ulusal kurtuluş mücadelesi aynı zamanda bir iç (sınıfsal) hesaplaşmadan geçmeden adım alabilmiştir? D. Perinçek kendi konumun gereği sınıflar mücadelesi gerçekliğini örtüp, “emperyalizme karşı” mücadeleyi öne çıkartıyor. Oysa 1920’ler sonrası hızlanan ulusal kurtuluş savaşları dünya ölçüsündeki sınıflar savaşının (emperyalist merkezler Sovyetler Birliği arasında) zemininde geliştiler ve kaçınılmaz bir şekilde bu saflaşmanın izlerini taşıdılar.

D. Perinçek’in ikinci önemli tespiti geri ülkelerde kapitalizmin durumuyla ilgidir. “19. yüzyılda, en son 20. yüzyılın başlarında kapağı kapitalist ülkeler kategorisine atan attı. Atamayanlar, ezilen ülkeler safında kaldı ve artık bu kapı kapandı. Yani emperyalizm çağına girildikten sonra kapitalizme yetişme, onlardan biri olma şansı kalmadı.” (ay) “Ezilen ülkeler” kapitalist değil midir? Büyük çoğunluğu kapitalisttir. Onların emperyalist merkezler ölçüsünde gelişmemesi ayrı konu, kapitalist üretim ilişkilerine sahip olmaktan ayrı bir konudur. Hatta kimi “ezilen” kapitalist ülkeler emperyalist niyetler taşımakla kalmıyor, kendi çapında bunun pratiğini zorluyorlar. D. Perinçek saflaşmayı sınıflar gerçekliğine göre değil, ülkelerin gelişme durumuna göre yaparak, dünyada egemen olan gerçek mücadele zeminini örtüp bulanıklaştırıyor.

D. Perinçek; kuzey-güney çelişkisiyle ilgili üçüncü önemli tespiti sürecin ana karakteri üzerine yapar. “Ama süreç, emperyalizmin lehine değil, ezilen dünyanın lehinedir. Sömürgelikten bağımsız devletlere doğrudur süreç.”, “Çünkü uluslaşma süreci daha bitmedi, milli kurtuluş savaşları ve bağımsızlık mücadeleleri bitmedi. Bunlar, yalnızca proletaryanın değil milletin programı… dünyanın geri alanları millet olmaya doymadan, burjuvazinin rolü bütünüyle bitmez.” (ay)

“Ezilen dünyada” “sömürgelikten bağımsız devletlere” akan süreç tarihsel olarak tamamlanmıştır. Klasik sömürgecilik 1920’lerde çökmeye başladı ve bu süreç 1970’lere gelindiğinde tarihsel olarak sona ermiştir. Bazı ulusların “bağımsız devlet” haline gelmemiş olmaları süreç içinde istisnadır, gelişimin ana özelliğini yansıtmaz. Latin Amerika, Asya ve Afrika’da artık “bağımsız devletler” çoğunluktadır.

Bu tespite, aslında bağımsız görünen devletlerin büyük bir çoğunluğunun emperyalizme çeşitli yollarla bağlı olduğu biçiminde itiraz edilirse, tamda bu noktada geri ülkelerdeki mücadelenin yeni kazanmakta olduğu özelliğe geliriz.

Kendi ülkemizden örnekleyelim. 1965’lerde devrimci mücadele “Amerikan işgaline karşı halk savaşı” parolası zemininde yükselmişti. Ancak yıllar aktıkça Türkiye’de gerçek hedefin uluslararası sermayeye bağlı Türkiye finans-kapitali (ya da tekelci sermaye) olduğu kavrandı. Bizlerin yaşadığını biraz erken ya da geç diğer geri kapitalist ülkelerde büyük çoğunlukla yaşadılar.

Konuya “milli kurtuluş savaşları ve bağımsızlık” açısından yaklaşılmış, ister istemez proletaryanın değil “milletin programı” öne çıkartılır. Perinçek, “dünyanın geri alanları millet olmaya doyamadan, burjuvazinin rolü”nün bitmeyeceğini iddia ediyor. “Millet olmaya doymak” ne demek? Örneğin biz de dünyanın geri alanı içindeyiz. Perinçek’e göre hak “millet olmaya” doymadık mı?

Perinçek, geri ülkelerdeki süreci en az elli yıl geriden alıyor… Artık bugüne kadar verilen biçimiyle “bağımsızlık savaşları” dönemi tarihsel olarak kapanmıştır. Genç uluslar genç burjuvazileriyle dünyadaki yerlerini aldılar. Kimisi emperyalizmin yeni sömürgecilik ağlarıyla sıkı sıkıya kuşatıldı, kimisi biraz daha bağımsız kalabildi, ya da bazıları eski sosyalist ülkelerde ilişki yürüttüler. Süreç böyle bir noktaya geldiği içinde geri kapitalist ülkelerde artık mücadelenin ana karakteri ulusal kurtuluş değil, ülke egemen burjuvazisini hedefleyen sosyal kurtuluşa dönüşmektedir.

Özetlersek, D. Perinçek kuzey-güney çelişkisinin temeline emperyalizme karşı milli kurtuluş savaşlarını koyarak sürecin gerçek karakterini ilkeleştiriyor. Ancak Perinçek kendi mantığı açısından çok da haksız değildir. Perinçek’e göre kuzey-güney çelişkisinin odaklaştığı noktayı aktarırsak tablo tamamlanmış olacaktır: “Dünyada bunalımın odaklaştığı bir alan var. Haritada kuzeyden güneye doğru inersek; Sovyetler Birliği’nin Avrupa kısmı, Estonya, Letonya Litvanya, Ukrayna ve Moldavya gibi Sovyet Cumhuriyetleri, Doğu Avrupa ülkeleri, Yugoslavya ve Arnavutluk, Karadeniz’in Doğu kıyısında Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ı kapsayan Kafkas Cumhuriyetleri, Türkiye (Kürtlerin yaşadığı bölge), İran, tüm Ortadoğu ve Mısır bu bunalımlı ortamı oluşturuyor.”3

Anlaşılıyor, Perinçek Sovyet Cumhuriyetlerine “kuzeye” (“Sovyet emperyalizmine”) karşı “milli kurtuluş savaşı” verdirtiyor. Ancak bu arada güneyin sürekli kaynayan bölgelerini; Latin Amerika, Afrika’nın güneyini unutuyor. Krizin gerçekten ortaklaştığı Körfez, Orta-Doğu bölgesinde ise ‘milli kurtuluş savaşı’ veren Filistin ve Kürt halkı dışındaki ülkeler için bu süreç çoktan yaşanıp aşılmıştır. Filistin ve Kürt sorunu ise bir ölçüde dönemlerinin gerisinde kalmış ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Öte yandan özellikle PKK deneyi Perinçek’in milli kurtuluşta hala burjuvaziye misyon yükleyen görüşünün en canlı inkarıdır. Aşiret ilişkilerinden ve kişiliksizleşmiş burjuva kesimlerden kopuşmadıkça Kürt ulusu bağımsızlık kazanamayacaktır. Filistin örneği de, Arafat’ın burjuva reel politikerliğinin nasıl artık iflas noktasına dayandığını göstermektedir.

