AVRUPA HALK HAREKETLERİ: GERİ SAYIM BAŞLADI MI? – Ayşe Tansever

Yol, Temmuz 2013

Avrupa halklarının çektiği acılara baktıkça şaşırmamak elde değildir. II. Dünya Savaşı sonrası sosyalizmin karşısında durmak isteyen Avrupa burjuva iktidarlar halklara “refah” koşulları yaratmak zorundaydılar. O nedenle Avrupa halkları birçok sosyal hak elde etti ve kapitalizmin kaymağını yedi.

Duvar çöktükten sonra ise verilen birçok hak yavaş yavaş geri alınmaya başladı. Avrupa refah toplumu olmaktan çıkmaya başladı. Sosyalizmin yıkılmasının ardından neredeyse çeyrek yüzyıl geçti ve halklar sosyo-ekonomik olarak eskisinden kötü koşullara doğru yelken açtılar. Halklara zenginlik vadeden yeni liberal politikalar aksine onları yoksullaştırdı. Arkasından gelen 2008 krizi işin tuzu biberi oldu.

Avrupa halkları şaşkınlık içindedir. Doğu Avrupa halkları arasında o eski yıkılan sosyalizmi arayanların oranı her gün artmaktadır. “Hiç olmazsa açlıktan ve soğuktan ölmek korkusu yoktu” diyorlar. İnanılır gibi değil ama Avrupa’da birçok insan bir lokma ekmek ve hırkayı arar hale geldi.

Avrupa halkları kaybettiklerinin arkasından ne yapıyorlar? Nasıl ve neleri protesto ediyorlar. Nasıl eylemlilikler yaşanıyor? Kazanımlar oluyor mu? Yazının amacı bu konuları basında öne çıkan şekli ile incelemektir.

Duvarın Çökmesi ile 2007 Krizi Arası 

Duvarın çökmesinin hemen ardından kapitalizm Avrupa’da yeni liberal politikaları devreye soktu. İşçi haklarına saldırılar İngiltere’de dönemin başbakanı Margaret Thatcher ile başladı. İlk hedef İngiltere’nin güçlü işçi hareketidir. 1970’li yıllarda güçlü İngiliz sendikal hareketi birçok iktidarları devirmişti. Yeni liberal politikalar ile intikam alınmalı, örgütlü güç dağıtılmalıydı. Özelleştirme ve ocakların kapatılması gerekçesi ile saldırıldı. Günler aylar süren direnişler yaşandı ve işçi sınıfı tüm Avrupa işçi sınıfının ve halklarının gözü önünde yenildi. Gerisi geldi. Tüm Avrupa iktidarları işçilerin haklarına saldırdılar, yavaş yavaş geri adım attırıldı. Örgütlü güçleri dağıtıldı. Sendikal hareket büyük bir darbe yedi. Yüzyılların mücadelesi ile kazanılan birçok hak kaybedildi.

Yeni liberal politikalar yalnız işçi haklarına değil “refah” alanlarına yayıldı. Verimlilik ve daha iyi hizmet adına özelleştirmeler başladı, kamu malları satıldı. Sonuçta hem devlet kasaları boşaldı hem o güne kadar üstlendiği hizmetler pahalılandı. Devlet böylece eğitimden, sağlığa, kreşten işsizlik parasına, sosyal harcamalara kadar birçok görevini yerine getiremez oldu. Halkların kendi başlarının çaresine bakması gerekti. Vergiler arttırıldı. Emekli maaşları fonu tehlikede diye yeni önlemler emeklilik yaşının yükseltilmesi gibi olaylar başladı. Çalışma yasaları değiştirildi. Esnek çalışma diye bir kavram getirilerek çalışma koşulları zorlaştırıldı.

Bu politikaların tek kazançlısı oldu; finans-kapital çevreleri. Onlar zenginliklerine zenginlik kattılar. Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ) için gün doğdu. Onların vergileri yeni iş alanları açacaklar diyerek indirildi. Küreselleşme diyerek sınırlar metalara indirildi. Sonuçta onlar ucuz emek alanlarını bulup kaçtılar. İşsizlik arttı. Yani yeni liberal politikalar diye diye halklar yoksullaştırıldı.

Özelleştirmelere, devletin görevlerinden kaçmasına karşı anti-kapitalist protestolar başladı. Bunların en şiddetlisi, 2001 yazında Genova’da dünyanın en büyük ülke liderlerinin toplandığı G8 zirvesinin protestosu sırasında yaşandı. Avrupa’nın yakın tarihteki en kanlı gösterisi oldu. 2 gün süren gösterilerde yüze yakın polis ve sivil yaralandı ve bir anarşist öldü. Göstericiler arabaları, dükkânları yaktılar. Bankalar soyuldu. Böylece anti-kapitalist hareket adını duyurdu. Aralarında anti-küresel hareket üyeleri de vardı.

Anti-kapitalist hareket genel olarak o dönemde küreselleşmenin yani tüm sınırların metalara indirilmesini sağlayan Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) toplantılarını hedef aldı.1999 yılından başlayarak Seattle, Washington gibi yerlerde büyük protestolar yaptılar. Dünyanın dört bir yanından eylemciler Seattle’a taşındı. Gösteriler DTÖ açılış töreninin iptalini sağladı. Polisle çatışmalarda 600 tutuklama ve binlerce yaralanma yaşandı. Nike, Starbucks gibi büyük tekellerin dükkânlarına saldırıldı. Belediye sonuçta sokağa çıkma yasağı ilan etmek zorunda kaldı.

O dönemde her IMF, Dünya Bankası toplantısı bu gruplar tarafından protesto edildi.

G8 zirveleri, Finans çevrelerinin Davos’ta yaptığı ekonomik toplantılar çok ciddi savaş alanları haline geldi.

Halkların karıştığı en büyük gösteri Irak Savaşı’nın başlaması sırasında yaşandı. Rekor kırıldı. 11 Milyon Avrupalı 15 Şubat 2003 günü sokaklara dökülüp dünyaya savaşa karşı olduklarını duyurdular. O günden beri her 15 Şubat savaş karşıtı güçlerin gösteri düzenlediği gün haline geldi.

Anti-kapitalist gruplar çeşitli adlar altında kendilerini gösteriyorlardı. Sol örgütler küreselleşmenin kapitalistler eliyle yapılmasına başından beri karşıydılar. Bunun dünya halklarının soyulması olacağını, eşitsizliği, adaletsizliği arttıracağını savundular. Bu doğrultuda çeşitli gruplar kuruldu. Önemli olanlarından bazılarını sayalım: Küreselleşmeyi değiştir, anti-tüketim, anti-ÇUŞ’ler, Doğrudan Demokrasi, Adil Ticaret, Vatandaş Hareketleri, Küresel Adalet Hareketi gibi adlar altında seslerini duyurmaya çalıştılar. Finans çevrelerinin işlemlerinin vergilendirilmesini isteyen Attac, Fransa’da örgütlendi ve büyük etki yaptı. Finansın, dünya ölçüsündeki para oyunlarının denetlenmesine hizmet edecekti. Tabii finans-kapital çevrelerince büyük tepkilere yol açtı.

Ekonomik Foruma karşı devrimci kesimler, halkların sosyo-ekonomik çıkarlarını tespit edecek, savunacak, tüm dünya ilerici halklarının ortak bir programını oluşturacak Sosyal Forum’u Brezilya’da Porte Alegre’de topladı. Sloganları “başka bir dünya mümkündür” oldu. İlk toplantı 2002 yılında yapıldı ve çeşitli workshoplar ve forumlarla başka bir dünyanın nasıl mümkün olacağı tartışılmaya başlandı.

Sosyal Forum o dönemde sol çevreler arasında çok tuttu. Binlerce solcu buralarda toplandı, tartıştı. İlgi üzerine her kıtada bir Sosyal Forum örgütlenmeye başladı. İngiltere, Prag, Atina, Madrid, 2010 yılında da İstanbul, sosyal forumun yapıldığı Avrupa illeri oldu. Hindistan Mumbai kentinde toplanan foruma 75 bin kişinin katıldığı söylendi. Başta tüm ilerici, devrimci çevrelerin odak noktası halinde olan Sosyal Forum zamanla etkisini kaybetti. Dünya sorunlarının ne kadar ortak olduğunun anlatıldığı ama çözüm üretemeyen bir üniversite haline dönüştü. Kampanyalar, protestolar düzenlendi, ama bir güç odağı, bir yaptırım merkezi olamadı. Kan kaybetmeye başladı. Halkları arkasına alamadı, sadece sol grupların birbirleri ile buluştuğu, tartışıp belki de beyin jimnastiği yaptığı toplantılar oldu.

Kadın hareketleri çok gelişti. Kesintilerden ilk etkilenen onlar olduğu için çeşitli taleplerle çeşitli ülkelerde gösteriler düzenlediler. Avrupa’nın dört bir yanında örgütlendiler. Haklarını savunmak için büyük, canlı, renkli gösteriler yaptılar. En önemlilerinden biri Brüksel’de dünya kadınlarının toplandığı gösteriydi.

Yine bu dönemde çevre sorunları ekseninde yeşil partiler doğdu ve gelişti. Çevre kirliliğine karşı çevre örgütlerinin yaptığı eylemler en çok dikkat çeken protestolar arasında yerini aldı. Halklar çeşitli çevre sorunlarına karşı bilinçlendirildi. Petrol şirketlerinin yol açtığı doğa kirliliği ya da atom santralları protestoları hala akıllardadır.

Sonuçta sosyalist sistemin çöktüğü 1990 yılı ile 2007 arası yeni liberal politikaların halk üzerindeki sonuçlarının alındığı yıllar oldu. Yeni politikaların etkisi yavaş yavaş hissedilmeye, hoşnutsuzluk yükselmeye başladı.

2007-2008 Krizi Sonrası Gelişmeler

Yeni liberal politikalar beklendiği gibi taşa çarptı. 2007-2008 finans krizi patlak verdi. Devletler finans kurumlarını iflastan kurtardı. Bunun için milyarlarca dolar ödendi. Kuşa çevrilen devlet kasaları tamamen boşaldı.

Devlet mallarının özelleştirilmesi ile zaten gelir kaynakları kurumuştu. Elde edilen paralar da çoktan bitmişti. Bütçe açıkları devlet güvenceli tahvillerin satışı ile kapatılıyordu. Yani zaten çoktandır devletler, geleceklerini yiyordu. Özellikle Akdeniz ülkelerinde bütçe açıkları AB’nin belirlediği limitin üstlerine çıktığı gibi, devletlerin dış borçları ülke yıllık üretiminin %100’ünü aşar duruma geldi. Yani bir ülke bir yıl boyunca hiçbir şey harcamadan üretirse ancak borcunu ödeyebilir hale geldi.

2007-2008 finans krizi bu işin tuzu biberi oldu. Daha çok kemer sıkmalar daha az harcamalar. 1990’lardan beri kesilenlere yeni kesintiler eklendi. Sosyal harcamalar, sağlık ve eğitim harcamaları kuşa çevrildi. Hastaneler, üniversiteler satılmaya başladı. Memurlar işten çıkartıldı ve sosyal devlet küçülmeye başladı. Çalışma yasalarının yeniden işçi aleyhine değiştirilmesiyle hak kırıntıları süpürüldü. Emekli maaşları düşürüldü, emekli olma yaşı yükseltildi. Vergiler arttırıldı.

2007-2008 krizi etkisini daha çok 2009 yılında göstermeye başladı. İlk olarak AB’nin en küçük ülkesi İzlanda iflas etti. Arkasından İrlanda geldi. Yunanistan onları izledi ve kriz tüm Akdeniz ülkelerine yayıldı. Bir yıl kemer sıkınca düzlüğe çıkılacağı düşünülrü. Ama ekonomi her yıl bir öncekinden daha kötü oldu ve kesintiler artarak 2013 yılına gelindi.

Kemer sıkma politikaları tek tek ülke ekonomilerini daraltıyor. Ellerinde para olmayan kitleler harcayamıyorlar. Ekonomi daralıyor. Daralınca diğer alanları vuruyor. Yatırım değil, işyeri kapatmalar, işten atmalar başlıyor. Bu kez ekonomi daha da daralıyor. Kısır döngü topluluğun diğer ülkelerine bulaşıyor. 2013 tahminlerine göre Euro alanında büyüme yeniden %0,3 azalacak ve işsizlik %12,2 rakamlarına ulaşacaktır. Topluluk artık büyümüyor daralıyor. Finans kurumları yıllık değerlendirmelerinde tek tek ülkelerin puanını düşürüyor. Kredi bulma koşulları zorlaşıyor. Ekonomilerin gelecekleri ile ilgili karamsarlık yükseliyor.

3-5 yıllık deney sonrası ne olacaktır? AB devlet başkanları zirvesi 2014-20 bütçesi tartışmaları çok çetin geçti. Sonuçta kabul edileni AB parlamentosu onaylamadı. Önümüzdeki günlerde yenisi yazılacaktır. Fransa ve İngiltere Merkel’in kemerleri sıkmaya devam politikasına karşılar. Fransa ve Akdeniz ülkeleri kemer sıkmak ve harcamaları kesmek yerine yeni kaynaklar bulunarak (nerden bulunacağı belli değildir) arttırmayı savunuyorlar. Ekonomilere yeni kaynak şırınga edilerek canlandırılacaktır. Yeni borçlarla belki eski borçlar ödenecektir.

Bu kadar borç içinde havadan kaynak bulunamayacağına göre para basmak tek çare gibi görünüyor. Ama Avrupa topluluğu 2. Dünya savaşı sonrası para basmanın yol açtığı enflasyon deneylerini acıyla hatırlıyor. O nedenle para basma yolu tıkalıdır. Çare? Yok… Böyle devam. Ne zamana kadar? Halklar patlayana kadar. Burjuvazinin şimdilik görünen başka çözümü yoktur.

Burjuva iktidarlar şöyle bir ikilemdedir. Kesinti yapılmazsa devletler iflas eder. Kesintiye devam edilirse sosyal patlamalar kapıdadır. Altı sakal üstü bıyıktır. Bu ikilem içinde debeleniliyor. Topluluk içindeki farklılıkların boşluklarında oyalanılıyor. Godot bekleniyor diyelim.

Bu genellemenin dışında kalan bir tek ülke vardır: İzlanda. İzlanda’da ne İrlanda, ne Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’da yapılmayan bir şey yapıldı. Kemer sıkma yerine suçlular bulundu. Bunlar cezalandırıldı. Şimdi tüm AB durgunluk içindeyken İzlanda ekonomisi iyiye gidiyor. IMF borçlarını geri ödemeye bile başladı. İzlanda dışında hiçbir ülke halkı böyle bir politik yolun tutulmasını sağlayamadı ve kemer sıkma politikalarının kurbanı oldular.