Kuzey-güney çelişkisini emperyalist merkezlere karşı ulusal kurtuluş savaşlarına indirgemek, dünyadaki bugünkü gerçekliği yansıtmaz. Böyle bir yaklaşım mücadelenin seviyesini olduğundan çok gerilerde görmek olur. Klasik sömürgecilikten kurtulma anlamında ulusal kurtuluş savaşları dönemi artık yerini yeni sömürgeciliğin iflasıyla sosyal kurtuluşa sıçramaya bırakıyor.

Eğer olaya D. Perinçek’in mantığıyla yaklaşılırsa geri ülke burjuvazilerinin kendi ölçülerinde emperyalist pay kapma savaşlarına alet olmak kaçınılmaz olur. Irak olayında yaşandığı gibi. Süreç “sömürgelikten bağımsız devletlere” doğru değildir, bu süreç dünya ölçüsünde ana hatlarıyla tamamlanmıştır. Şimdi süreç “bağımsız devletlerin” kendi burjuvazilerinden kurtulma sürecidir.

“Kuzey-güney çelişkisini” kaba görüntüden kurtarmak için kuzeye ve güneye biraz daha yakından bakmalıyız.

Yeni Güçler Dengesi ve “Üçüncü Dünya”

1980’lerde özellikle Amerika’da politika üreten merkezler yeni bir yaklaşım içine girdiler ve bu yaklaşım yoğunlaşarak bugüne kadar geldi.

“Temel mesaj açıktır: Ulusal güvenliğe artık yalnızca askeri koşullardan bakılmaz; ekonomik güvenlik ve sanayide rekabet gücü de hayati önemdedir.”4

Aynı konuya Japon finans-kapitali de şöyle yaklaşıyor:

“Askeri karşıtlıktan ekonomik rekabete dönüşle birlikte Japonya’nın topyekün ticaret ilişkilerinde ulusal bir stratejiye ihtiyacı vardır.

“Uluslar arasındaki çelişkiler artan bir şekilde ekonomik yapıda olacaktır. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte ticaret ve yatırım üzerine çekişmeler kaçınılmaz bir şekilde yükselecektir. Önümüzdeki birkaç yılda Amerika’daki Japonya’ya saldırganlık çok daha tehlikeli olacaktır.”5

Emperyalist merkezlerdeki (kuzeydeki) tartışmaların odaklaştığı nokta “askeri güvenlik” ve “ekonomik güvenlik” üzerinedir. Soğuk savaşın sona erişiyle birlikte sürecin karakterinin askeri karşıtlıktan ekonomik rekabete dönüştüğü genel kabul gören bir yaklaşımdır. Emperyalist merkezler arasındaki bu tartışma ve yeni yaklaşımlar aslında yalnızca sosyalizmin çöküşüne ve “soğuk savaşın sona erişine” bağlanmamalıdır. Sosyalizmin çözülüşü bu yöndeki tartışmaları iyice öne çıkarmış, ancak bizzat çöküş bu yeni eğilimlerin yaratıcısı, yani sebebi değildir. Bu tartışmaların nedeni doğrudan emperyalist merkezler arasındaki ilişkide yatmaktadır.

“Askeri güvenlik” kavramının yanında “ekonomik güvenlik” kavramının yer alması ya da dünyada çelişkilerin askeri almaktan çıkıp ekonomik karaktere, büründüğü görüşlerinin kaynağında 1970’lerden beri kapitalist anayurtlardaki yaşanan değişim yatmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı’na kadar ekonomik ve askeri güç daha çok İngiltere’de toplanmıştı. Bu 1940’lar sonrası Amerika’ya geçti. Amerika hem ekonomik hem de askeri olarak emperyalist kampın öncüsü oldu. 1970’lerle birlikte bir yandan Amerika’nın tek liderliği sarsılırken öte yandan emperyalizm içinde ilk kez askeri ve ekonomik güç bir tek ülkede toplanmak yerine ayrı ayrı ülkelere dağılmaya bağlamıştır. Amerika hala askeri olarak tartışmasız en güçlü ülkedir, fakat ekonomik rekabet gücü olarak Japonya ve Almanya’nın gerisinde kalmaktadır.

Sony’nin başkanı Kaio Morita ile birlikte bir rapor hazırlayarak Pentagon’u telaşlandıran Shintoro Ishıhara şöyle diyor:

“Kısaca, Japonya’da üretilen yeni nesil kompüter çiplerini kullanmaksızın Birleşik Devletler Savunma Departmanı kendi nükleer silahlarının kesinliğini garantileyemez. Eğer Japonya Washington’a artık Birleşik Devletlere kompüter çipleri satmayacağı söylemiş olsaydı Pentagon bütünüyle çaresiz kalırdı. Daha da öteye, eğer Japonya kompüter çiplerini Birleşik Devletler yerine Sovyetlere satmış olsa global askeri denge tamamıyla altüst olurdu.”6

Amerika artık askeri alanda da Japonya’nın nefesini ensesinde hissetmektedir. “Askeri güvenlik”, “ekonomik güvenlik” tartışmasının temeline emperyalizm içindeki bu ayrışma yatmaktadır.

Dünyanın bugünkü koşullarında çelişkiler askeri zora uğramadan, ekonomik rekabet zemininde çözülebilir mi? Dünyada gerçekten askeri dengelerin yerini ekonomik rekabet alabilir mi? Komünistler açısından soruyu böyle sormak hiç şüphesiz ki yanlış olur. Emperyalizm koşullarında, sosyalizm çözülse bile, dünya çapında sömürünün teminat altında tutulması için askeri zor kaçınılmazdır. Ekonomik rekabeti askeri zor izlemeden edemez.