Küçük bir ülke olması ve anayasasındaki demokratik bazı maddeler nedeniyle İzlanda’da kriz süreci önce para biriminin Euro karşısında %80 devalüe edilmesi ile başladı. IMF’nin verdiği borç karşılığı kemer sıkma politikaları önerisini devlet uygulamaya kalkınca halk sokaklara döküldü. Hükümet düştü. Seçimler yapıldı. Sol kazandı. Yeni borçlanma planına göre özetle her bir vatandaş 15 yıl 9000 Euro taksit ödeyecekti. Sol iktidar bunu referanduma koydu. Halk %93 oyla IMF borç koşullarını reddetti. 2011’de değişikliklerle gene referandum yapıldı. Bu kez halkın %63’ü reddetti. Halk bankaların kurtarılmasını reddetti ve böylece 3 banka millileştirildi.  Ülkenin finans krizi içine girmesine yol açan bankacılar, vurguncular yakalandılar tutuklanıp ceza evine atıldılar. Aralarında eski başbakan da bulunuyor.

Diğer ülkelerde bildik süreç işledi. Kemer sıkma politikaları, çalışma yasasındaki değişiklikler, sosyal harcamaların azaltılması önlemleri başladı.

Kemer Sıkma Politikalarına Genel Bakış

Kemer sıkma politikaları ile Avrupa halklarının protestosu yavaş yavaş başladı. İlk önce kesintinin vurduğu kitleler ve iş kolları tek tek öfkelerini dile getirmek için sokaklardaydılar. Sonra bunlar birleşti kemer sıkma politikalarının genel olarak protestosu başladı. Doktorlar, öğretmenler, memurlar, işçiler, işsizler, küçük esnaf hatta orta esnaf, evinden atılanlar, emekliler, köylüler, ayrılıkçılar, dinciler her kesim protestolara katılmaya başladı. Milyonlar sokaklara döküldü. Her protesto eylemi bir yıl, bir ay öncekinden daha kalabalık hale geldi. Halklar örgütlenmeye başladılar. Tek tek çıkarlarını belirlemeye, ortaya koymaya başladılar. Her seferinde iktidar karşıtı sloganlar atıldı. İçinde bulundukları zor durumu hükümetlerine iletmeye duyurmaya çalıştılar. “Kurtarmalara karşıyız” diye bağırdılar. “Bankaları değil bizleri kurtarın! Biz daha kalabalığız, biz %99’uz!” dediler.

Her ülkede yeni liberal politika denilen aynı yol izlendiği için kriz sonrası da alınan önlemler aynı oldu ve sonuçta da aynı etkilenme tüm Avrupa’da yaşandı. Biz bunların belli başlıları üzerinde bir genelleme yapacağız.

Bir zamanların topluluğa girdiği için Kelt kaplanı adını alan, topluluğun parmakla gösterilen harika çocuğu İrlanda kriz sonrası, AB ve IMF’den borç alarak bankalarını kurtardı. Kemer sıkma politikalarını uyguladı. Harcamalar kısıldı. Halk 3 katına yükselen işsizlik altında ezilmeye mahkûm edildi.  4 yıllık kemer sıkma bir işe yaramadı, ufuk aydınlanmadı. Ekonomi canlanmıyor aksine daralıyor. Asgari ücret %20 düşmüş durumda. İrlanda AB’nin en büyük bütçe açığı olan ülkesidir. Düşük gelir gruplarının vergisi de, işsizlik de artıyor.

İngiltere İşçi partisi iktidarı 1,7 milyar dolarlık borcunu ödemek için 2010 Aralık ayında kemer sıkma politikalarını yürürlüğe soktu. II. Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en büyük devlet harcama kesintisi yapıldı. Böylece dört yıl içinde 83 milyar pound tasarruf edildi. 500 bine yakın memur çıkarıldı. Memur maaşları %9 düştü. Emeklilik yaşı 66’ya yükseltildi. İşsizlik 1994 yılından beri en yüksek seviyede. Ayrıca emekli maaşları, çocuk yardımları kesilecek, birçok tüketim maddesinde vergiler arttırılacaktır. Bu nedenle, 2011 Mart ayında, ülkenin savaş karşıtı 2003 protestosundan sonraki en büyük protestosu yaşandı. Milyonlar sokaktaydı. Birçok işgal eylemi yapıldı.

Zenginlerden alınan vergiler azaltılırken eğitime ayrılan ödenekler kısıldı. Orta eğitim ve üniversite kesintileri %80 ile rekor kırdı. Öğrenciler şimdi ödediklerinin 3 katını ödeyecekler. Öğrenciler hemen sokaklara çıktılar. Bazı parti binalarını işgal edip tahrip ettiler. Kraliyet arabasına saldırdılar. Daha sonraki günlerde meclisi işgal etiler. Sonra olaylar Dublin’e sıçradı.  Polisle çatışıldı.

Sendikalar, işçi çıkartmalar ve kemer sıkma politikaları ile Thatcher döneminde yedikleri darbeden kurtulmaya, örgütlülüklerini arttırmaya başladılar. Krizden beri 628 bin işçi işten çıkarıldı. İşçi ücretleri düşürüldü.

Kemer sıkma politikalarına karşı Sık sık grevler yapılıyor. Sendikalar genel grev çağrısında bulunuyorlar. Kitleler Londra’ya akın ediyor. Sendikacılar, güçlü savaş karşıtı örgütler, sol gruplar, çevre örgütleri protestolara katılıyorlar.

Biraz daha güney doğuda, Belçika’da da kemer sıkma protestoları sık sık yaşanıyor. Artık her işten çıkartma kitleleri sokaklara döküyor. Devlet emekli olan memurların yerine yenisini almayacağını açıkladı. Yani memurlar daha az maaşa daha çok çalışacaklar. Kesintilerin her bir memura maliyetinin yılda 2000-3000 Euro olduğu açıklandı.

Ülkede araba sanayi en gelişmiş işkoludur. AB ekonomisindeki yavaşlama en başta araba sanayini vuruyor. Araba satışları düşecektir. O nedenle 2014 yılında Ford fabrikası kapatılacak. Araba sanayinin yan kolu çelik fabrikaları da işçi çıkarıyor. Bu yıl bu küçük ülkede 10 bin kişi işsizler ordusuna eklenecektir. Bu nedenle işçiler birçok kentte grevlere gittiler. Çetin görüşmeler yapılıyor. Eskisi gibi devletin bu sektörü destekleyip işçi çıkartmalarını önlemesi diye bir şey söz konusu değil. İşsizler artacak. Ülke zor günlere yelken açtı. Belçika’da hemen hemen her gün bir çeşit protesto yapılıyor. Ayrıca burası bilindiği gibi topluluğun merkezi ve merkez ekonomi politikalarının protesto alanıdır.

Portekiz, 1970 yılından beri yaşanan en kötü durgunluğun içindedir. Halklar 2010 yılından beri kemer sıkma politikalarına “Hayır” diyor. Bir hükümet gidiyor yenisi geliyor. Yeni gelen aynı şeyi uyguluyor. Kemer sıkma süresi uzuyor, derinleşiyor. Düzlük ufukta gözükmüyor. 2013 yılı bütçesinden yine ek olarak 78 milyar Euro daha kesinti yapılacağı açıklandı. Maaşlar bir daha kesilecek, sıradan vatandaşın vergisi bir daha arttırılacak, çalışma yasaları daha daraltılacak. İşsizlik %17.

O nedenle en güçlü protestolardan biri 2013 Şubat ayında yaşandı. Yalnız Lizbon’da 200 binden fazla insan kemer sıkma politikalarını protesto etti. Ülkenin birçok kentinde on binler sokaklardaydı. Trenler durdu, kamu taşımacılığı yapılamadı. Limanlar kapandı. Gemiler ne boşaltıldı, ne de yüklendi. Çöpler toplanmadı, okullar açılmadı. İlginç bir şekilde bu kez protestolar sosyal medya kanalı ile örgütlendiler.

Hemen arkasından 2 Mart’ta bu kez 500 bin kişi sokaklardaydı. Her keresinde bir öncesinin rekoru kırıldı. Bu kez iktidarın istifası istendi. Ünlü 1974 Karanfil Devrimi’nin sloganları ve şarkıları söylenmeye başlandı.

AB topluluğunun beşinci büyük ülkesi İspanya’da kemer sıkma politikaları beşinci yılına girdi. Ekonomik gerileme ve durgunluk buna rağmen devam ediyor. İşsizlik %26, genç işsizliği %50 ve artıyor. Milyonlarca işçi part-time çalışıyor. Çalışma koşulları çok kötüleşti. Ek ödentiler kaldırıldı, iş güvenliği yok. Memur maaşları düşürüldü. Yenileri alınmıyor.

Yeni yılda bankalar ve büyük şirketler yıllık rekor karları ile birlikte çok sayıda işçi çıkartacaklarını açıkladılar. Bankalar bazı şubelerini kapatıyorlar. Sanki işçilerle alay ediyorlar. Bu işçileri çok kızdırdı ve sokaklara döküldüler. İspanya’da bu yılın 2. grevine 9 milyon işçi katıldı. Ülkedeki resmi 6 milyon işsize yenileri eklenecek. Zaten bunlar birbirlerini etkiliyorlar. Bir yerde çıkarılan işçi diğer yerde başka işçi çıkartmaları doğuruyor, tetikliyor.

Bu nedenle halkların en büyük protestoları bu ülkede yaşanıyor. Yeni yılın 2 ayında 3 tane ülke çapı genel grev yaşandı. Basın, “kitleler seller gibi sokaklardaydı” diye yazdı. Olaylar yalnız başkentte değil ülkenin belli başlı tüm kentlerinde yaşanıyor. İçişleri Bakanlığı geçenlerde 2012 yılında ülkede 36,000 protesto olayı yaşandığını açıkladı. Yani günde en az 100 ayrı yerde protesto yapılıyor.

İspanyalılar irili ufaklı çeşitli örgütler kurmuşlar.  Gençlerden oluşan “İndignados” yani “Öfkeliler” geçtiğimiz yıllarda kent merkezlerini çadırlar kurarak işgal ederek adlarını duyurdular. Eylemleri ile tüm dünyaya örnek oldular. Hatta ABD’de Occupy eylemcileri bu hareketten esinlendi.

Mortgage, yani ev kredisi ödeyemeyenler de bir platform etrafında toplandılar. Eğitimdeki kesintilere karşı Yeşil akım, sağlık harcamalarına karşı Beyaz akım adı altında örgütlenmeler var. Vatandaş Akımı (Marea Ciudadana) hepsini bir çatı altında toplamaya çalışıyor. Protestolara katılan insan sayısı her geçen gün artıyor.

Hükümetin her açıklaması arkasından yüzbinler sokaklara çıkıyorlar. Polisle öfkeli göstericiler çatışıyorlar. Banka camları, işyeri camları sık sık kırılıyor. Çöp kutuları ateşe veriliyor. Araba lastikleri yakılıyor. Halklar hala bankalara öfkeliler. “Bankacıları içeri tıkın. Asıl çözüm budur”, “Geleceğimizi çalıyorsunuz!” diyorlar. 27 Şubat’taki gösteride ilginç sloganlar atıldı. “Finansal darbeye hayır! Hiç borcumuz yok! Ödemeyeceğiz!” diye bağırdılar.

Son gösteriyi komşuları Portekiz halkları ile dayanışma için de yaptılar. Böylece İberya yarım adası felç oldu. Yüzlerce uçak seferi iptal edildi. Okullar kapandı, fabrikalar durdu. İki ülkede sendikalar ilk ortak genel grevlerini gerçekleştirdikleri için trenler iki ülkede çok seyrek olarak sefer yaptı. Ayrıca sendikalı olmayan işçiler de grevlere ve gösterilere katıldılar. İspanya’da protestocular ATM’leri tutkallarla çalışmaz hale getirdiler. 600 uçak seferi iptal edildi. Portekiz’de ise uçuşların %45’i yapılamadı.

Polisle yaşanan çatışmalarda plastik mermi kullanıldı. 140 tutuklama 70 yaralanma olayı yaşandı. Protestolar ve talepler artık daha sık sınırları aşıyor.  Portekiz’le yapılan genel grevde halklar tüm AB için yeni ekonomi politikları talep ettiler.

İtalya, topluluğun üçüncü büyük ülkesinin 2000 milyar dolar borcu var. Bu üretiminin %127’sini oluşturuyor. Yunanistan’dan sonra ikinci borçlu ülkedir. Bu nedenle ilk Berlusconi döneminde kemer sıkma politikalarına başlandı. İşçi yasası değiştirildi. Emeklilik yaşının 67’ye çıkarılması önerildi. Sendikalar protestolara başladılar. Hükümet devrildi. Yerine teknokrat bir hükümet kuruldu, Monti başa geçti. Ama o da kemer sıkmaları sürdürdü. Üretkenliği arttırma adına o da her hakkı budadı. Halk gene sokaklara döküldü. Sendikalar, öğrenciler, politik hareketler, işsizler “Monti’ye Hayır Günü” gösterileri düzenlemeye başladılar. “Sırf kesinti! Sırf kesinti! Defol Monti” pankartları taşındı. Polisle çatışıldı. Monti sonuçta istifa etti ve yeni seçimlere gidildi. Seçimleri, protestonun simgesi olan 5 Yıldız Hareketi (M5S)  kazandı. Şimdi yeni iktidar kurma çalışmaları sürüyor.

M5S hareketinin başkanı B.Grillo kemer sıkma politikalarına, yeni vergilere, bütçe kesintilerine karşı çıkarak seçimleri kazandı. Seçim sonuçlarından halkların %45’inin değişiklik istediği ortaya çıktı. Sonucun reel politikaya dönüşüp dönüşemeyeceğini göreceğiz. Yoksa yeni seçimler yapılacaktır.

İtalya kemer sıkma politikalarının en karanlık tablo çizdiği ülkelerin başında geliyor. Monti iktidarında endüstriyel üretim %5,4 düştü. Emeklilik yaşı yükseltildi, işçi hakları kırpıldı. Vergiler yoksullar için arttırıldı. İşsizlik 2012 yılında %15’e çıktı, şimdi daha da yükseliyor. Gençler arasında işsizlik %30’un üzerindedir. 9-10 milyon insan açlık içindedir. Ülke nüfusunun 60 milyon olduğu düşünülürse her 10 kişiden neredeyse 2’si aç demektir.

İtalya gençleri AB’nin en radikalleri arasındadır. Bütçedeki eğitim harcamalarının kısılması ve üniversite harçlarının yükseltilmesine karşı büyük protestolar yaşandı. Eğitim sistemi çöküyor diyorlar. “Harçları ödemiyoruz. Okullarımızı ve kentlerimizi geri alalım!” sloganları ile yürüdüler. Okulları işgal ettiler. Gösteriler 90 kentte yapıldı. Pisa kulesini işgal ettiler ve “Uyanın, ayaklanın, krizin bedelini biz ödemeyeceğiz!” pankartı astılar.

İtalya arazi vurgunculuğunun en yüksek olduğu ülkelerdendir.  Birçok tarım alanı inşaat alanına çevrildi. Çiftçiler yerlerinden oldular. Ülke tarımı çöktü. Grillo zaten “kendi portakallarımızı, domateslerimizi yiyelim!” diyerek bu konuya parmak bastı. Arazilere yapılan evlerle büyük bir halk kitlesi konut sahibi edilecekti. Ama sonuçta işsizlik ve kesintiler ile ülkede ev borcunu ödeyemeyen büyük bir kitle oluştu. Bunların intiharları ile ülke çalkalandı. Evlerinden atılanlar hareketi aynı İspanya’da olduğu gibi burada da yükseldi. İşgal eylemleri buralardan beslendi, gençler Roma’da yüzlerce ev işgal ettiler. Kültür ve gençlik spor alanları haline getirdiler.

Yunanistan, topluluk içinde borcu en yüksek olan ve kemer sıkma politikalarının en vahşi şekilde uygulandığı ülkedir. Avrupa Merkez Bankası, Avrupa ülke liderleri ve IMF üçlüsü Yunan iktidarı ile büyük pazarlıklar sonrası ona belirli koşullarla kredi vermeyi kabul ettiler. Ancak bu koşullar halkların canını çok derinden yakıyor. Halk, “günlük yaşam bir eziyet haline geldi” diye bağırıyor. O nedenle iktidar her an devrilebilir ve ülke çalkantılı bir döneme girebilir diye düşünülüyor. Sol güçlerin ittifakı olan Syriza’nin iktidar olmasından çekiniyorlar. Hatta son günlerde Yunan ordusunun bir sosyal isyana karşı darbe hazırlığı yaptığı söylentileri çıktı. Ülkenin durumu o kadar kötü, halk öylesine öfkeli ve çaresiz ki her an isyan edebileceği düşünülüyor. Yunanistan sokaklarındaki çatışmalar her gün daha kanlı daha şiddetli hale geldi.

Kemer sıkma politikalarının altıncı yılına girildi. Her sene olduğu gibi, iktidar güçleri, bu yıl son diyorlar, sonra düzlüğe çıkacakları vaadini yapıyorlar ama bir şey değişmiyor. Birçok uzmana göre kemer sıkma politikalarının ülke ekonomisini düzlüğe çıkaracağı filan yok. Örneğin kemer sıkma politikalarına başlandığında borçlar GSMH’nin %120’sini oluşturuyordu. 4 yıldır kemer sıktıktan sonra borç GSMH’nin %175’i olmuş ve 2013 içinde de %189’a çıkacaktır. (aljazeera.net, 22 Şubat 2012, Yunanistan Yaza Kadar Maaşları Ödeyemeyebilir)

Sendikalar insanların ceplerinde kuruş olmadan günlerce sokaklarda dolaştığını söylüyorlar. Çalışabilir nüfusun %30’u işsizdir. Gençler arasında ise oran %52. Yani her iki gençten biri işsizdir. Çalışan 1,6 milyon insanın ancak 600 bini tam saat çalışabiliyor. Geri kalan 1 milyon part-time çalışıyor. Bunların da adı çalışıyor oluyor.

Ücretler sürekli düşüyor. 2012 yılında yasa ile ücretler %20 düşürülmüştür. Asgari ücret 751 Euro idi ama bir yıl içinde 586 Euro’ya, gençler arasında 511 Euro’ya düşmüş. Emek ucuzlayınca Yunanistan’a yatırımlar gelişecek denmişti ama, daha böyle bir şey yok. Bu düşük ücrete rağmen gelen yok.

Emekli maaşları %40 oranında düşmüş ve bu yıl %50’ye düşürülecektir. Halkın %80’inin geliri aşağı doğru düşmeye devam ediyor. Özelleştirmelerden dolayı tüm hizmetler paralı hale gelirken, bir de vergilerin yükselmesiyle giderler artıyor, gelirler düşüyor. İnsanlar 3 nesil bir arada kalmaya başlamışlar. Bir tek emekli maaşından 3 nesil yaşamaya çalışanlar çoğalmış. 8 milyon nüfuslu Yunanistan’da 4,65 milyon insan çalışmıyor. 450 bin evde hiç çalışan yok.

Yabancı 50 ilaç şirketi alacaklarını tahsil edemediklerinden artık Yunanistan’a ilaç vermiyor. Ülkede birçok ilaç bulunamıyor. Eğitim paralı olduğundan ve okuyunca da bir iş garantisi olmadığından Yunan gençleri okullarını bırakıyorlar.

Komşumuz Yunan halkı AB içinde böyle bir dram yaşıyor. 2. Dünya Savaşı yıllarında Nazi işgalinde bile böyle korkunç bir tablo olmamış. Artık halkların dayanacak gücü kalmadı. Bıçak kemiğe çoktan dayanmıştır. O nedenle Syriza, Avrupa finans-kapitalinin korkulu düşü oldu.

Eski Doğu Avrupa ülkesi olan Romanya da kemer sıkma politikası ile ayakta durmaya çalışıyor. 1989 komünizmin düşüşünden beri en büyük gösteriler yaşanıyor. Memur maaşlarının %25, emekli maaşlarının %15 kesilmesine karşı sendikalar protestolar düzenliyolar.

Hemen yanındaki Bulgaristan’da binlerce insan yoksulluk ve açlık karşısında öfkelerini dile getirmek için ülkenin onlarca kentinde protestolar düzenlediler. Topluluğa katılalı 6 yıl oldu ama hala düzlüğe çıkılmamasından yakınılıyor. Bulgarlar, AB içinde en düşük elektrik fiyatını ödüyorlardı, haziran ayında zam geldi, şimdi faturaları ödeyemiyorlar. Geçtiğimiz şubat ayında binlerce Bulgar birçok kentte elektrik fiyatlarını günlerce protesto etti. Sonuçta hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Ama ona rağmen protestolar durmadı. Halk elektrik şirketlerinin eski sosyalizmde olduğu gibi kamulaştırılmasını istiyor.

Slovenya bağımsızlığını ilan ettiği 22 yılın en zor ekonomik krizini yaşıyor. Kemer sıkma ile karşı karşıya. Üretim düşüyor. Slovenya bankaları büyük bankalar değil, o nedenle borçları da çok yüksek sayılmayabilir, ama gene de bir sorundur. Geri ödenmeyen borçlar bankaları zor durumda bıraktı.

İki milyon nüfuslu Slovenya, 2004’de topluluğa girdi. 2007 yılında da Euro alanına üye oldu.  Bütçe açığının yüksekliği ve yolsuzluk iddiaları halkı sokaklara döktü. Büyük protestolar yaşandı. 1991 yılında Yugoslavya’nın parçalanması sırasındaki gibi büyük yürüyüşler yaşandı. Ama halk bankaların kurtarılmasına karşı duruyor. Slovenya kendi başına borcun üstesinden gelmek ile IMF’ye müracaat edip yardım istemek arasındaki bir dengede duruyor.

Macaristan’da son günlerde çok sayıda protesto yapıldığını görüyoruz. Ülkenin ekonomik sorunları başka sorunlar ile örtülerek ortaya çıkıyor. Kemer sıkma politikalarını uygulama karşılığında AB ve IMF’den yardım aldı.  Ekonomik durgunluk düzelmeyip işsizlik artınca bu kez banka ve büyük şirket vergileri arttırıldı. Eski sosyalist bir ülkede kemer sıkma sanki daha hassas bir denge içinde yapılmak zorunda kalıyor. O nedenle de şirket vergileri arttırıldı. O zaman da AB merkezinden tepkiler geldi. AB bu ülkeye sürekli baskı yapmaya devam ediyor.

Eski sosyalist ülkelerde protestoları anlamak zordur. Düzen yeni, eskinin kökleri derinlerde olduğundan düzeni savunanlar da eskiyi savunanlar da aynı anda sokakta karşı karşıya gösteri yapabiliyorlar. Yeni düzeni savunanlar şimdiki krizi reformların yeterince derin olmamasına bağlıyorlar. Daha derin reform diyorlar. Örneğin sokakta yatmanın suç olacağı anayasaya yazılıyor. Ya da eğitim bursu alanların devlet hizmeti yapması koşulu demokrasiye darbedir diye anlaşılması zor protestolar yapılıyor.

Topluluğun Kuzey ülkeleri İsveç, Danimarka, Hollanda bu krizden güney kadar etkilenmediler. O nedenle halklar bu ülkelerde güney Avrupa halkları gibi sokaklara dökülmüyorlar. Son seçimlerde AB yanlısı partiler seçimleri kazandılar. Euro karşıtı olanlar kaybettiler.

Son olarak bu gurubun dışında gibi duran iki ülke Fransa ve Almanya’ya bakmak gerekir

Bu iki ülke topluluğun motor ülkeleri olarak görülürler. Belki en uçta Almanya vardır. Fransa ise Güney Akdeniz ülkeleri ile onun arasında durur.

Fransa’da insanlar şimdiye kadar uygulanan yeni liberal politikalarla zaten yoksullaşmış durumdadır. İşsizlik artıyor. %10’u geçerek son 13 yılın en yüksek seviyesine tırmanmıştır. 3,17 milyon işsiz vardır.  2014 de işsizlik oranı %11’i geçecek deniyor. Bir türlü artış tersine çevrilemiyor, tüm söz vermelere rağmen. 2012 yılında ekonomi yine %0,3 küçüldü.  İşsizliği söz verdiği gibi azaltmadığı gerekçesiyle işçi sendikaları Hollande’a karşı protestoya başladılar.

Araba sanayi ülkede gelişkin ve Avrupa’nın içinde bulunduğu genel durgunluk bu sanayiyi daralmaya zorluyor. Belçika, İspanya’da olduğu gibi Fransa’da da fabrikalar işçi çıkaracaklar. Oysa birkaç yıl önce bu sanayi şirketleri ile dönemin başbakanı Sarkozy arasında anlaşmalar yapılmıştı. Devlet bu iş koluna işçi çıkartmamaları koşuluyla belirli kolaylıklar tanımıştı. Ama şimdi çıkartmalar gene gündemdedir. İşçiler açıklanan çıkartmalara karşı Goodyear lastik fabrikası önünde polisle çatıştılar. Üstelik işçi çıkartma kararı tam da yıllık kâr oranlarının açıklanması dönemine denk geldi. Şirketler kârlarını yine arttırmışlardı.

Kasım ayında işçi sendikaları birliği CGT ile Hollande’ın arası işsizliğin artması nedeniyle bozuldu. Birçok kentte yürüyüşler yapıldı. Sendikalar 100 kentte gösteri düzenlediler. On binler sokaktaydılar. İşçilerin yarısının aylık kazancının 1500 Euro’dan az olduğu söyleniyor. Sonuçta Fransa 30 yılın en zor ekonomik günlerini yaşıyor. Önümüzdeki yıl bütçe açığının büyümesini önlemek için yeni önlemler alındı.

Hollande iktidarı beklendiği gibi krizden başka türlü politikalarla çıkılacağını açıkladı. Kesinti yerine ekonomiye para enjekte edilerek canlandırmaya çalışılacaktır. Kesintilerin istenilen sonucu vermeyeceği savunuluyor. Asgari ücret yükseltilecek ve eğitime 60 bin yeni öğretmen alınacak ve emeklilik yaşı 62 den 60’a düşürülecektir.

Bütçe açığı başka yollarla kapatılmaya çalışılacaktır. Vergi kaçırmalar önlenecektir.   Zenginlerin kazançları daha iyi denetlenecektir. Yılda 1 milyon Euro üstünde kazananların vergisi %75 arttırılacaktır. Bütçeden yapılması düşünülen 65 milyar Euroluk tasarruf bu kanallardan yaratılacaktır. Ayrıca kesintiyi 4 yıla dağıtacaktır.

Fakat kimse Hollande’nin bu önlemlerinin başarılı olacağına inanmıyor. Başta işveren çevrelerinin fabrikaları ülkeden kaçıracakları bu durumda da işsizliğin artacağı ve ekonomik canlanmanın sağlanmayacağı iddia ediliyor.

Almanya lideri Merkel, Hollande’ın tuttuğu bu yolun tamamen karşısındadır.  Almanya’nın tuzu kurudur. İşsizlik %7 civarında, AB içinde en düşük olan ülkedir. Hatta son 20 yılın en düşük seviyesindedir. 2012 Alman şirketleri için iyi bir yıl oldu. Almanya, Asya ülkelerine ihracatını arttırdı. Ama Almanya’nın ekonomik iyileşmesi AB içindeki kötü ekonomilerin pek işine yaramıyor.

İyi bir ekonomiye rağmen Avrupa’daki durumdan yararlanıp, önümüzdeki yıl bütçesindeki açığı 80 milyar indirecektir. Aile yardımları kesilecek, 10 bin memur çıkarılacaktır. Nükleer enerjiden daha çok vergi alınacaktır.

Ekonominin motoru olan Mittelstand, yani orta ölçekli şirketler gelişiyor. Ama onlar da beş ya da on yıl durgunluğun süreceğini söyleyip Merkel’i işçi ücretlerini indirmeye, vergileri düşürmeye zorluyorlar. Böylece rekabet güçlerini arttıracaklarını iddia ediyorlar. Diğer ülkelerde işçi ücretlerinin düşmesine karşı kendilerinin çaresiz olduğunu savunuyorlar ve iş yerlerinin bu durumda güney ülkelerine kaçabileceğini iddia ediyorlar. O nedenle Alman işçisinin çalışma koşullarının da diğer topluluk ülkeleri seviyesine indirilmesini talep ediyorlar.

Sendikalar ise tam tersini savunuyor ve bu sene enflasyonun üstünde ücretlere %5,5 zam istiyorlar. Sendikalar işçilerin şirket kârlarından paylarını almaları gerektiğini savunuyorlar.    Ücretler artarsa tüketim artar, sonuçta işverenler bundan yararlanır diyorlar. Komşulara ihracatın azalmasını iç tüketimle karşılamayı savunuyorlar. Önümüzdeki dönemde sendikalar ve işveren çevrelerinde ücret zammı görüşmeleri başlayacaktır.

Avrupa’daki Protestolar

a) Öğretmen ve öğrenci protestoları

Avrupa gençliği kemer sıkma politikalarının en önemli kurbanlarından biridir. Eğitim harcamalarındaki kesintiler sonucu, eğitim sistemi büyük bir darbe yedi. Bir yandan masraflar öğrencilerin sırtına yıkılmaya çalışılırken diğer yandan da eğitimin kalitesi düştü. Avrupa eğitim sisteminin can çekiştiği söyleniyor. Üniversite harçları artıyor. İlk ve orta eğitimde öğretmenler işten çıkarılıyor. Sınıflardaki öğrenci sayısı artıyor. İyi eğitim verilemiyor. Hem öğretmenler çalışma koşullarının kötüleşmesinden, istedikleri gibi eğitim yapamamaktan şikâyetçi, hem de veliler çocuklarının iyi öğrenemediğinden, gerekli ilgiyi görememelerinden şikâyetçiler. Yani sosyal ve ekonomik olarak eğitim sistemi bir felaket içindedir.