Fakat yukarıda sözü edilen tartışma bir gerçekliğin ifadesidir. Son elli yılda kapitalizm-sosyalizm arasındaki askeri dengede başı çeken Amerika ve Sovyetler büyük askeri harcamaların bedelini ekonomik çöküntü ile ödemektedirler. Bu gerçeklik, yanı urlaşan silah sanayi uğruna üretimin diğer alanlarının ihmali, kaçınılmaz bir şekilde gündeme askeri güvenlik-ekonomik güvenlik tartışmasını getirmiştir.

Emperyalizm içindeki bu güç yarılması “kuzey” içindeki temel sorundur. Silah ve üretim gücünün birkaç ülke arasında bu çatallanması kuzeyin eskiden Sosyalizme karşı belli ölçülerde sağlanan taktik birliğinin artık korunabilmesinin çok zor olduğunu göstermektedir. Körfez krizi sırasında ortaya çıkan sözde “birlik” aslında derin çatlaklar üzerine oturmaktadır. Almanya enerji sorununda gittikçe körfeze bağımlılığından kurtulurken; Japonya bizzat Irak ve Suudi Arabistan’da yeni teknikli yatırım anlaşmalarıyla körfezde üretici olmaya soyunmuştu ki, krizle bütün bu dengeler ABD tarafından altüst edildi. Silah gücü ‘ekonomik rekabet gücünün’ yolunu kesti.

Özetlersek, kuzey içinde Amerika, ekonomisinin yapısı gereği askeri üstünlüğünü kolayca ekonomik rekabete terk etmeyecektir. Öte yandan Japonya ve Almanya askeri zor olmaksızın ekonomik üstünlüğün korunamayacağını bilerek askeri alanı doldurmaya yöneleceklerdir.

Emperyalist merkezlerdeki bu güç yarılması onlar arasındaki çelişkiyi arttıracak ve emperyalizmin doğası gereği askeri ve ekonomik gücün tek elde toplanması süreci yaşanacaktır. Bu çelişkinin somut süreçte nasıl çözümleneceğini kestirmek elbette ki ne gereklidir ne de mümkündür. Ancak dünyanın daha önceki yaşadığı deneylerden hareketle bu çelişkinin emperyalist merkezler arasında klasik bir savaşa varması oldukça güçtür. Bu çelişki en büyük ihtimalle kendini üçüncü dünyadaki çatışmalarda ortaya koyacaktır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen denge ve 1970’larda varılan konum 1970’lerden itibaren değişmeye başlamıştı. Dünya, emperyalist merkezler arasında yeniden paylaşılmaktadır. Bu sürecin en sıcak yılları 1980’lerden beri yaşanmaktadır. Bu yeniden paylaşımın öncekilerden farkı dünya ölçüsünde emperyalist merkezler arasında bir savaşa varmamış olmasındadır. Silahların bu kıyamet dengesinde topyekün bir savaş imkansız görünüyor. O zaman merkezler arasındaki bu gerilim üçüncü dünyaya taşınacak ve orada açığa vuracaktır. Bu noktada, çelişkinin diğer kutbu olan güneye bir göz atalım. Bugün hem Sovyetler Birliğinde hem de emperyalist merkezlerde üçüncü dünya korkusu vardır. Sovyet dış politika dergisi şu tespiti yapıyor:

“Dünyanın gelecekteki düzeni önemli ölçüde üçüncü dünyadaki gelişen eğilimlerce belirlenecektir. Sovyet-ABD nükleer çelişkisinin bitmesiyle birlikte dünya ölçüsündeki en büyük tehlikenin gelişmekte olan ülkelerin çözümlenmemiş sosyal ve ekonomik problemlerinden geldiği kabul edilmektedir”7 Bu tespit bir gerçekliktir. Ancak çözüm için söylenenler tam bir zavallılık örneğidir. Yazar üçüncü dünyanın sorunların “serbest pazar ekonomisi ve demokrasi” ile çözülebileceğini ileri sürmektedir. Sovyetler kendisi serbest pazar ekonomisine yönelirken, üçüncü dünyaya başkasını önermezdi.

Öte yandan, üçüncü dünyanın tek tek ülkelerinin 1970’larda olduğu gibi sosyalizme yönelip “hür dünyadan” kopma tehlikesi kalmadığına göre aynı üçüncü dünya korkusunun emperyalist merkezlerde güçlenmesinin nedeni nedir?

“Sovyetlerin çöküşünden önce bile Pentagon, silah sanayini ayakta tutmak için yeni düşmanlar arıyordu. Sovyet tehlikesinden sonra yeni adayların üçüncü dünyadan olması sürpriz değil. Bir grup terörist, bir diktatör, ‘çılgın adamlar’ ya da uyuşturucu kaçakçıları öne sürebilir.”8

Hiç şüphesiz ki yalnızca silah sanayini ayakta tutmak için yeni düşmanlar yaratarak, bu taktiği besleyen objektif bir zemin yoksa kısa sürede yenilgiye uğrayacak bir yöneliş olurdu. Ancak ABD konumuyla, yani ekonomik ve siyasi yapısıyla eski dengeleri temsil ediyor. Onun üçüncü dünya korkusu, bazı ülkelerin kapitalizm zincirinden kopup hemen sosyalizme yönelme tehlikesinden kaynaklanmıyor, daha çok üçüncü dünyanın önemli ülkelerinin kendi egemenlik alanından çıkıp Japonya ya da Almanya’nın egemenlik altına girmesinden kaynaklanıyor. Fakat öte yandan bütün emperyalist merkezleri üçüncü dünyadaki kapitalist ekonomilerin ani bir çöküş ihtimali de korkutmaktadır.

Kapitalizm-sosyalizm dengesinde üçüncü dünya ülkelerinden birisine saldırı “komünizm tehdidi” örtüsüne sarılabiliyordu. Dolayısıyla şimdi her olayın kendi özelliği daha açıkça ortaya çıkacaktır. Üçüncü dünya emperyalizmin utancıdır. Kapitalizm-sosyalizm dengesinin donuklaştırdığı bu gerçeklik artık en özgür biçimde dünya insanlığının gözü önüne serilecektir. Ve üçüncü dünyanın sorunları arlık emperyalizmin ikiyüzlülüğünü sık sık açığa vuracaktır. Al-Sabah’ı Kuveyt’teki sarayına yeniden yerleştiren ABD, soykırıma sürüklenen Kültlerin “yardımına” gitmeden edemedi.