Tüm Güney Avrupa kentlerinde durum aşağı yukarı aynıdır. Protestolar her yeri kapladı. Binlerce Portekizli öğretmen Lizbon’da eğitim harcamalarının kesilmesini protesto etti. Kesintiler hem öğretmen maaşlarını hem de öğretmenlerin çalışma koşullarını etkiliyor.

İspanya’da 2010 yılından beri eğitimden 5 milyon Euro kesinti yapılmış. İspanyol öğretmenler ülkenin pek çok kentinde eğitim harcamalarından kısıntı yapılmasını protesto ettiler. 3 milyonun üstünde öğrenci velileri ile birlikte yürüdüler, protestolar üç gün sürdü. Yoksul öğrenciler okul masraflarını karşılayamıyor, eğitimlerini bırakıyorlar. İspanya, okul terklerinde AB birincisi olmuş durumda. Göstericiler Eğitim Bakanı’nın istifasını istediler. Madrid sokaklarına dökülen öğrenciler “eğitim maliyetini bankacılardan kesin” diye bağırdılar.

İtalya’da durum daha farklı değildir. Öğretmenler öğrencileriyle birlikte Roma sokaklarında sık sık yürüyorlar. Onlar da eğitim harcamalarındaki büyük kısıntıları protesto ediyorlar. Meydanları işgal ediyor, polisin dağılın uyarılarını dinlemiyorlar. Evlerinden getirdikleri koltuk ve divanları meydanlara kurup bilgisayarlarını açıyor ve derslerini orada yapmaya çalışıyorlar.
İngiliz öğrenciler de hem orta öğretim hem üniversite aidatlarının yükseltilmesinden şikâyetçiler. Kesintiler 2010 yılında başladı ve Ulusal Öğrenciler Birliği tarafından her yıl şiddetli olaylarla protesto ediliyor. Genç işsizler konusunun parlamentoda daha iyi tartışılmasını istiyorlar.

Eğitim sorunu yanında bugün Avrupa’da bir gençlik sorunu yaşanıyor. Eğitim harcamalarındaki kesintiler, mezun olduktan sonra iş bulamama, ekonomik durgunluk hepsi gençlerin geleceği açısından bir sorundur. AB şimdi bir gençlik sorunu ile karşı karşıyadır. Avrupa’da işsizlik oranı %24, ama 25 yaş altı gençler arasında son iki yılda birden %37’lere tırmandı. AB içinde 13 milyon iş arayan ama bulamayan genç işsiz var.

Bunlara genel olarak internet çocukları deniyor. Bunlar birbirleriyle sıkı sıkıya bağlı. Bilgileri var ama işe yaramıyor. Kendilerini toplumun bir kenarına atılmış hissediyorlar ve biraz da öyleler. Sürekli bir iş ve ev bulamıyorlar. Bunlara bazıları tehlikeli nesil diyor. İşleri yok genç ve yoksullar. Aile kurma umutları yok. Başka ülkelere göçmeye çalışıyorlar.

İtalyan’lar 1000 Euro nesli diyorlar. Yaşları 20-30 arası bu eğitimli gençler birkaç ay bu paraya çalışıyorlar sonra ya işsiz kalırlar ya da bu maaşa devam etmek zorundadırlar.  Son seçimlerde kazanan M5S hareketi özünde bu gençlerin partisidir. M5S’nin 160 milletvekili bu gruptan geliyor.

Fransa’da da 15-24 yaş gurubu arasında işsizlik %25’tir. Hatırlardadır 2005 yılında Paris banliyölerini bu gençler yangın alanına çevirmişti. Bu olgu şimdi tüm Avrupa kentlerine yayılabilir. Korkulan budur.

Genelde AB gençlerinin büyük bir çoğunluğu politikaya inanmıyor. Yapılan araştırmalarda bunların üçte birinin oy kullanmayacağını söylediği yazılıyor. Bu gençler günümüz politikalarından umutlarını kesmişler. Zaten politikacıların korkusu da bundandır. Bu gençlerin patlaması onları endişelendiriyor. Ama son İtalyan seçimlerinde oy kullanarak böyle bir değişiklik yarattılar.

Bu gençler zaten sokaktalar, bir araya gelip eylem yapmaları zor değil. On binlerce genç insan protestolara katılıyorlar. İspanya’da Madrid meydanlarını işgal eden bu gençlerdi. Roma sokaklarında polisle dövüşen yine bu gençlerdi. Paris banliyölerini yakan bu gençlerdi. İngiltere, İspanya, İtalya’da işgalci hareket bu gençlerden oluşmuştur.

O nedenle AB parlamentosu ve meclisi bu soruna nasıl çare bulunabileceğini tartışıyor. Sırf gençlere yönelik projeler geliştiriliyor. Onlara çalışma alanı yaratmak için fon oluşturulmaya çalışılıyor. 2014-2020 bütçesinden gençlere 6 milyar Euro ayrıldı. Bununla genç işsizliği ile mücadele edilecek. Ancak bu ödeneğin sorunu nasıl çözeceği bir bilmecedir. Büyük bir olasılıkla sorunu çözmek yerine patlamak üzere olan gençlere sus payı olarak dağıtılacak, çözüm belirsiz geleceğe havale ediecektir.

b) Sağlık personeli protestoları

AB içinde Yunanistan’dan İngiltere’sine kadar her yerde, sağlık sistemleri aynı eğitim sistemi gibi, çökmek ile yüz yüzedir. Devletler özelleştirmeler yoluyla vatandaşlarının sağlık sorumluluğunu üstlerinden atmaya çalışıyorlar. Oysa başka yönlerden zaten cebi delinen vatandaşın sağlığına vereceği beş kuruşu yoktur. Sağlık personelleri bunu aktif bir şekilde iktidar güçlerine anlatmaya çalıştılar, seslerini yükseltiler. Ama şu ana kadar iktidarların hiç biri bunu duymak istemiyor.

AB içinde ekonomisi olduğu kadar sağlık sistemi de en kötü durumda olan Yunanistandır. Devlet doktorların maaşlarını, hasta bakım masraflarını ödeyemiyor. Eczanelere milyonlarca borcu var. Bu durumda ne hastanelerde malzeme kalmış, ne eczanelerde ilaç. Hastanelerde birçok bakım yapılamıyor. Hastaların çoğu ilaç bulamıyor. Sağlık sistemi çökmüş durumda.

Maaşlarını alamayan doktorlar hastalara bakmak ya da bakmamak arasında büyük zorluklarla karşı karşıyadır. Birçoğu istifa ediyor, özel sektöre geçiyor ya da fırsat varken emekli oluyor. Özel doktorlar da baktıkları hastaların paralarını devletten alamıyorlar. O nedenle özel doktorlar da devlet güvencesinde olan hastaları almıyorlar. Yani parası olana bakılıyor. Olmayan ölüme terk ediliyor.

Hastanelerden personel azaltılıyor. Atina hastanesinde 710 işçi yerine şimdi 8 işçi çalışıyor. Bazı hastanelerde elektrikler bile kesik. Devlet, “borçlarımı ödeyeceğim” diyor. Bunun için kurtarma planı çerçevesinde gelecek yardım dilimlerini bekliyor. Ama bu yardımların kapatacağı başka birçok delik var.

İspanya belki Yunanistan’dan biraz daha iyi, çünkü o kemer sıkmaya biraz daha sonra başladı, ama aynı yolun yolcusu. Devlet vatandaşlarının sağlığını 1986 yılından beri anayasa güvencesi altına almış. Şimdi bu hak yavaş yavaş çeşitli yollarla geri alınıyor. 2013 yılında bütçeden 7 milyar Euroluk bir kesinti yapılacak. Devlet elindeki hastanelerin %10’unu özelleştireceğini açıkladı. Ama herkes bunun sağlık sisteminin paralı hale gelmesi anlamına geleceğini biliyor. O nedenle yüzbinler hastaneler ve kliniklerde protestoya başladılar. İmzalar toplandı devlete dilekçeler yazıldı.

Protestolar rotasyon ile yapıldı. Sağlık işçileri haftanın belirli günlerinde hastalar ve hasta yakınlarıyla birlikte önce hastanelerde sonra sağlık ocaklarında oturma eylemleri yaptılar. Bir ayı geçkin süre, yüzbinler sokaklara döküldüler.  Sağlık merkezlerinin önünde yolları trafiği kapattılar. Hastaneler etrafına insandan zincir örülüp “hastanene sarıl” sloganı atıldı.

İngiliz sağlık sistemi ise, zaten başından beri çok gelişkin değildir. 2010 Yılında yapılan büyük kesintiler sonucunda sistem daha da kötüleşti. Sağlık personeli burada büyük protestolar yaptı.

c) İşgal eylemleri Occupycılar

2008 kapitalist krizinin en ilginç olayı kuşkusuz ki Occupy yani işgal eylemleridir. İspanya’daki bir avuç genç tarafından başlayan eylem, sonra Avrupa’nın 20’ye yakın kentine, dünyanın da 80 ülkesine örnek oldu. ABD’de Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal et) (OWS) olarak yankı buldu. OWS’ciler İspanyollardan etkilendiklerini söylediler. İspanyol Öfkelilerı de OWS’den enerji aldıklarını açıkladılar.

İspanya’da Öfkeliler Hareketi (İndignants Movement) kemer sıkma politikalarına karşı olarak ortaya çıktı. Meydanları işgale başladılar. Mayıs ayının 15’inde kuruldukları için aynı zamanda M-15 olarak da bilinirler. Aralarınsa Real Democracy NOW’dan Geleceği Olmayan Gençler gibi 200 irili ufaklı örgüt bulunmaktadır.

Kendilerini hiçbir parlamenter partinin temsil etmediğini savunup İspanya politikasında radikal değişiklikler talep ettiler. Yani özünde bir partiye karşı değil, sisteme karşı duruyorlardı. İşsizliği, sosyal harcamaların kesilmesini, kapitalizmi ve bankaları, yolsuzlukları protesto ediyor, temel hak ve özgürlükleri savunuyorlardı. Ev, iş, kültür, sağlık ve eğitim istiyorlardı. Tahminlere göre 8 milyona yakın insan bu gençlerin protestolarına destek verdi.

İşgal eylemleri kısa sürede Avrupa’nın belli başlı kentlerine yayıldı. Banka kurtarmalarından hoşnut olmayan yoksul halk kesimleri ve gençler, uygun gördükleri alanları, sokakları işgal etmeye başladılar.

İspanyollardan etkilenen İtalyanlar da kendi işgallerini yaptılar. Roma merkezindeki Via Nazionale sokağını işgal ettiler. Burada çadır kent kurdular. Ama gece yarısı polis saldırdı ve dağıttı. Ancak işgal eylemleri İtalya’da hala sürüyor. Roma’nın ortasındaki bir spor alanını işgal edip yıkılmasını engellediler. Şimdi halka açık bir tesis olarak kullanıyorlar. Palazzo sineması işgal edilerek gazino haline gelmekten alıkonuldu. Şimdi kültürel faaliyetlerin yapıldığı bir merkez haline geldi. Roma’nın çeşitli kesimlerinde yüzlerce işgal evi bulunuyor. İtalyan yasalarındaki bir boşluktan yararlanılarak gelişen bu işgal eylemleri sonuçta Eylem Yanlısı Vatandaş kavramını doğurdu. Vatandaşlar devletten alamadıkları, alamayacaklarını bildikleri haklarını kendi elleri ile almaya başlıyorlar. İşgaller Roma dışında Sicilya ve Milano’da da yaygınlaşıyor.

Londra’da işgaller yaşandı. Kentin en önemli turistik alanı ünlü Katedrali yüzlerce gösterici iki hafta boyunca çadırlar kurup işgal ettiler. Yemek çadırları kurdular. Ekonomik eşitsizlik ve ÇUŞ’lerin aç gözlülüklerini halka duyurmaya çalıştılar. Ayrıca başka alanları da işgal etme kararı aldılar.

Kilise 2. Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez kapatıldı. Böylece kilise büyük bir gelir kaybına uğradı. Açıklandığına göre gezenlerin günlük yardımı 32 bin doları buluyordu. Katedral papazları ne yapacaklarını şaşırdılar. Bu gençleri çıkartmak ve çıkartmamak arasında büyük tartışmalar yaşandı. Çoğu dindar, işgalcilerin yağmur ve soğuk altında bırakılmasını doğru bulmayıp onların içeri alınmasını önerdi, ama sonuçta kilise gerçek yüzünü gösterip polisin işgalcileri dağıtmasını kabul etti. Polis işgalcileri zor kullanarak dağıttı. Olay İngiltere’de uzun süre tartışıldı.

Avrupa’daki işgal hareketleri burjuva basınında epey dikkat çektiler. En temel özellikleri büyük kitlelere ulaşabilmeleriydi. Bunlar eskinin politik örgütlerinden farklı esnek örgütlenmelerdi, bir araya gelerek bir tartışma ortamı yarattılar. Meclisler kuruldu. Bir takım konular, kriz nedenleri, neler yapılabileceği tartışıldı. Ama sisteme karşı ciddi alternatif olacak bir oluşum haline gelemediler.

d) Yolsuzluk protestoları

Daha çok Doğu Avrupa ülkelerinde görülüyor. Yolsuzluğun zaten zor durumda olan ekonomilerini daha kötüleştirdiğini düşünüyorlar. Romanya’da iktidar bu nedenle düştü. Çek Cumhuriyeti’nde az kalsın düşecekti. Slovenya’da başbakan silah kaçakçılığı zannı altındadır. Hırvatistan da yolsuzluk davaları dizi dizidir. Eski Başbakan ülkenin en büyük yolsuzluk davası nedeniyle içeridedir. Hırvatlar bu nedenle sokaklara döküldüler. 100 binin üstünde insan Prag’da sokaklara bu yüzden akın ettiler. Slovenya’da politikacılar özelleştirmelerden rüşvet yemekle suçlanıyorlar.

Yunanistan, İspanya, Portekiz’de yolsuzluk iddiaları ile insanlar sokaklardaydı. Yunanistan ve Portekiz’de politikacıların yolsuzluk yaptıkları ve medyaya rüşvet verdikleri için protestolar oldu. Ülkelerin ekonomik krizinin ve yaşanan sıkıntıların asıl sorumluları arasında yolsuzluk yapan, rüşvet yiyen politikacılar gösteriliyor ve bunlara karşı dava açılmasını halklar talep olarak dile getiriyorlar. İzlanda’da da kriz suçluları tutuklanıp hapse atıldılar.

Olaylar artık o kadar komik duruma geliyor ki, Avrupa demokrasisi komedi oyunu haline geldi. Son İtalya seçimlerinde partisi ikinci durumuna gelen Berlusconi seçim sonrası bir yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Yani ülkede yolsuzluklara adı karışan biri utanmadan seçimlere giriyor ve partisi seçimlerden ikinci olarak çıkıyor.

İspanya’da Başbakan Rajoy’un iktidar partisinin adı arsa vurgunculuğuna karıştı ve halkların öfkesi taştı. İddiaya göre Başbakan arsa vurgunu yapanlardan rüşvet yemiştir. İşe bazı parlamenterlerin de karıştığı biliniyor.