Emperyalizm yüz yıllık sömürüsünün bedelini ödemeye zorlanıyor. Üçüncü dünya korkusunun altında yatan gerçeklik budur. Tam bu noktada ikinci dünyanın (eski sosyalist ülkelerin) korkusunun dayandığı sefil temele gelelim. Bugüne kadar üçüncü dünya devrimleri Sovyetler için bir yüktü. Şimdi bu yükleri sırtından atmakla kalmıyor, çürüyen ekonomik ve sosyal yapının canlandırılmasında emperyalizmin maddi kaynaklarına bel bağlayan eski sosyalist ülkeler, bu kaynakları zoraki bir şekilde üçüncü dünyaya çekecek alt üstlüklere korku ile bakıyorlar.

Gerek emperyalizm ve gerekse eski sosyalist ülkeler açısından üçüncü dünya korkusunun anlamı bir noktada ortaklaşıyor; o da eski statükonun korunmasıdır. “Yeni düşünce”, statükonun korunması ve ancak sarsıntısız küçük adımlarla değiştirilmesinin teorisiydi. Fakat olaylar, özellikle sosyalist dünyada öylesine hızla alt üst oldu ki, eski dengelerin korunması imkansız hale geldi. Bu yeni süreç ister istemez üçüncü dünya korkusunu arttırmıştır.

Üçüncü Dünya ve Devrimler

Üçüncü dünya ve devrim sorununa günümüzde yeniden yaklaşırken, emperyalizmin yeni sömürgesi bu ülkelerde devrimi bir veri, otomatik olarak gerçekleşecek bir olgu olarak ele alamayız. Hele dünyada altüst olan dengelerden sonra konuya yeni yaklaşımlar kaçınılmazdır. Emperyalizmin üçüncü dünya korkusu bir gerçekliğin ifadesi ise de, bu korku bu ülkelerdeki devrimlerin kaçınılmaz habercisi değildir.

Dünya’da burjuva devrimlerinden sonra genel olarak iki tip devrim gerçekleşti: 1917 ile tarihi sahnesinde yerini alan ekonomide ve siyasi alanda henüz burjuva anlamda pek çok görevle yüklü proletarya devrimleri ve geri ülkelerde gerçekleşen sosyalizmle ittifakı deneyen ulusal kurtuluş savaşları, ikinci tip devrimler özce henüz burjuva olmalarına rağmen dünyanın o günlerdeki dengesinden dolayı sosyalizme yönelmeyi denediler. Fakat bu yöneliş pek çoğu için başarısızlıkla sonuçlandı.

Gelecek günler dünya devrimci sürecinin önüne hangi özde devrimler çıkaracaktır:

Emperyalist merkezlerde ve gelişmiş diğer kapitalist ülkelerde yakın gelecekte devrim imkanı yoktur. Yüzyılı aşkın sınıf mücadelesi deneyi bir gerçekliği açıkça ortaya çıkarttı. Emperyalist sömürü ile kendi topraklarında sınıf hareketinin amaçlarını yumuşatabilen, hareketi reforme eden ülkelerde devrim potansiyeli sönümlendirilebilmiştir. İngiltere tarihinde güçlü işçi hareketleri yaşanmasına rağmen, devrim sancısı hiçbir zaman yaşanmamıştır. Güneş batmayan imparatorluk sömürge halkların yaşamı pahasına kendi toprağında sınıf mücadelesini sönümlendirebilmiştir. Ancak henüz İngiltere ölçüsünde sömürge edinememiş ve ayrıca kapitalizmin gelişmesinin daha hızlı yaşandığı Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerde 1910-1940’lar arasında devrim hep kapıda beklemiştir. Özellikle Almanya’da devrimin kazanmasına ramak kalmıştır.

Bu yıllarda Avrupa’nın geri ülkesi orta gelişmişlikteki Rusya’da devrim başarıya ulaştı. Proletaryanın kısa bir zaman sürecinde, bir elli yılda iki önemli merkeze yığıldığı Rusya’da Çarlıkla burjuvazi neredeyse aynı zaman sürecinde yıkıldı. Yirminci yüzyılın ilk yarısındaki sınıf mücadelesi ve devrim deneyleri kapitalist anayurtlardaki burjuvaziyi ölüm tehdidiyle eğitti. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kapitalist dünya içinde sosyalizme alternatif “refah devletleri” kuruldu. Ancak bu “refah devletleri” üçüncü dünya ülkelerinin yoksullaştırılması pahasına kurulabildi. Emperyalist merkezler kendi topraklarındaki devrim enerjisini üçüncü dünyada devrim potansiyelini yükseltme pahasına geriletebildiler.

Bu gerçeklerden dolayı gelişmiş kapitalist ülkelerde proletarya ve halkaların bilinci daha yüksek seviyelere çıkabildiği ölçüde yaşadıkları düzeni değişikliğe zorlayabilir ya da doğrudan yıkabilirler. Batı’da sınıf savaşı deyim uygunsa doğrudan düzene yönelmekten çıkmış dolaylı bir konuma indirgenmiştir. Düzeni ve egemen zümreleri hedef alan radikal sınıf hareketi neredeyse yoktur. Batı proletaryası ve halkları sırf kendi ülkesinden hareketle kapitalizme karşı köktenci bir şekilde yönelen bir mücadeleye kalkışamaz. Dünya ölçüsünde kapitalizme bakabilecek bilinç seviyesine yükseldiği ölçüde kendi ülkesinde sınıflar savaşını geliştirebilir. Bu anlamda Batı’da (kuzeyde) sınıflar savaşı dolaylı hale gelmiştir. Doğrudan kendi ülke gerçeklerinden hareketle değil, daha çok kapitalizmin dünya ölçüsündeki durumundan hareketle batı proletaryasının kendi ülke finans kapitaline yönelmesi gerçekliği, pek çok insanda sınıflar savaşına “elveda” edildiği yanlış bilincini yaratmıştır.

Batı proletaryası ve halkları kendi ülkelerindeki üretici güçlerin gelişmesinin üçüncü dünyada pek çok ülkede üretici güçlerin çürütülmesi pahasına gerçekleştirdiğini yeni sömürgeciliğin kriziyle birlikte daha iyi kavramaya zorlanacaklardır. Üçüncü dünyadaki her olayın devrimler, felaketler, Saddam gibi ‘çılgın adam’ları bu yöndeki bilinçlenmeye “yardım” edecektir.

Bu noktada esas sorun, batı proletaryasının bilinçlenmesinde sosyalizmin çözülüşünün oynayacağı rolde odaklaşmaktadır. Sosyalizmin mevcut seviyesinin batı proletaryası açısından çoktandır zaten bir çekiciliği kalmamıştı. Gerçeklik böyle olmasına rağmen Sosyalizmin bir sistem olarak varlığı Batı finans-kapitalinin üzerinde sürekli bir baskı oluştur. Batı’daki sosyal haklar, burjuvazinin bir lütfu değil, sosyalizm korkusunun somut bir ürünüdür. Kuzeyde 1980’lerde başlayan bir süreç, bu sosyal haklara el atılması, adım adım geri alınması süreci sosyalizmin çözülüşünden sonra hızlanacak, Batı finans-kapitali bu konuda daha pervasız hale gelecektir.

Batı proletaryası sosyalizmin varlığının kendi yaşamı açısından anlamını ancak böyle bir süreç içinde belli bir ölçüde kavrayabilir.

Öte yandan eski denge koşullarında üçüncü dünya olaylarından batı proletaryasına yansıyan bilinç başlıca iki özelliğe sahipti. İlki, üçüncü dünya halklarının sorunlarının çözümünde yükün sırf sosyalist sisteme düştüğünü sanan ya da bu ülkelerdeki sorunların kaynağında Sovyet-Amerikan kutuplaşmasını gören batı proletaryası kendi bencil kabuğunda uyuşmayı gündelik çıkarlarına uygun gördü. İkinci olarak kapitalizm-sosyalizm kutuplaşması üçüncü dünya ülkelerindeki sorunların kendi özgül yanlarını örttü, her çekişmeyi dünyaya kapitaliz-sosyalizm zemininde bir çatışma olarak yansıttı.

Bu tür bilinç yansımasının temeli artık kalmamıştır. Kapitalist anayurtlardaki halk, üçüncü dünya sorunlarına “Rus tehdidi” histerisinden kopuşarak bakabilecek, o zaman da aynada kendi bencil uyuşuk görüntüsünü görerek, “refah toplumun” uykusundan uyanabilecektir.

Sosyalist sistemin varlığı hiç şüphesiz ki dünya devrimci güçleri için sağlam bir dayanak noktasıydı. Fakat sosyalizm dünyadaki sosyal gidişe ayak uyduramadığı ölçüde bilinçleri donuklaştıran bir rol oynamaya başlamıştı. Bu anlamda, sosyalizmin çözülüşü, yeni bir kalite kazanabildiği ölçüde, dünyadaki sosyal bilinçlenmeye hız verecektir. Sosyalizmin çözülüşünden doğan güç kaybı, sancılı bir süreçle batı proletaryasının sınıflar mücadelesi alanına yeniden çıkmasıyla bir ölçüde karşılanabilir.

Sonuç olarak, yeni sömürgecilik imkanları sürdüğü müddetçe kapitalist anayurtlarda devrim mücadelesi sönük ve silik kalacak; proletarya meta fetişizminin köpürme noktasına geldiği bu toplumlarda insan üretici gücünün böylesine bayağılaşmasına bilinçle karşı durabildiği ve aynı zamanda kendisinin geri ülke halklarının yoksulluğa itilmesi pahasına “refah içinde” yaşayabildiğini, dolayısıyla kendi burjuvazisine suç ortaklığı ettiğini kavrayabildiği ölçüde sınıf mücadelesini yükseltebilecektir.

Kuzeyin proletaryasının önümüzdeki süreçte en iyimser öngörüyle rolü bundan öteye geçemez. Devrimin ve devrim sancılarının sosyalizmin çözülüşünden sonra da üçüncü dünya ülkelerinde yoğunlaşacağı açıktır.

Yeni dünya dengesinde geri kapitalist ülkelerde tek tek devrimler mümkün müdür? Bu ülkelerin gelişme seviyelerindeki farklılık, emperyalist merkezlere bağımlılıklarının farklı farklı olması tek tek ülkelerde devrimi mümkün kılmaktadır. Ancak böyle devrimlerin başarıyla amaçlarına ulaşması mevcut dünya dengesinde düne oranla olağanüstü güçlüklerle karşı karşıyadır. Yalnız kaldığı oranda ezilme tehlikesiyle yüz yüzedir.

Dünyanın sancılı bölgeleri Orta-Doğu, Uzak-Asya, Latin Amerika, Afrika’nın özellikle orta ve güney kuşağındaki bir ülkedeki devrim bölgeselleşmediği ölçüde yenilgiye mahkum edilebilir. Artık devrimler hazır bir kapitalizm-sosyalizm dengesi ortamında gerçekleşmeyecek, o nedenle yaşayabilmek için emperyalizme karşı dış ittifaklarını her devrim kendi gücü ve enerjisiyle yaratmak zorundadır. Bunun da bugünden belirlenebilecek bir formülü yoktur. Emperyalizmin gen ülkelerdeki devrimlere saldırılarını engelleyebilecek başlıca iki güç görünüyor. İlki, devrimin gerçekleştiği ülkenin bulunduğu bölgedeki halklardır; diğeri, ise emperyalist anayurtlardaki halklardır.

Emperyalizmin insanı aptallaştırıcı propagandasına ve geri ülkelerdeki hala ilkel sosyal yapılara rağmen, 20. yy insanlığın bilinçlenmesinde dev bir adım olmuştur. Ekim devrimi, iki emperyalist yağma savaşı, ulusal kurtuluş savaşları, Çin ve Vietnam zaferi insanlığın bilincinde derin izler bırakmıştır. Son bilimsel teknik gelişmelerle dünya iyice küçülmüştür.

Kapitalizm-sosyalizm genel dengesi bozulunca, eskiden bu genel dengenin çerçevesinde şekillenen bölgesel dengeler artık kendi dinamiklerini öne çıkartacaklardır. Dünyanın küçüldüğü koşutlarda başlıca bölgelerdeki ülkenin sorun ve çıkarları aşırı iç içe girmiş, birbirinden koparılmaz hale gelmiştir. Dolayısıyla dünyanın krizli bölgelerinde bilinçlenmeye itiliyorlar. Sosyalist sistemin varlığı koşullarında emperyalizme karşı biraz da pragmatik çıkarlarla ülkelerin sosyalizmle ilişkileri onlara bazı avantajlar sağlayabiliyordu. Bu koşul ortadan kalktıktan sonra çeşitli emperyalist merkezlerin çıkar çatışmaları arasında bunalacak ülke halkları ne azından bölgesel seviyede emperyalizme karşı ortak davranış yolları aramalıdırlar. Bir ülkenin emperyalizme karşı zaferi, bölge halklarının derin sempati ve desteği ile kuşatıldığında ayakta kalma şansı artacaktır.