Öte yandan Yunanistan’da petrol yolsuzluğunu ve bundan milyonlarca euro vergi kaçıran kişilerin adlarını yayınlayan gazeteciler ölüm tehditleri aldılar.

Sonuçta politikacıların yaptığı yolsuzluklar Avrupa’nın tüm ülkelerine yayıldı. Halkların politikacılara olan güvenleri sarsıldı. Çoğu burjuva politikacısı halkların gözünde bir değer taşımıyor. Ancak alternatif olmadığı için iktidarda duruyorlar. Halklar bu kez parlamentoya yolladığı politikacıları geri çağırma hakkını tartışmaya başladı. Anayasalara böyle maddeler konulması, değişiklik yapılması isteniyor. Bilindiği gibi bu olgu pek işlemese de Sosyalist düzende vardı. Halk görevini doğru yapmadığını gördüğü politikacıyı imza toplayarak geri çağırma hakkına sahipti. AB halkları şimdi çeşitli yerlerde böyle bir hakkın konulması doğrultusunda talepler dile getiriyorlar.

Yolsuzluk olayları her bir ülkede on binleri sokaklara döktü. Halklar kendileri yiyecek bir kap yemeğe muhtaç, işsiz ve evlerinden atılırken politikacıların rüşvet almaları ve yolsuzluklar yapmalarını büyük bir öfke ile protesto ettiler.                    

 e) Şirket vergi kaçırmalarına karşı protestolar

İngiltere’de bazı ÇUŞ’in vergi kaçırdıkları ortaya çıktı. Gençlerin arasında son zamanlarda çok tutulan Starbucks’ın yıllardır ülkede vergi ödemediği anlaşıldı. O kadar kâr etmesine rağmen vergi yasasındaki boşluklardan yararlanarak İngiltere’de kâr etmediğini açıklıyor ve kârlarının kaynağını başka ülkelerde gösteriyordu.

Haberin yayılması ile gençler Starbuck’sı protesto etmeye başladılar. Günlerce Starbucks kahveleri önünde eylemler konuldu. Oradan kahve alınmaması için kampanyalar yapıldı. Sonuçta şirket protestolara dayanamadı, imajının kirlenmesini göğüsleyemedi ve İngiltere kasasına 20 milyon pound ödeyerek barış yapmak istedi. Ancak bu parayı başka bir ülkede zarar göstererek gene kazançlı hale geçmeyeceğinin hiçbir güvencesi yoktur.

Sonra olay derinleşti. Google, Vadafone, Amazon gibi şirketlerin de aynı şekilde vergi ödemedikleri anlaşıldı. O zaman olay iktidara kadar yükseldi. ÇUŞ’in vergi kaçırabilmesi için AB iktidarlarının nasıl bunlarla birlikte davrandıkları anlaşıldı. Aç gözlülükleri ortaya döküldü.

İktidarlar halkları ÇUŞ’in vergilerini düşürerek yeni iş yerleri açacaklarına inandırıyorlardı. Oysa işte şirketler kazanıyorlardı ama kazançlarının vergisini ödemiyor ve yeni iş alanları da açılmıyordu. Şirketler kârlarını verginin en az olduğu yerlerden gösteriyorlar ve devlet kasasından yani halkların cebinden paralar çalıyorlar.

Starbucks olayı birçok ikonu yıktı. Eskiden ÇUŞ’lerin Bahama, İsviçre bankaları yardımıyla vergi kaçırdıkları biliniyordu. Ama şimdilerde artık oralara gitmelerine gerek kalmıyor. AB politikaları sayesinde bunu topluluğun göbeğinde yapabilir hale geldiler.

f) Emekli maaşlarının indirilmesine karşı protestolar

Kemer sıkma politikalarının ilk kurbanları arasında emekliler vardır. Bütçe açıklarının kapanması gündeme gelince Yunanistan, İspanya, İtalya ve Portekiz’de ilk emeklilerin maaşından kesintiler yapılmaya başlandı. Yunan emeklilerinin maaşları yarı yarıya kesildi. Emekli eczacı bir Yunanlının Atina’da parlamento binasının yanındaki parkta tabancayı beynine dayayıp intihar etmesi yalnız Yunanistan’da değil, tüm AB ülkelerinde şok etkisi yaptı. Emekliler maaşları ile yaşayamaz duruma gelmişlerdi. İlaçlarını almak bir yana karınlarını bile doyuramaz hale geldiler.

Bu sorun giderek tüm AB ülkelerinde yaygınlaşıp şiddetlendi. İtalya, Portekiz, İspanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde hem emekli maaşları kısıldı; hem de bunlara sağlık harcamalarında ve ev gibi çeşitli sosyal yardımlardaki kesintiler eklenince son günlerinde biraz doğru dürüst yaşamak isteyen yaşlılar hiç de hayallerini gerçekleştiremediler. Ayrıca yaşlılar genel olarak bakıma muhtaç insanlar oluyorlar. Günlük faaliyetlerini kendi kendilerine gerçekleştiremiyorlar. Birçoğu evlatları torunları ile birlikte yaşıyor. Emekli intiharları az sayıda değil. Birçoğu bu son günlerinde böyle yaşamaktan utanıp hayatına son veriyor.

Emeklilik yaşının yükseltilmesi de ayrı bir sorun olarak gündemde. Fransa dışında hemen hemen tüm ülkeler emeklilik yaşını yükseltti veya yükseltmeyi tartışıyor.

g) Grevler

Avrupa Sendikalar Birliği, AB içinde sorunun ortak olduğunu öne sürerek AB çapında ortak bir eylem planı kabul etti. 14 Kasım 2012 günü tüm Avrupa halkları genel protesto ve greve çağrıldı. Kıtada kemer sıkma politikaları ortak bir şekilde protesto edildi. Yüzbinler, milyonlar Avrupa’nın çeşitli kentlerinde yürüdüler. Her ne kadar protesto ve grevler kıtanın güneyinde yoğunlaştı ise de, kuzeyde de katılım oldu. Ancak AB içinde bir güney-kuzey farklılaşması olduğu gözlerden kaçmadı. Almanya, Hollanda ve Danimarka gibi daha zengin ülkelerde gösteriler daha ufak çaplıydı.

İspanya’da tüm okullar hastaneler kapalı kaldı. Madrid’de polisle çatışıldı. İtalya gösterilerinde de şiddet yaşandı. Portekiz’de yaşam durdu. Kara, deniz ve hava taşımacılığı yapılamadı. Avrupa havaalanlarında birçok uçuş iptal edildi.

Fransa’nın 100 kentinde gösteriler düzenlendi ama sendikalar genel grev çağrısı yapmadılar. Belçika’da yabancı elçilikler önünde protestolar düzenlendi. Trenler 24 saat çalışmadı. Madrid, Londra gibi kentlerde bazı parlamenterler de halklarla birlikte yürüdüler.

14 Kasım Avrupa çapındaki grev dışında tek tek ülkelerde de grevler giderek daha sık ve daha uzun süreli oluyor. İspanyol havaalanı işçileri ve uçak çalışanları işten çıkarmalara karşı 5 gün süren grev yaptılar, 1200’ün üstünde uçuş iptal edildi. Polisle çatışmalar oldu. İspanyol havayolları grevi havacılık tarihinin en maliyetli grevi olarak kayda geçti. Günde 3 milyon Euro kayba uğradı İspanya havayolları.

Portekiz hava yolları TAP çalışanları da Mart 2012 yıllında işçi çıkartma ve ücretlerdeki kesintilere karşı protestodaydılar. Demir yolu işçileri de ücret kesintilerine karşı sokaklardaydı. Hepsi hükümetin istifasını istiyordu. Kentin yeraltı treni sistemi tamamen durdu. Otobüsler ve gemi seferleri çok kısıtlı olarak yapıldı.

Genel grev rekoru sanırız Yunanistan’a aittir. Belki tarihte bu kadar sık genel grev yapan ülke olmamıştır. Yeni yılda 2 tane genel grev yaşandı. Ülkenin büyük iki sendikası kemer sıkmalara karşı 24 saatlik işi bırakma eylemi düzenlediler, Şubat ayı içinde ülkede yaşam tamamen durdu. Gemiler limanlarda kaldı, başkentte kamu taşımacılığı yapılamadı. Hastanelerin sadece acil servisleri çalıştı. Birçok devlet dairesi kapalıydı. Bazı küçük esnaf işyerleri de kepenklerini indirmişti. Sendikalar grevlerin ayda bir ya da iki olarak düzenli yapılacağını duyurdu.  Grevlerle birlikte gösteriler de düzenlendi. Binlerce işçi Atina parlamentosu önünde toplandı.

Yunan hükümeti artık grevler ve gösteriler karşısında olağanüstü hal ilan etmeye başladı.

Yunan işçileri ilginç protesto örnekleri veriyorlar. Bunların bir tanesi Atina sokaklarında yaşandı. Binlerce kamu çalışanının işten çıkarılacağı haberine karşı işçiler “bunları da alın!” pankartları ile iç çamaşırlarının asıldığı ipleri taşıdılar. Yani artık bizi donumuza kadar soydunuz kanımızı emdiniz, bu da donumuz deniyordu.

h) Patron kaçırmalar

Krizin hemen arkasından Fransa’da işçiler patronları kaçırmaya başladılar. Fabrikaların kapanması ve işten çıkartmalara karşı işçilerin tepkisi böyle oldu. Olaylar kendiliğinden gelişti. İşçiler Sony fabrikasının girişini kamyonlarla kapatıp patronların dışarı çıkmasını engellediler.  Patronları ancak tekrar masaya oturup kendileri ile pazarlık etme koşulunda serbest bıraktılar. Fabrika bir süredir grevdeydi ve işçiler bunu son çare olarak gördüler.

İkinci olarak ABD’li 3M ilaç şirketi işçileri, çıkartılan arkadaşlarına tazminat ödenmemesini protesto ettiler. Patron 24 saat rehin alındı. Sendika liderleri, fabrika yönetimi ve yerel politikacılar arasında saatler süren pazarlıklar sonrası patron serbest bırakıldı. İşçiler çıkarılan işçiler için 2 ile 3 yıl arasında tazminat aldılar.

Bu tür olaylar Fransa’da epey arttı. Ve bu Avrupa ölçüsünde hem bir örnek oldu, hem de patronlar korkmaya başladılar. Bu olaylardan sonra Avrupa’da özel güvenlik sistemi korkunç gelişmeye başladı. Avrupa’da şu anda tek gelişen iş alanı bu güvenlik personeli alanıdır. Polis zaman zaman yetmiyor, şirketler böyle güvenliklerle korunmaya başladılar.

Patronlar yalnız kaçırılmıyor onların kazançları da protesto konusu oluyor. Büyük şirketlerin yöneticileri yani CEO’lar aldıkları milyonluk maaşlarının dışında bir de yönettikleri şirketlerin yıllık kârlarından paylar alıyorlar. Şirketler milyarlar kazandığı için de CEO’ların yıllık ödentileri milyonları buluyor. Halklar bu şirketler kâr etsin diye yoksulluktan kıvranırken patronların normal insanın ömür boyu alamayacağı primler alması halkların öfkesini çekti. Yapılan protestolarda bu konu da dile getirildi.

i) Çiftçi protestoları

AB her zaman bir kır sorunu yaşadı. Topluluğun kır gelişkinliği geçmişten gelen farklılıklar taşıyordu. Topluluk kurulurken Ortak Tarım Politikası geliştirildi ve buna göre topluluğun bütçesinden üçte biri tarıma ayrıldı. Ülkeler tarım nüfuslarına göre bu fondan yararlanır. Bu ülkeler arasında sürekli çatışmalara ve tartışmalara yol açar, kavgalar yaşanır. Bütçenin aslan payı Fransa’ya düşer. Her ülke kendi payını arttırmak için elinden geldiğince dövüşür. Bu bütçe her 4 yılda bir belirlenir ve belirlenme sırasında da çiftçi protestoları artar.

Ekonomik kriz ve kemer sıkma politikaları ile çiftçiler de zor durumda kaldılar. Tarım girdilerinin yükselmesi karşısında ne yapacaklarını bilemiyorlar. Her yıl binlerce köylünün topraklarını bıraktığı biliniyor. Ekerek zarar etmekten böylece kurtuluyorlar.

Çiftçi protestoları artıyor. Yunan çiftçileri Selanik’te son zamanlarda yolları işgal ettiler. Benzin fiyatlarının ve genel olarak girdi fiyatlarının yüksekliğinin kendilerini öldürdüğünü ilan ettiler. Polisle yaşanan çatışmalar günlerce sürdü.

Ortak Tarım Politikası genelde büyük çiftçiyi kollarken küçük çiftçi zarar ediyor. Sübvansiyonların %80’nin büyük çiftçilere %20’sinin küçüklere verildiğini savunan küçük çiftçi dernekleri sürekli olarak protestolar düzenliyorlar. Bu eylemlerde mallarının bir değer etmediğini simgeleyecek şekilde ürettiklerini yerlere atarlar. Bu kâh elma olur kâh süt.

Geçtiğimiz günlerde Avrupa 4 yıllık bütçesi tartışmaları sırasında Brüksel, Fransa, Almanya, Hollanda ve Belçika süt üreticileri traktörleri ile AB kurumlarının önüne geldiler ve her tarafa süt sıktılar. Küçük çiftçilerin eylemlerine genellikle yeşiller, tüketici ve çevre örgütleri destek veriyorlar.

k) Çeşitli  meslek gruplarının protestosu

İşçiler, öğrenciler dışında kemer sıkma politikaları çeşitli meslek gruplarının çalışma koşullarını da derinden etkilemektedir. Eğitim personeli ve sağlık alanında çalışan doktorlar ve hemşireler devlet memuru olarak ücretlerinin kısılması ve çalışma koşullarının zorlaşmasını protesto ediyorlar. Onların çalışma alanı özellikle kesintiye uğrayan alandır. Kesintiden etkilenen başka devlet çalışanları da vardır. Örneğin itfaiyeciler, örneğin kamu aracı sürücüleri, polisler hepsi bu güney ülkelerindeki kesintiden nasiplerini alıyorlar.

İtfaiyeciler zaten zor koşullarda çalıştıklarını ve yeni kesintilerle daha da zor duruma girdiklerini söylüyorlar. Aynı şey polisler için de geçerli. İkisi de kesintiler nedeniyle erken emekli olanların, işten çıkartılanların yerine yeni personel alınmamasından yakınıyor. İspanya polisleri en aktif protesto edenler arasındadır. Ülkenin dört bir yanından gelen polisler, çalışma koşullarının zorluğunu protesto ettiler. Ayrı bir moral baskı altında olduklarını duyurmaya çalıştılar. Yakında İspanyol halkı isyan ettiğinde devletin yanında duracak polis kalmayacaktır. İktidar güçlerinin kesintileri kendi can güvenliklerini de birçok açıdan tehdit etmektedir.