Öte yandan, Amerika Vietnam’ın rövanşını Körfez’de olmuş gibi görünse de, bu olay emperyalizmin bir üçüncü dünya ülkesindeki devrime müdahalesinin ne ölçüde zor olduğunun da bir kanıtı olmuştur. Böyle müdahaleler kuzeydeki proletarya ve halkları eskiye oranla daha hızlı bilinçlendirecektir. Batı’da halkların bilinç ve davranışını yükseldiği ölçüde emperyalizmin saldırganlığın sınırlandırılabilecektir.

Eski sosyalist ülkelerin somut bir gelişim karşısında nasıl tavır alacağını bugünden kestirmek imkansızdır. Onları devrimlerin “dış yedek gücü” olarak dikkate almak artık mümkün değildir. Ancak sosyalist ülkelerdeki gelişim henüz ilk konağında, yani sosyalizmin tıkanan ve çürüyen yanlarından kaçınırken kapitalizmle tanışmak iç içe girme konağındadır. Ardından iki sistemin daha gerçekçi karşılaştırılabileceği ve yeni yönelişlerin, sentezlerin doğabileceği ikinci konak gelecektir. Şimdi yaşanan süreçte emperyalizmle kesin uzlaşmayı hedefleyen eski sosyalist ülkeler, ikinci konağı yaşarken değişik yönelişlere girebilirler. Bu anlamda dünya devrimci sürecinde hiç değilse bir kaçı yeniden yerlerini alabilir.

Yaşadığımız günlerde devrime hazırlık eskiye oranla çok daha devasa sorunlarla boğuşmak zorundadır. Sosyalist sistemin çözülmesi büyük boyutlarda bir güç kaybına yol açmıştır. Bu son derece açıktır. Öte yandan sosyalist sistemin varlığı ve çoğu zaman uyguladığı hatalı politikalar gerçek bir güce dayanmayan siyasi eğilimler yaratmış, bunları yapay bir şekilde şişirmiştir. Sistemin çöküşüyle birlikte böyle siyasi güçler de yok oluşa uğramışlar ya da çok cılızlaşmışlar, daha doğrusu gerçek boyutlarına kavuşmuşlardır. Dünyanın mevcut dengesinde şekillenip güçlenecek devrimci eğilimlerin artık yapay büyüme ve şişme imkanları olmayacak, bütünüyle kendi güçleriyle zorlu adımlar atabildikleri ölçüde gelişebileceklerdir. Bu durum yanılgılı görüntüler kaldıracak, çürümüş “devrimci” eğilimleri tasfiye edecek gerçek devrimci güçleri sınıflar mücadelesi alanına sürecektir, yaşadığımız yıllar, dünya devrimci güçlerinde altüstlük ve yenilenme yılları olacaktır. Bu olağanüstü yıllar, sancılı ve zorlu adımlarla yüklüdür.

Dünya 1917 öncesine dönmedi, dönemez de. Sosyalizmdeki gerileme, sosyalizm mücadelesinin insanlığa kazandırdığı değerleri sıfıra indiremez. Sosyalizm, “Rus tehdidi” çarpık görüntüsünden kurtulduktan, “tehlike” olmaktan çıktıktan sonra belki de dünya halklarının gözünde daha rahat ve esnekçe kavranıp değerlendirilebilecek, o zaman da kapitalizm için gerçek tehlike haline gelecektir.

Son olarak üçüncü dünya korkusundan çıkıp gelebilecek devrimlerin özüne değinelim. Geri kapitalist ülkeler nasıl bir gelecekle yüz yüzedirler? Ulusal kurtuluş savaşları dönemi tarihi olarak kapandıysa gelecek günlerde mücadelenin sosyal ve sınıfsal karakteri ne olacaktır?

Konuya girmeden, Sovyetlerdeki “ulusal kurtuluş savaşlarına” değinelim. Perinçek ve benzerleri bu olgudan hareketle dünyadaki sürecin “sömürgelikten bağımsız devletlere” doğru olduğunu ileri sürmüştür. Kapitalist dünyada bu mücadelenin ana dönemi akıp geçmiştir. Filistin ve Kürdistan kendi özgül koşullarından dolayı ulusal kurtuluş savaşı anlamında hala dünyanın gündemindedir. Ve kesinlikle dünya devrimci sürecini geliştiren mücadelelerdir.

Sovyetlerdeki ulusal sorun ise bugünkü yapısıyla gerici bir öze sahiptir. Sovyetlerin zengin cumhuriyetleri “bağımsızlık” ya da bir önce batı ile ilişkileri bağımsızca geliştirmek, fakir cumhuriyetleri ise federasyon içinde kalmak istiyorlar. Çok açık ki, buralarda bambaşka bir süreç yaşamıyor. Kapitalizmin restorasyonu süreci derinleşirse, eski sosyalist ülkelerdeki ulusal çıkar çatışmaları da şiddetlenebilir. Ancak kapitalizmin çiğ gerçekleriyle yüz yüze gelindikten sonra sosyalizmin kalitesi yükseltilebilirse ulusal çıkar çatışmaları sönümlenebilir.

Sovyetler “bağımsızlaşacak” kimi cumhuriyetler en son tahlilde kapitalizm ırmağına katılan yeni bir derecik olurlar. Bu tarihsel geriye dönüş insanlığın geleceğine yeni bir şey kazandırmış olmaz. Esas olarak dünyaya yön verecek mücadele alanı geniş geri kapitalist ülkeler denizinde kopacak fırtınalardır.

Geri kapitalist ülkeler arasındaki temel farklılıklara gelmeden emperyalizmin bu ülkelerle ilişkisinin adı olan yeni sömürgeciliğin durumuna değinmeliyiz. Borçlandırma, montaj üretim ya da birkaç alana yoğunlaşan üretim biçimleriyle yeni sömürgelerdeki ekonomi tıkanma noktasına gelmiştir. Çeşitli mekanizmalarla sermaye merkez ülkelere çekildiği için, yeni sömürgeler sürekli bir sermaye yetersizliği içindedirler. Bu durum üretimi kısırlaştırmakta, spekülasyonu artırmaktadır. Sonunda bu döngü, borç kriziyle duraklamış, “yeni arayışlar” başlamıştır. Henüz emperyalist merkezlerde kesinleşmiş bir çözüm ya da ağırlıklı bir yeni yöneliş ortaya çıkmamıştır. Göründüğü kadarıyla Amerika eski tarzı sürdürmekte direnirken, Japonya yavaş yavaş yeni teknikli yatırımlarla geri kapitalist ülkelere açılmaya hazırlanıyor.

Olaylar hangi zikzaklı yolu izlese izlesin yeni sömürgecilik ilişkileri kapitalizmin mantığı gereği başlıca iki yönde gelişecektir. Kapitalist anayurtlarda 1970’lerde hızlanan son teknikle üretim araçlarının yenilenmesi süreci geri ülkelerde önümüzdeki yıllarda yaygınlaşacaktır. İkinci yanı, geri ülke kurlarındaki kapitalizm öncesi ilişkilerin tasfiyesinin hızlanması olacaktır. Bu gelişmelerin üçüncü dünyada nasıl fırtınalar yaratacağını önümüzdeki günler gösterecektir.

Bu süreç farklı gelişme aşamalarında oldukları için üçüncü dünya ülkelerini çok farklı yönlerde etkileyecektir, bunun en genel bir tablosunu çıkarabilmek için geri kapitalist ülkeleri durumlarına göre tasnif etmeye çalışalım.

Üçüncü dünyanın ekonomik ve sosyal gelişme açısından en gerileri Güney ve Uzak Asya ile Orta ve Güney Afrika ülkeleridir. Bu ülkelerde kır nüfusu toplam nüfusun yüzde 70-90’ını meydana getirir. Dolayısıyla feodal hatta ilkel kabile ilişkileri bu ülkelerin sosyal yaşamında hala ezici bir ağırlığa sahiptir. Kapitalizmin gelişmesi bu bölgelerde önce “köylü savaşlarını” öne çıkartabilir. Bu çatışmaların ideolojik görünüşü ise dini ya da geleneksel düşünce biçimleriyle iç içe geçebilir. Bu bölgelerdeki mücadelem sosyalizme yönelmesi genel olarak dünyada sosyalizmin durumuna, ancak daha çok Çin, Vietnam ve Kuzey Kore’de sosyalizmin gelişmesine bağlıdır. Sosyalizmin yıkılış ve geri çekilmeler yaşadığı günümüzde bu bölgelerdeki köylü savaşları daha büyük bir ihtimalle kapitalist gelişmeye hız verecek sonuçlar doğurabilir.

Yine bu bölgelerde bazı “gelişmiş” adacıkları belirtmeden geçmeyelim. Uzak Asya’nın yaklaşık 400 milyonu bulan nüfusu içinde yalnızca toplam 65 milyona ancak varan Güney Kore, Singapur ve Tayvan’da kır nüfusu ortalama yüzde 20’ye gerilemiş, dolayısıyla bu ülkelerde mücadelelerin karakteri köylü özelliklerinden sıyrılmıştır. Güney Asya’da diğerlerine göre bir ölçüde gelişmiş olan, Hindistan’da bile yüzde 70 nüfus hala kırlarda ve kastların içindedir. Hindistan bir ölçüde Türkiye’nin 1950’li yıllarına benzer bir gelişme içindedir. Orta ve Güney Afrika’da ise “gelişmiş” olarak yalnızca ırkçı Güney Afrika Cumhuriyetinden söz edilebilir. Burada mücadele ırkçılığa karşı yükseliyor. Ancak siyahlar aynı zamanda işçi sınıfını meydana getirdiği için buradaki mücadele sınıfsal bir öze de sahiptir.

Özetle bu “gelişmiş” adacıkları unutmamak kaydıyla Güney ve Uzak Asya ile Orta ve Güney Afrika’da kapitalizm en geri seviyesindedir, dolayısıyla gelişmesiyle ilk elden köylü hareketlerini yükseltebilir.

Orta gelişmişlikteki üçüncü dünya ülkeleri daha çok Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta Amerika’dadır. Bu ülkelerde nüfusun yüzde 40 ile 70’si şehirlerdedir. Petrol zengini rantiye Ortadoğu ülkelerini bir kenara bırakırsak, diğerlerinde mücadele sınıf karakteri kazanma yolundadır.

Geri ülkelerin en ilerileri ise Meksika dahil Latin Amerika ülkelerinin büyük çoğunluğudur. Bu ülkeler de nüfusun yüzde 70’inden fazlası şehirlere yığılmıştır. Latin Amerika ülkeleri köylü kökenli mücadele dönemini 1960’larda geçtiler, artık bu ülkelerde mücadele işçi sınıfı öne çıkmaksızın ileriye adım atamaz. Türkiye’de son on yıllık gelişmesiyle bu ülkelerin konumuna hızla yaklaşmıştır.

Üçüncü dünyaya bu genel özelliklerini dikkate alarak bakarsak, yeni sömürgeciliğin krizi bu ülkelerde başlıca iki yönlü mücadeleye hız verebilir. Birisi, henüz kırsal özelliklerinden sıyrılmamış ve son tehlike kapitalizmin gelişmesine yol açacak köylü kökenli mücadele; diğeri ise kapitalizmin gelişmesinin yoğun bir proleterleşmeye ve işsiz lümpenliğe yol açtığı, bu çürümüş kapitalizmi hedefleyen işçi sınıfı temelinde mücadeledir.

Mücadelenin ileri cephesi hiç şüphesiz ki ikincidir. Hangi dalga öne çıkar hangi bölgede nasıl yayılır bu konuda tahminler yapmak boşuna olur.

Ayrıca zaman zaman birbirinin içine girecek fakat özce yarı bu iki mücadele büyük bir ihtimalle tek tek ülkelerde ya da bölgelerde kendi karakterini çıplak bir şekilde ortaya koymadan önce başka pek çok sosyal olguyla örtülecektir.

Önümüzdeki dönemde üçüncü dünyanın ileri cephesinde mi, yoksa geri cephesinde mi mücadelenin patlak vereceğini kestirmek boşa spekülasyon olur, fakat dünyadaki gidişe etkide bulunabilecek, ona yeni özellikler katabilecek mücadele ancak yeni sömürgecilik zincirini kırıp sosyalizme yönelecek olan ileri cephedeki bir mücadeleyle mümkündür. Ulusal kurtuluş savaşlarıyla başlatılan adım sosyal kurtuluşla taçlandırılmadan güney böyle bir adımını eşiğindedir ve böyle bir adım atabildiği ölçüde kuzeye “korku” verebilir.

Güneyin tarihsel olarak böyle bir eşiğe geldiği momentte sosyalist sistemin çözülmesi tam bir paradoks ya da talihsizlik değil midir?

Sosyalist sistemin varlığı koşullarında böyle bir mücadele daha çabuk adamlar atamaz mıydı?