Yunan gazetecileri ve medya çalışanları geçenlerde 24 saatlik grev yaptılar. Ekonomik koşulların zorluğu basın özgürlüğüne da kısıtlamalar getiriyor. Yolsuzlukları ortaya döken, devlet yalanlarını ortaya çıkaran, doğruyu söyleyen gazeteciler ve basın mensupları cezalandırılıyorlar, işlerinden kovuluyorlar. Yunan gazetecileri ikinci grevi yaptılar. 24 saat Yunanistan sustu. Hiçbir haber çıkmadı. TV’ler yayın yapmadılar. Hatta müzik bile konulmadı.

Bulgaristan gazetecileri de Yunan meslektaşları gibi protestolar düzenlediler. “Gerçekleri söylemek istiyoruz” diye bağırdılar. Baskıları protesto ettiler.

Maaşlarının kesintiye uğraması karşısında Yunan adli personeli ilginç bir protesto sergiledi. Madem ücretlerimiz azaltılıyor, biz de çalışma saatlerimizi azaltıyoruz dediler geçtiğimiz Eylül ayında. Bir ay boyunca boşanma ve vergi borcu davalarına bakmayacaklarını açıkladılar. Ay sonuna kadar sabah saat 10’dan 13’e kadar çalıştılar. Ayrıca eve iş götürmediler. Sonuçta devletin açtığı ödenmeyen borç davaları havada kaldı. Sadece acil davalara bakıldı. Böylece devlete karşı suç işlenme davaları duracaktı. Protestocular, maddi olarak zor durumda olanlar yararlandılar. Zaten çok sıkışık olan adli dosyalar daha da sıkıştı. Adli personel böylece anayasa ile belirlenen haklarını arama yoluna çıktılar. Her gün ancak 1 ya da 2 saat duruşmalara çıktılar. Daha sonra Şubat sonunda 2000 hâkim, savcı ve adli memur greve gittiler.

Ekonomik zorluğu küçük esnaf da çok derinden yaşıyor. Açıklandığına göre Yunanistan’da son üç yılda 160 bin şirket kapanmıştır. İspanya, Portekiz ve İspanya’da durum daha farklı değildir. Özel doktoru, dişçisi, eczacısı dışında ayakkabıcısından, bakkalına serbest meslek çalışanı her alanda daralan ekonomiden payını alıyor. Birçoğu yanında personel çalıştıramıyor, işten çıkarıyor. Çalıştırdığı işçinin maaşını ya da emeklilik primlerini ödeyemiyor. Onun ötesinde kendi vergisini hiç ödeyemiyor. Yani orta işletmeler sırtlarını dayayacakları bir devlet de olmayınca kepenklerini indirdiklerinde gelirsiz kalıyorlar. Bu nedenle İtalya ve Yunanistan’da son seçimlerin galibi 5 Yıldız Hareketi ve Syriza, programlarında küçük esnafı koruyucu maddeler getirdiler.

Avrupa Birliğinin Brüksel’de çalışan memurları da ülkelerindeki meslektaşları gibi kemer sıkmalardan nasiplerini aldılar. Onların da maaş ve emekliliklerinin kesintiye uğrayacağı açıklandı. Çalışanlar greve gittiler. 2004 yılında maaşlarının zaten %30’unun kesildiğini söylediler. Yeni kesinti ile yabancı bir ülkede yaşama koşulları zorlaşacak. O nedenle grevlere gittiler.

l) Evden çıkartmalara karşı protestolar

Her dönemin krizi kendine özgü özellikler taşıyor. 2008 krizinin en temel özelliklerinden biri bir yandan boş evler diğer yanda sokaklara atılan insanlardır. Olay ilk ABD’de başladı ama İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkelerde tepe noktasına ulaştı. Türkiye de aynı yolda ilerliyor.

Boşalan kasaları doldurmanın en son yolu devlet arazilerini satmaktır. Bir ülkenin ekonomik canlanmasının en kolay yolu inşaat sektörünün canlandırılmasıdır. İnşaat ile kolay iş alanları açılır ve ufak kredilerle halka konut satılır. Bu işten hem devlet, hem bankalar hem de inşaat sektörü kâr eder. Bu arada da açıkgöz politikacılar arsa satışları ile ceplerini doldururlar.

Yeni liberal politikalar ile İspanya, arkasından Yunanistan ve İtalya’da devasa sayıda sosyal konut yapıldı. Orta sınıf diyebileceğimiz işi olan insanlar bankaların kolay kredi politikaları ile taksitle konut almaya başladılar. Kriz ile işten atılmalar başlayınca bu kredilerin geri ödenmesi imkânsız hale geldi. Binlerce, on binlerce insan kredi taksitlerini ödeyemedikleri için evlerinden atıldılar. Temelleri atılmış binlerce konut satılmadan beton yığını halinde durmaya başladı. Ya da bazıları bitse bile kriz nedeniyle hepsi satılmadığından kent uzaklarında inşa edilen bu alanlara ne alış veriş merkezleri kuruldu, ne de belediye kamu taşımacılığı hizmeti verdi. Hatta çoğunda belediyeler alt yapı hizmetlerini bile tamamlamadılar. Sonuçta hem oturanların mağdur olduğu, hem de taksiti ödenmeyen binlerce konutun beton yığını halinde kaldığı alanlar oluştu.

Yeni konut sistemleri her ülkedeki büyük reklamlara rağmen bir felaketler zinciri yarattı. Taksitini ödeyemez insanlar önce tek tek intiharlarla seslerini duyurdular. Sonuçta bu tek tek olaylar sosyal protestolara dönüştü. Evi olsun olmasın, yüz binler, yaşananları protesto etmek için eylemler sergilediler. Evden atmaya gelen bankacı ve icra memurları mahalleye sokulmamaya başlandı.

İspanya’da son dört yıl içinde evinden atılanların sayısı 350 bine ulaştı. 1 milyon konut da boş olarak durmaktadır. Portekiz, İtalya ve Yunanistan’da durum farklı değildir.  Sokakta yaşayan, bidonlarda yaktıkları ateş ile ısınmaya çalışanların sayısı yalnız Atina’da 10 binin üstünde deniyor. Bir yanda boş konutlar diğer yanda sokaklarda yaşayanlar.

Son günlerde patlamalardan korkan AB mahkemeleri ve adalet konseyi de evden atılmalara karşı bir şeyler yapılmasını talep etti. Sonuçta baskılara ve protestolara dayanamayan İspanya hükümeti Kasım 2012’de ev taksiti ödemelerini sadece yaşlı, hasta ve işsiz olanlar için iki yıl boyunca erteledi.

Akdeniz ülkelerindeki bu borç sorunu nasıl çözülecektir?  Kemer sıkma politikaları ile ekonomiler canlanmıyor. AB ekonomisi büyümüyor, durgunluk içinde. 6 ay ya da 2 yıl sonra borç taksitleri gene kendilerini dayatacaktır. Sorun sadece geleceğe ertelenmiştir. Halklar da zaten bunun bilincindedir. Şubat ayı sonunda yapılan genel grev ve yürüyüşlerde kitlelerin en yaygın sloganı “bizim borcumuz yok!” oldu. Yani halklar sanki yavaş yavaş bu borçları ödememe eğilimi içine giriyorlar. Ödeme hayalleri, yani ekonomilerinin düzlüğe çıkacağı hayalleri kalmamıştır. “Borcumuz yok” radikal talebi böyle bir umutsuzluğun sonucudur. Bankaları devletler halkların parası ile kurtardılar, öyleyse şimdi de taksitleri almayarak bankalar halkları kurtarsınlar. Bankalar gibi insanlar da iflas ediyorlar.

m) Ayrılıkçı eylemler

AB içindeki kemer sıkma politikaları, vergi artışları, devlet harcamalarının azaltılması, işsizlik sağlık harcamalarındaki kısıntılar genel ekonomik zorluklar herkesi kendi başının çaresine bakmaya zorluyor.  Topluluktan ayrılmaktan, Euro alanından çıkmaya kadar çeşitli şekillerde kendini gösteriyor. İngiltere örneğin topluluktan çıkacağı tehdidini savurdu.

Kriz dönemlerinde her dikiş yerinden ayrılıyor. Bölgesel ayrılma istekleri çoğalıyor. Örneğin İngiltere’de İrlanda sorunu, Katolik ve Protestanlar arasındaki çatışmalar geçtiğimiz kış aylarında giderek yükseldi, günlerce protestolar yaşandı.

Diğer yandan Baskların ve Katalanların İspanya merkezinden ayrılıp bağımsız eyalet haline gelme tartışmaları giderek yükseldi. Hatta merkeze ödedikleri vergilerin iadesini almadıklarını iddia eden bağımsızlık yanlısı Bask partileri seçimlerde galip geldiler.

Belçika’da yaşayan iki toplum da birbirlerinden ayrılmak istiyorlar. Ayrılıkçı örgütler sık sık gösteriler düzenliyorlar.

AB içinde ülkeler başka türlü de birbirlerinden kopuyor, ayrışıyorlar. Borçlu, yoksul ülkeler zengin ve borç veren ülkeleri suçlarken, örneğin Yunanistan’da borç veren Almanya’ya karşı protestolar yapılırken, Almanya da Yunanistan halkını tembellikle suçluyor.

Olaylar daha derin konuma sıçrıyor. Örneğin Romanya ve Bulgaristan’da kemer sıkma politikaları ve işsizlik insanları Almanya ve Fransa’ya göçe zorluyor. Fransa’da 20 bin civarında Bulgar ve Romen göçmeni var. Hatırlardadır Sarkozy bunlara savaş açmış ve çok zor koşullarda yaşayan bu insanları ülkesinden atmaya kalkışmıştı. O zamanlar büyük olaylar, gösteriler oldu. Ama sorun çözülmediği gibi Bulgaristan ve Romanya’daki son kemer sıkmalar ile birlikte göç daha da arttı.

Bu kez sorun Almanya’da patlak verdi. Geçen sene 150 bin Bulgar ve Romen vatandaşının Almanya’ya göç ettiği söyleniyor. Bu nedenle Mart 2013 başında Almanya, Romanya ve Bulgaristan sınırını kapatıp Schengen alanına girmelerini engellemeyi planlamaya başladı. Dış işleri düzeyinde Brüksel’de tartışmalar başladı. Romanya iktidarı, bunun yeni demir perde anlamına geldiğini açıkladı.

Almanya, Romanya ve Bulgaristan’ı Schengen anlaşmasından çıkartıp vatandaşlarının AB içinde serbestçe dolaşmasını engellemeye kararlı görünüyor. Hollanda’nın da kendisini destekleyeceği bekleniyor. O zaman AB başka türden bir ayrışmaya girecektir. Schengen anlaşmasını çiğnemiş olacaktır. Böyle bir kararın yarın AB’nin içinde başka nerelere kayacağı, kimlerin hangi topluluk yasalarını çiğneyeceği belli olmaz. Doğu Avrupa’nın Polonya, Macaristan vs. gibi ülkelerden 12 milyon insan AB’nin zengin ülkelerinde çalışıp yaşıyor. Bu AB nüfusunun %2,5’unu oluşturuyor. Ayrıca bunların çoğu kaliteli iş gücüdür. Eğer Schengen anlaşması çiğnenmeye başlanırsa bu işin sonu yeni ayrılıklara, Avrupa’da yeni protestolara yol açar.

Eylemlerin Özellikleri

Son yıllarda pek çok eylem gerçekleşmesine rağmen bunların sonuçları tartışma konusudur. Göründüğü kadarıyla sonuç yaratmıyorlar. Bu bir anlamıyla doğrudur. Ama olayları derinden incelediğimizde eskiden bazı farklar çıkartmak mümkündür. Sanki halklar sadece bir şeyleri protesto etmiyor, yeni arayışlar içindedir. Ama ne arıyorlar? Sanki eski hazmediliyor ve yeniye hazırlanılıyor. Peki, yeni nedir? Yeni ne olacaktır? Sosyalist sistemin çökmesinden sonra başlayan süreç tekrar geriye dönüyor. Yeni kavrayışlarla sosyalist bir hedefe doğru geri sayım başlıyor.

a) Katılım, süre, şiddet ve öfke artıyor

Yoğun protestoların başladığı 2009 yılından günümüze kadar sürece baktığımızda protestoların giderek şiddetlendiğini söylemek gerekir. Gelecek, belirsizlik korkusu yükseliyor. Çaresizlik artıyor. Bunlar daha çok öfke ve daha çok şiddeti doğuruyor.

Gösterilere katılan kitleler giderek büyüyor. Eskiden bir kentte, genelde başkentlerde, herkesin boş olduğu bir tatil gününde düzenlenen gösteriler şimdi değişti. Ülkenin belli başlı tüm yerleşim yerinde yapılıyor. Örneğin İspanya ve Yunanistan’da protestolar artık sırf başkentlerde Madrid, Roma ve Atina’da yaşanmıyor. Yaklaşık her hafta sonu ülkenin her kentinde insanlar sokaklara çıkıyorlar. Mart ortalarında İspanya’daki protestolar 60 ayrı kentte gerçekleştirildi. İçlerinde 150 örgüt vardı. Fransa’da sendikalar tam 100 kentte gösteri düzenlediler. İtalya’da da başlarda sırf Roma’da görülen protestolar artık belli başlı tüm kentlerde gerçekleştiriliyor. Bu anlamda eylemler her geçen gün daha fazla yerde yapılıyor ve daha fazla kitleyi içine alıyor. Çünkü öfke yükseliyor.

İspanya’da Şubat içindeki gösterilere bir iki milyon değil, tam 9 milyon gösterici katıldı. 2000 yılında anti-küresel hareketler bir milyon insanı sokağa dökeceğiz diye bir girişimde bulunmuş ve New York ya da Washington sokaklarında bu rakama ulaşmışlardı. O zamanlar bir milyon kişiyi sokaklara dökmek bir başarı olarak görülüyordu. Şimdi sık sık belki de her ay bir yerlerde bu rekor kırılıyor. İspanya’da eğitim kesintilerini protesto eden öğrenci ve veli sayısı 3 milyonu geçti. Portekiz’de bir hafta sonu yalnız Lizbon’da 200 bin kişi yürüyor. Yalnız bir hafta sonu sırf evden atılmaları protesto için 50 kentte sokaklara dökülen sayısı 400 bini geçti. 2013 yılının ilk iki ayında yalnız 3 tane genel grev yapıldı. Ulusal grev sayısı ise 80 tane. Şimdiye kadar yaşananlar bir önceki yıla göre %23 artmış.

Eylemlerin süreleri uzuyor. Eskiden işçilerin bir saat iş bırakması büyük bir olaydı. Şimdi Yunan, İspanyol, Portekiz, İtalyan işçileri bir ay içinde bir kaç kez 24 saatlik iş bırakma eylemi yapıyorlar. Yunanistan’da artık 24 değil her keresinde 48 saatlik işi bırakma eylemi yapılıyor.

Gösteriler daha şiddetli geçiyor. Öfke yükseldikçe şiddet artıyor. Ufuksuzluk, çaresizlik insanları daha çok şiddete itiyor. Taş ve sopaların yerini petrol bombaları aldı. Özel arabaları ve polis arabalarını, binaları ateşe vermeler artıyor. Polis copunun yerini ise tazyikli sular, biber gazları aldı. Daha çok gösterici tutuklanıyor, daha çok yaralanmalar oluyor.