Hiç şüphesiz ki, sosyalist sistemin varlığı, bazen hatalı da olsa yaptığı yardımlar geri ülkelerdeki mücadelelere hız vermiştir. Fakat “barışçıl geçiş ve kapitalist olmayan yol” tezleri bu ülkelerdeki mücadelede ortamını sürekli zehirlemiş, uzlaşmacı güçleri beslemiştir. Dolayısıyla sosyalist ülkelerin uzun yıllardır, izlediği taktik, üçüncü dünya ülkelerindeki mücadelelerin yalınlaşıp, yükselmesini bu anlamda engellemiştir. Öte yandan bugün sosyalist ülkelerde ortaya çıkan, sorunların kanıtladığı gibi, her şeye rağmen üçüncü dünya ülkelerinde mücadele yükselseydi böyle bir gelişmeyi sosyalizm eski gücü ve kalitesiyle göğüsleyemezdi. Çünkü Sosyalizmin zaafı yalnızca bir güç yetmezliğinden kaynaklanmıyor. Sorun yalnızca bu olsaydı daha ileriye atılmak için sosyalist sistemin düzenli bir geri çekilişi mümkün olurdu. Böyle başlayan süreç çöküşe ve tam bir karmaşaya varmıştır.

Bu büyük altüstlükten sonra tarihsel süreç bir bakıma tersine dönmüştür. Yakın zamana dek ezilen halkların mücadelesine destek veren Sovyetlere, yeni bir mücadele dalgasıyla geri ülke halkları yardım edecektir. Olayların mantığı sürecin böyle bir dönüş yaptığını gösteriyor. Sosyalizmin başarısızlıkları geri ülkelerdeki devrimci yönelişi bozguna uğratmayacak mıdır?

Devrimci çözümlerin gündemden çıkması için sosyalizmin başarısızlıkları yetmez, geri ülkelerde kapitalizmin başarılı olması gerekir. Böyle bir gelişim sağlanmadıkça, yığınlar ve devrimci öncüler Sosyalizm deneyinin hatalı yanlarından kaçınarak, kapitalizmin tasfiyesini gerçekleştirebilir.

Kapitalizm üçüncü dünyada da “refah toplumları” yaratamaz mı? Eğer emperyalist merkezlerdeki kendini artarak üreten tüketim histerisi insanca bir sadeliğe dönüştürülebilirse; dev silah yatırımları sınırlı savunma seviyesinde tutulursa; bunların mantık sonucu üçüncü dünyadan sermaye aktarımı durulsa, geri ülkelerde refaha ulaşabilir. Fakat o zaman kapitalizm, kapitalizm olmaktan çıkar.

Sosyalizmin gerileyişi karşısında sevinç çığlıkları atan kapitalizm, bu kuru çığlıklardan öteye fazla bir şansa sahip değildir. Geri ülkelerin müzminleşmiş ekonomik krizleri tepe noktasına çıktığında devreye sokulan askeri darbeler, artık eskisi kadar kullanışlı değildir. Emperyalizmin imkanları tükenmese de daralmaktadır.

Eğer dünyadaki dengeler bizi yanıltmıyorsa, nasıl ki 1917 devrimi ve yeni güçler dengesi, ulusal kurtuluş savaşlarının yolunu açtıysa, benzer bir şekilde yeni sömürgelerin emperyalizmin zincirinden kopuşmaları gerileyen sosyalizme yeni bir ivme katacaktır.

Sonuç

Dünyadaki çelişki kuzey-güney prizmasından geçince sınıfsal özünü yitirip zengin ve yoksul uluslar çatışmasına dönüşüyor. Oysa geri kapitalist ülkelerdeki egemen zümrelerin, kuzeyin egemenleriyle temelde bir çelişkileri yoktur. Çoğu uluslararası finans-kapital yumağının bir parçası olmuştur. Geri kapitalist ülkelerdeki egemen zümrelerin kuzeyin finans-kapitaliyle çatışmaya girmesi ancak bu ülkelerde sınıflar savaşının yükseldiği, gelişmelerin yeni çözümler dayattığı momentlerde olabilir. Geri ülke egemen zümrelerinin kuzeyin finans-kapitalinden “daha fazla pay” kopartması da ancak işçi sınıfı ve halkın yükselen zoruyla mümkün olur.

Paradoks gibi görünse de kapitalizm-sosyalizm dengesi koşullarında 1917 devriminden 1970’lere kadar Emperyalizm ve sömürgeleri arasındaki çelişkinin özü ulusal kaldı. Kapitalizm-sosyalizm dengesinin sosyalizm aleyhine bozulduğu günümüzde ise emperyalizm ve yeni sömürgeleri arasındaki çelişkinin sınıfsal özü öne çıkıyor.

Dün geri ülkelerde emperyalizme karşı doğrudan mücadele veriliyordu. Bugün bu mücadele dolaylı hale geldiği ölçüde ulusal özünden sıyrılıp sınıfsal bir öz kazanıyor. Geri kapitalist ülkelerde işçi sınıfının öne çıkışı emperyalizmin tek tek ülke devrimlerine saldırısı karşısında mücadele cephesini yaygınlaştıracak imkanları arttırmaktadır.

Günümüzdeki güçler dengesi “dünya devrimi” çığlıklarını yükseltebilir. Ancak bu genel parola son tahlilde ülkelerdeki özgül mücadele koşullarından kaçışa kılıf oluyor. Dünya devrimci süreci hep ve daima tek tek ülkelerden kopan devrimlerle akacaktır, bu devrimlerin yaygınlaşması, birbirini izlemesi somut koşullara bağlıdır. Ancak dünyanın yeni koşulları en azından bölgesel devrimci örgütlenmeleri hızla yaratmayı gerektiriyor. Biçimini ve politik zeminini bölge koşullarının belirleyeceği bu örgütlenmeler uygun koşullarda güçleri bölgenin en kritik ülkesine yığmak gibi önemli roller üstlenebilir. Şimdiden bu konuda abartılı politik deklarasyonlar ilan etmek yerine, pratik bağları güçlendirmek için adımlar atmak en uygunudur.

Dipnotlar

1- LENİN, Cilt 31

2- D. Perinçek, Teori, Kas-Ar. 1990

3- D. Perinçek, Teori, Şub. 1991

4- Foreign Affairs Spring, 1990

5- S. İShihara, The Japon That Car Soy No

6-      “

7- Enternational Affairs, Şubat 1991

8- World Poliey Journal, Wirter 1990-91