Eskiden üniversite ve fabrikalar işgal edilirdi. Çünkü işçiler ve öğrenciler protestoya katılırdı. Şimdi işsizler, evsizler protestolara katılınca başka yerlerin işgalleri başladı. Kent meydanları, sokaklar, devlet daireleri, devlet evleri, özel evler, kullanılmayan tesisler, sinemalar işgal ediliyor. Yunanistan ve İspanya’da hastaneler bile işgal ediliyor. Hava meydanları işgal ediliyor. Kiliseler işgal ediliyor. Parklar çadırlarla doluyor. Polis yetmiyor, sık sık ordu devreye sokuluyor, yardıma çağırılıyor.

Düzen her yerinden işgaldedir. Sıra parlamentolara, meclislere mi geliyor? Devlet mi işgal edilecek. Geri sayımın son durağı burası olsa gerektir.

b) Umut arayışları

Yukarıda sık sık değindiğimiz şeyi bir başlık altında vurgulamalıyız. Günümüz protestolarına katılan kitle değişti. Sıradan insanlar sorunları etrafında örgütleniyor ve eylemler yapıyorlar. Bunun en tipikleri arasında evlerinden atılanların kurduğu örgütlenmeler sayılabilir. Evinden olan İspanya’daki 400 bin insan, örgütlenip kendi çıkarını korumak, sesini hükümete duyurmak için taleplerini oluşturdular ve sokakları ve devlet dairelerini aşındırıyorlar. Yani eskinin orta sınıfları yoksullar, sokakta kalanlar, açlar sınıfına doğru evrimleşti. Hepsi kurtuluş doğrultusunda dertlerine çare aramak uğraşındalar.

Emekliler eylemlerin vazgeçilmez kişileri oldular. Bu yaşlarında emekliler can derdinde sokaklara zorlanıyorlar. Belki de Avrupa tarihinde ilk kez yaşlılar sokaklara çıkmak ve durumlarını dile getirmek zorunda kaldılar. Yüksek emekli maaşı duyulmuş mudur? Bu kitleler Euro pahalılığı ve düşük maaşları ile zaten kıt kanaat geçiniyorlardı.  Düzen tepesi taklak geliyor. Gençler yaşlılara bakacak iken yaşlılar gençlere bakar hale geldi. Maaşları ile evlatlarını, torunlarını beslemek zorunda kalıyorlar. Emekliler onca yıllık hizmetten sonra devletin kendilerine bunu reva görmesine çok öfkeliler. Hatta Hollanda da emekliler partisi kuruldu. Partinin adı 50+ yani elli yaş üstü. Meclise 2 üye sokmuşlar ve şimdi seçim olsa 16 üye sokacakları söyleniyor. “Bu düzeni kuran bizleriz. Ne yaptık da, nelere kandık da yaşlılık günlerimizde bu sefil durumlara düştük, çocuklarımıza böyle bir ülke bıraktık” diyorlar. Ve yanlışın neresinden dönsek kârdır mantığı ile yeni bir arayış içindeler. Sokaklardan parlamentolara tırmanıyorlar. En azından boş vakitleri var.

Günümüze özgü bir oluşum da mahalle ya da halk meclisleridir. İlk Arjantin halkları mahalle meclisleri kurmuşlardı. İspanya’da “Öfkeliler” örgütünün girişimi ile ilk önce Madrid’de mahalle meclisleri kuruldu. Meclislerde mahallenin ve halkın sorunları tartışılıyor. Katılanlar demokratik bir şekilde davranmayı, dayanışmayı, tartışmayı, söz almayı, dinlemeyi öğreniyorlar. Kendilerini yönetmenin ne anlama geldiğinin ilk deneylerini buralarda yaşıyorlar. Bir anlamda halk iktidarının provasını yapıyorlar.

Gençler kitaplar getiriyorlar. Buralarda okunmaya başlanıyor. Sorunlara çözümler düşünülüyor. Ortak davranma öğreniliyor. Ortak eylemler düzenleniyor. Neden ve niçinleri tartışıyorlar, bilinçleniyorlar. Krizden nasıl çıkılacağını araştırıyorlar. Suçlu kimdir, sorusuna yanıt arıyorlar. Seçenek arayıp üretiyorlar.

Halk Meclisleri ilk İspanya’da arkasından İtalya ve Yunanistan gibi ülkelerde kuruldu. Meclisler sonunda çok kalabalık hale geldiler. Tartışmalar uzadı. Uzun uzun konuşmalar başladı. Katılım düştü. Meclisler parçalanmaya başladı ve daha verimli ve etkin hale getirilemedi ama bir şekilde sürüyor. Sonuçta protestolar sadece bir öfke kusması değil bir alternatif arayışına da yol açmaktadır. Belki bu örgütlenmeden bir umut çıkmadı ama en azından umudun kendilerinden gelmesi gerektiği bilinci yerleşmiş olmalıdır

c) Dayanışma

Halklar kriz sırasında dayanışmanın ne anlama geldiğini ve güçlü olmanın dayanışmadan geçtiğini anlamaya başlıyorlar. Krizin başlarında kemer sıkma politikasından etkilenenler sırf kendi sorunları ile ilgili konularda protesto eylemlerine katılıyorlardı. Eğitim kesintisinden etkilenen öğretmenler, öğrenciler hükümetin kendileriyle ilgili kararında sokaklara çıkıyorlardı. Sağlık personeli beyaz yakalılar olarak ayrı yürüyorlardı. Devlet memurları ayrı eylem yapıyordu

Ancak zamanla bu değişti. Kriz yaygınlaşıp derinleştikçe alttan baskı arttı. İşsizliği yalnız işsizler değil, işleri olanlar da protesto etmeye başladılar. Sağlıkçılar, eğitimcilere, öğrenciler işçilere ya da işçiler öğrenciler, memur maaşlarının düşürülmesine karşı destek verdiler. Ortak sorunlar karşısında dayanışma öğreniliyor. Halk meclislerinde insanlar yıllardır kapitalizmin öğrettiği bencilliklerinden, vurdumduymazlıklarından kurtulmayı öğreniyorlar. İnsancıllaşıyorlar.

d) Teknik kullanım

Günümüz protestolarının önemli bir özelliği modern haberleşme tekniklerinin kullanımıdır.  İnternet, cep telefonu, Facebook, son olarak da Twitter Arap Baharı protestolarının gençler arasında örgütlenmesinde büyük işlev gördü.  Eskinin bildiri, kuşlama gibi araçların yerini bu tür yeni teknikler alıyor. Bunlar bir açıdan da daha ucuz ve etkin oluyorlar. Günümüz hareketlerinin gelişip örgütlenmesinde bu tekniklerin sık sık kullanıldığını görüyoruz.  İngiliz gençleri birkaç saat içinde binleri kapsayan bir protesto düzenleyebiliyorlar sonra da polisten kaçmada birbirlerini yönlendiriyorlar. Savaş karşıtı gösteriler bu teknikle örgütlenmenin en güzel örnekleriydi.

Bu araçlarla halk haberleri anında birbirine iletip, yardım çağırabiliyor, protesto düzenleyebiliyor. Giderek daha yaygın biçimde kullanılıyorlar. 2012 yaz aylarında bir Güney Asya ülkesinde NIKE ayakkabı şirketi işçilerinin ucuz ve kötü şartlarda çalıştırmasına karşı imza kampanyasına 24 saat içinde milyonlarca kişi imza attı. NIKE kullanımına karşı kampanya başladı. Şirket sonuçta gençler arasındaki pazarını kaybetmemek için grevdeki işçilere istedikleri talepleri vererek olayı sonuçlandırmak zorunda kaldı. Bu, haberleşme tekniğinin sosyal olaydaki büyük bir başarısıdır.

Aynı şekilde İngiltere’de Starbucks kahve şirketinin yıllardır devlete vergi ödemediği ortaya çıkınca gençler bir anda Starbucks protestosu örgütlediler. Gençler ÇUŞ’lerle dövüşte bu haberleşme ve medya tekniğini sık sık kullanır oldular.

İtalya son seçimlerinde 5 Yıldız Hareketi (M5S) sadece internet üzerinden örgütlenerek var olan partilere meydan okudu ve birinci parti oldu. Böylece İtalyan seçimleri sosyal medya üzerinden kampanya yürütmenin başarısını ortaya koydu.  M5S bir internet hareketidir. Hareketin internet üzerinden örgütlenen 250 bine yakın üyesi vardır. Grillo’nun Facebook’unda kayıtlı 3 milyon hayranı var.

Hareketin neredeyse hiç parası yoktu. Kampanya personeli iki elin parmaklarını geçmez. Her şeylerini internet üzerinden yürüttüler. Afişleri, TV’leri, radyoları hepsi internet üzerinden gerçekleşti. Parti programları, propagandaları hep internetten yayınlandı. Facebook ve Twitter’ı iyi kullanarak halka ulaşabildiler. Parti toplantılarına kiralık araçlarla gittiler. Politik sahneye damga vurdular. 21.yy’da milyonlar böyle örgütlenebileceğini kanıtladılar.

Teknik yalnız örgütleme değil bilinçlendirmede, medyanın demokratikleşmesi ve finans kapital güçleriyle savaşmada yaygın kullanılır oldu.  Wikileaks ve Anonymous hareketleri bu doğrultuda büyük hizmetler verdiler. Anonymous Pentagonun internet ağını hacklamıştı. Bunun gibi Amerikan bankası ve dünyaca ünlü ÇUŞ’lerin internet sayfalarını çökertti. Bir bankanın kredi kartı sistemini durdurdu. Saatlerce işlem görülemedi. Bunun gibi sayısız protesto eylemi yapıyorlar. Devlet, bakanlık, polis sitelerine giriliyor ve çökertiliyor.

İsrail’in Filistin saldırılarına karşı en güzel saldırılardan bir tanesini gene Anonymous yaptı.  Kasım 2012 Gazze saldırısında İsrail savunma bakanlığı sitelerine saldırdılar. 700 İsrail internet sitesi siber saldırıya uğradı. Bunların arasında Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık web sitesi de vardı. İsrail Finans Bakanlığı kendisine 44 milyon saldırı düzenlendiğini açıkladı. 5000 İsrail komutanının adları ve kimlik notları ile özel online bilgileri yayınlandı. İsrail e-mail hizmeti veren Walla şirketinin 600 bin kullanıcısının bilgileri yayınlandı.  Aynı şekilde son günlerde de Anonymous İsrail’i internet dünyasından silmekle tehdit ediyor.

Wikileaks internet üzerinden bilgi sızdıran bir harekettir. Devletin ve finans-kapital güçlerinin çok gizli bilgilerini kaçırıp bunları halkın bilgisine sunuyorlar. Saldırı hedeflerinin başını Pentagon çekiyor. ABD’nin Irak ve Afganistan’da yaptığı katliamlar vs. gibi bilgiler basına sızdırıldı. Wikileaks liderlerinden olan Assange sanki tek başına dünya silah tekellerine savaş açmıştı. Onların gizli nesi varsa çarşaf çarşaf yayınlandı. Sonuçta Assange bir nolu düşmanları haline geldi.

Sonuçta teknik kullanım günümüzde halklara ulaşmak, halkları örgütlemekte giderek daha çok kullanılan bir araç oldu. Halk hareketleri politik arenada böyle bir başarıya imza attılar.

Halk Hareketlerini Örgütleme

Genelde Güney Avrupa’da sayıca, örgütledikleri kitleler açısından kabaran, giderek daha şiddetli hale gelen halk hareketlerinin sonu ne olacaktır?  Şimdiki düzene giderek daha şiddetli karşı çıkan bu hareketler karşı çıktıkları iktidarları alaşağı edip kendilerini temsil eden iktidarlar kurabilecekler midir? Ya da 21. Yüzyıl Sosyalizmi’nde olduğu gibi bu hareketler iktidar olacaklar mıdır?

Bilindiği gibi Latin Amerika’da 21. Yüzyıl Sosyalizmi deneyi yaşanıyor. Mart başında kaybettiğimiz Chaves’in ülkesi Venezüella’da halkları örgütleyerek iktidar oldu ve Bolivya ve Ekvator ülkeleri de bu deney çizgisinde gidiyorlar. Bu sol anlayış giderek bu ülke sınırlarından çıkıp yayılıyor.

Avrupa içinde yaşadığımız halk örgütlenmeleri ve ayaklanmaları 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ne giden yolda bir adım olarak değerlendirmek mümkün müdür? 21. Yüzyıl Sosyalizmi Latin Amerika’da liberal politikaların yol açtığı sosyo-ekonomik yıkıntılar içinden filiz vermedi mi? 21. Yüzyıl Sosyalizmi sadece proletarya iktidarı değil, yoksulların ikili iktidarlarından yola çıkış değil midir?.

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız onlarca halk hareketi acaba 21. Yüzyıl Sosyalizmi doğrultusunda evrimleşecek midir? Bu hareketler kimler ve hangi çatılar altında örgütleneceklerdir? Örgütlenip böyle bir iktidara alternatif olmaları mümkün müdür? Chaves gibi, Evo Morales gibi bir lider çıkacak mıdır? 21. Yüzyıl Sosyalizmine inananlar açısından böyle bir soru gündemdedir. Avrupa’ya bu perspektiften bu teori ve ilkelerle baktığımızda acaba göze çarpan bir şeyler var mıdır?

Eski Sol Hareketler

Sol hareketler sosyalist sistemin çökmesinin yarattığı yıkımdan hala kendilerini çıkaramadılar. O güne kadar sosyalist ya da sosyal demokrat olan partiler liberal partilerin kuyrukçusu oldular. İçlerindeki sol güçleri temizlediler.

Avrupa Komünist Partileri işçi sınıfı demeyi sürdürüyorlar. Geçmişten dersler çıkartmadıkları gibi çoğu burjuva partilerine alternatif olamadılar. Çin çizgisindekiler kapitalizme evrimleştiler. Troçkistler işçi sınıfı ve dünya devrimi deyip duruyor, etraflarında gelişen hareketlere inanmıyorlar.

Bu sol grup ve örgütlenmeler mevcut yapılarıyla elbette Avrupa’da yükselen halk hareketlerini kucaklayamıyorlar. Ama Yunanistan’da ortaya çıkan bir sol birlik, Syriza bu hareketleri örgütlemeye, onlar üstünde yükselmeye çalışıyor. Solda bu doğrultuda çabalar var. Ama bu süreç içinde de yeni çatlamalar, yeni bölünmeler yaşanıyor. Örneğin İngiltere’deki Resistance partisi ve Fransız anti-kapitalist partiler parçalandılar ve taban kaybediyorlar.

Avrupa içinde en öne çıkmış 3 yeni oluşumdan söz edilebilir. Bu üç örnek de ülkelerinde yapılan son seçimlerden zaferle çıkmışlardır. Bunlardan bir tanesi İspanya’da Bask örgütlenmesidir. Ancak bunlar İspanya ülke bütününü kapsamıyor, sadece bölgesel yapıyı kapsıyorlar. Bilindiği gibi Bask ayrılıkçıları son zamanlarda silahlı mücadeleden vazgeçtiler ve seçimleri kazanıp bölgelerinde iktidar oldular.

İkinci örnek İtalya’da son seçimlerin galibi Beş Yıldız Hareketidir (M5S). Üçüncüsü de Yunanistan’da iktidar adayı Syriza radikal sol örgütlenmesidir. Bu üç hareket ve parti birbirinden ayrı özellikler taşımaktadırlar.   

ETA ateş kes ilan edip, seçimle iktidara gelme kararı aldı. Bask Sol Ulusal Koalisyonu EH-Bildu olarak bir koalisyon kurdu. İspanya’nın Bask bölgesinde İspanya’dan ayrılarak sosyalist bir sistem kurmak istiyorlar. Kemer sıkma politikalarına karşı öfkeyi bağımsızlaşma temelinde iyi örgütlediler. Venezuela, Bolivya, Ekvator, Küba ile iyi ilişkiler geliştirdiler. Bölgelerinde yıllardır çeşitli kooperatifler içinde çalışıyorlar. Kendi bölgelerindeki hoşnutsuzluğu örgütleyip İspanya’dan ve AB’den ayrılmayı planlıyorlar.

Beş Yıldız Hareketi

Beş Yıldız Hareketi adı üstünde parti değil bir harekettir.  M5S lideri eski komedyen B. Grillo başta bir şarlatan olarak değerlendirildi ve ciddiye alınmadı, ama oyların %26’sını toplayınca ciddiye alınması gerektiği anlaşıldı. 1994 yılında Berlusconi’nin partisi oyların %21’ini aldığında zafer ilan etmişti. Yani İtalya bölünmüş siyasi yapısı içinden bakınca %26 oy büyük bir zaferdir. O nedenle M5S halk öfkesini örgütleyebilen bir hareketin iktidar adayı olabileceğini gösterdi. Ancak M5S hareketi, Avrupa finans-kapitali açısından Yunanistan’daki Syriza hareketi kadar korkutucu görülmedi.

İki hareket ve parti de halkların kemer sıkma politikalarına hayır demekten doğdular. Hayır diyen halkları iktidara yaklaştırdılar. M5S bir gençlik örgütü gibidir. Yaşları 30-37 olan %90’ı akademisyen genç işsizlerden oluşuyor. 160 milletvekili çıkarttılar. Hareketin başkanı B. Grillo destekçileri arasında küçük esnafın da olduğunu söylüyor. Küçük ve orta işletme sahipleri de hareketi destekleyerek oy vermişler. Hatta zengin kesiminden de destek buldukları söyleniyor. İşçi sınıf ile ilgili özel bir söylemleri yok. Buradan anlaşılacağı gibi hareket özel olarak sosyalizmi hedefleyen, topluma sınıf gözlükleri ile bakan bir hareket değildir. Ama bazı söylemlerinde sosyalizmi anımsatan yönelişler vardır. 21. Yüzyıl Sosyalizmi zaten böyle bir yoldan ilerliyor. Halk öfkesini ve onun örgütlerinin taleplerini iktidara götürüyor. Ülke ve dünya güçler dengesi içinde çözümler üretiyor. Ülke sınıf ve tabakalarını ortak bir noktada buluşturuyor. Hareket kadrolarının sol rengi yoktur. Düzene öfkeli ve kendilerine düzende bir gelecek görmeyen akademisyenlerden oluşuyor.

5 Yıldız Hareketinin temel 5 ilkesi vardır.  Sırasıyla bakalım: Suyun kamu mülkiyeti; herkesin ödeyebileceği kamu taşımacılığı; sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma; herkese açık ve bedava internet girişi ve çevre koruma. (Suyun mülkiyeti konusunu en çok dile getiren ve BM’ye bunu bir insan hakkı olarak yazdıran kişi Bolivya lideri Evo Morales’tir.) Suyun kamu mülkiyeti olarak ilanı, günümüz kapitalist koşullarında oldukça radikal bir sosyalist talep olarak düşünülebilir. Hele artık dünyanın pek çok yerinde içecek suların ÇUŞ tekelinde bir meta haline geldiği düşünülürse su üzerinde kamu mülkiyetini sağlamak kolay bir iş değildir. Ülke içinde büyük kavgalar verilmesini gerektirecektir. Özel taşımacılık yerine kamu taşımacılığını öne çıkartmak, bisiklet kullanımını destekleyecek olmak gene sosyalist talep olarak düşünülebilir.

Sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma da 21. Yüzyıl Sosyalizmi kokmaktadır. Çevre koruma da zaten bunları içine alan daha büyük bir kavramdır. İnternet’in bedava ve halka açık olması da belki sosyalist bir talep olabilir. Günümüzde halk demokrasisinin bilgisayarlı bir dünyada internet üzerinden daha iyi kurulabileceği açıktır. Bir sosyalist bu taleplerin hiç birinden rahatsız olmayacaktır.

Sorun bunların ülkedeki kurulu düzen ile büyük bir mücadele gerektirdiğini bilerek bunun hangi araçlarla yapılacağının bilincinde olup olunmadığı ile ilgilidir.

M5S ekonomik olarak küçük ve orta işletmelerin çıkarlarını savunur. Tekellerin ve banka gibi büyük işletmelerin parçalara ayrıldığı bir ekonomik yapıdan söz eder. Büyük şirketler, tekeller küçük küçük işletmelere bölüneceklerdir. Böylece haksız rekabet ortadan kaldırılacaktır. Ülke küçük esnaf ve işletmeler üstünde oturacaktır. Yerli üretim ve mallar desteklenecektir. Grillo ülke portakallarını yiyememekten yakınıyor. Kırda küçük üretici ve bio tarım desteklenecektir.

Bu durumda ekonomide tekellere, finans kurumlarına karşı, küreselleşmeye karşı, kırda ve sanayide küçük üretici üzerine kurulu bir ekonomik yapı düşünülüyor. Günümüz koşullarında bu ne kadar mümkündür? Bize göre M5S hareketi ilkel bir protesto hareketidir. Bunların yapılması günümüz koşullarında finans-kapital güçleri ile büyük savaşları gerektirir. Ayrıca tekellerin parçalanması verimlilik ve işçilerin uluslararası ilişkileri konusunda büyük bir ilkelliktir. O anlamda da pek ciddiye alınması mümkün görülmüyor.

M5S eklektik bir yapıdadır. Bazı talepleri ile devleti koruyor. Kemer sıkma politikalarını başka yollarla halka kabul ettirmeye soyunmuştur. Grillo, devlet kasasına bakar ve ayda emeklilere ödenen giderleri inceler ve sonuçta bu devlet bu emekli parasını birkaç ay sonra ödeyemez hale gelecektir der ve eşitçilik sloganı atar. Herkese asgari olarak yaşayabileceği düzeyde bir emekli maaşı vermekten söz eder. Zenginden alacak, herkesi eşitleyecektir. 20.yy sosyalizminin yıkılmasının başlıca nedenlerinden bir tanesi böyle kaba eşitlik anlayışı idi. Herkesi tembelliğe itip, sosyalist ilke olan herkesten yeteneğine göre alıp herkese emeğine göre vermeyi becerememiş ve batmıştı.

Eğitimde devlet düzenlemesi kalkacaktır, üniversiteler ve iş yerleri daha çok iç içe girecektir.   Sağlık sistemi de önleyici tıbba kaydırılıyor. Sağlıklı beslenme desteklenecek, sigara gibi zararlı şeylerle savaşılacaktır.  Gereksiz tedaviler için de ek ücret istenecektir. Günümüz sağlık ve eğitim sorunlarına kaba bir bakış geliştirilmiştir.

Grillo yandaşlarının baş düşmanı finans-kapital değil bürokrasidir. Yolsuzluk internet arayıcılığı ile çözecektir. İnternet ile halk demokrasisi kurulacaktır. İnsanlar onunla siyaseti belirleyecektir. Politikacıların maaşları indirilip yolsuzluk yapanlar siyasi yaşamdan silinecektir. Halkların doğrudan demokrasisi kurulacaktır. Su gibi hava gibi herkese bedava olacak internet ile hem bürokratik sorunlar çözülecek hem de şişkin devlet kadroları azaltılacaktır. Tamam da, bunlar için nasıl bir stratejik mücadele yapılacaktır. Belli değildir.

Bu anlamda M5S hareketi halk öfkesine popülist çözümler getiren bir örgütlenmeden öteye gidemiyor. AB içinde üçüncü büyüklükteki bir ekonomiye nasıl bir hedef çizeceği bilmecedir. Sorunlar karşısında hareketin kısa zamanda bölünmesi kaçınılmaz görünüyor.

Ne İtalya’nın dış borçları ne de kemer sıkma politikaları öne çıkarılır. Kemer sıkmalara alternatif yoktur. AB’ye kuşkuyla bakılır. Aslında bu borçlar ve kemer sıkmalar altında eşitlikçi maaş ve emekli paraları ile yaşamaya devam anlamına gelir.

Sonuçta M5S hareketi bir zamanlar tüm Avrupa’ya yayılan işgal hareketlerine benziyor. Öfkeleri var, talepleri var ama bunları düzene bir alternatif haline nasıl getirecekler? İşgalciler sonuçta yok oldular. İşgal ettikleri alanlardan süpürüldüler. M5S hareketi sanki bu silinip süpürülenlerin internet üzerinden yeniden başka şekilde ortaya çıkmasıdır. Ama gene önlerinde tutarlı bir hedefleri yoktur.

Hareket 2009 yılında kuruldu. Avrupa’da halk öfkesini örgütleyen bir hareket işte bu kadar kısa bir zamanda iktidar adayı olabiliyor. Halkların gücünü açığa çıkarması açısından ilginç bir olaydır. Ama finans-kapitalin gücünü görmemesi ve bu konudaki cahilliği, halklara büyük bedeller ödettirebilir. Kitlesel hayal kırıklığı yaratabilir, fakat kitleler biraz da böyle öğreniyorlar.

Syriza

Syriza ise kendiliğinden çıkan bir örgütlenme değil, birçok radikal sol gurubun bir araya geldiği bir koalisyondur. Yani her birinin eskiye dayanan bir programı, tüzüğü vardır. Şimdi hepsi bir koalisyon içinde birleşmişlerdir. Önümüzdeki aylarda da parti olacaklardır.

Syriza 2009 yılında % 4,6 oy aldı ama 2012 Haziran genel seçimlerinde % 27 oyla ikinci parti oldu. Kemer sıkma politikaları can yaktıkça Syriza iktidara yaklaşıyor. Başından beri koalisyona katılmam dedi. Zaten politikalarına bakıldığında da Yunan politik arenasındaki herhangi bir parti ile ittifak yapabilmesi olanaklı gibi görünmüyor. Syriza Yunan burjuvazisi ve AB finans kapital çevrelerinin korkulu rüyasıdır.

Syriza kemer sıkma politikalarına hayır diyor. Şimdilik borç ödemelerini durduracaktır.  2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın borç ödeme koşullarını istiyor.

Syriza AB’nin yapısını eleştiriyor. Topluluğun bazılarını zenginleştiren bazılarını da yoksullaştıran politikalar ile kurulduğunu savunup değiştirilsin diyor. Anlaşmalar yeniden gözden geçirilsin, bu politik yapı değişmeden borç sorunu çözülmez diyor. Sonuçta topluluktan çıkmak değil topluluğa kendini olduğu gibi kabul ettirip onun yapısını değiştirmeye soyunuyor. Böylece AB’ye yeni bir yol arıyor.

Syriza ülke içinde de devlet yapısını değiştirmek istiyor. Vergi sistemi zenginlerden daha çok ve düzenli vergi alınmasını sağlayacak şekilde değiştirilecektir. Başarılırsa dış borçlar bu vergilerle ödenebilir deniyor. Yolsuzluklar araştırılacaktır.

Syriza küçük esnafı koruyucu önlemler alacaktır. Çiftçinin girdi fiyatlarından yok olmaları önlenecektir. Onlara kredi bankaları açılacaktır. Askeri harcamalar kısılacak, fonlar eğitim ve sağlık sektörüne harcanacaktır.

Syriza işçiler arasında çalışmalar yapıyor. İktidar olduklarında işçilerin üretim araçlarının denetimini ellerine almasını destekleyeceklerini söylüyorlar. Onların sosyalizmi ulaşılmaz değil olabilir bir seçenek olarak görmeleri doğrultusunda eğitimler veriyor. Syriza geçmişin sendika anlayışının yolsuzluk ve çürüme üzerine kurulduğu tespitini yapıp bunun değiştirilmesi gerektiğini savunuyor, işçiler içinde örgütleniyor.

Syriza çeşitli halk örgütlenmeleri içindedir. Evden atılanlar, sosyal harcamaları kesilenler, öğrenciler, memurlar ile bağlantı içinde ve onlarla birlikte çalışıyor. Mahalle çalışmaları yapıyorlar. Mahallelerde dayanışma komiteleri kurmuşlar. Arjantin’de olduğu gibi emekler ve metalar takas ediliyor. Aydınlar bu komitelerin içindeler. Syriza bunları örgütlüyor. Sorunlara kolektif yanıt üretilmeye çalışılıyor.

Her ne kadar 21. Yüzyıl Sosyalizmi uygulayan ülkelerle iyi ilişkiler içinde olsa da böyle bir yönelişi yoktur.

Sonuç   

Sosyalizmin çöküşünden beri halk hareketleri bir evrimleşme yaşamaktadır. Başlangıçtaki anti-kapitalist ve anti-küresel hareketler zamanla büyüdü, ete kemiğe dönüşmek için sosyal forumlar düzenlendi. Yeni liberal politikaların Avrupa’dan çok önce başladığı Latin Amerika’da halklar yıkılan sosyalizmi, 21. Yüzyıl Sosyalizmi olarak tekrar dikme uğraşı içindeler. Avrupa halkları yeni liberal politikaların soygunu ve yıkımı altında refah toplumu özlemlerinin kırılıp döküldüğünü görüyorlar. 2007 finans krizi kapitalist sistemin yapısal çarpıklığını, halklar için bir umut olmadığını kör göze batırır hale getirdi. Avrupa halklarının gözlerindeki perdeler yavaş yavaş kalkıyor. Halklar yeniden bilinçlenme ve öğrenme dönemindeler. Her protesto her düzen savunucuları ile çatışma sanki gözlerdeki perdeleri daha da açıyor. Avrupa tablosu bize böyle bir öğrenme, bilinçlenme dönemini hatırlatıyor. Ama şurası bizce kesindir. Avrupa halk hareketleri içinde güzel şeyler filizleniyor. Harıl harıl bir beklenti ve arayış yaşanıyor. Yavaş yavaş da olsa sosyalist hedefe doğru geri sayım başlamıştır. Bu gerçekliği görmek, hızlandırmak her ilerici, halkseverin görevi olmalıdır.