Kemalizm, Orduculuk ve Teori ve Politika’nın Kıvılcımlı Eleştirileri Üzerine – Selim Kırali

GİRİŞ

Uzun bir süredir Teori ve Politika(TP) dergisinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile ilgili yazılar çıkıyor. Yazılarda hem Kıvılcımlı’yı öğrenme, hem Kıvılcımlı’dan öğrenme ve hem de onun eleştirel aşılması çabaları var. Yazıların, önemli bir emeğin ürünü olduğu açık. Kıvılcımlı’nın sağlığında ya da daha sonra hep “susuş kumkumasına” getirilmiş teorik pratik ürünlerinin, TP’nin emek vererek eleştirmeye çalışması elbette önemlidir.

Ne var ki TP yazarları genellikle, 1971 Devrimci gençlik eğilimlerini Kıvılcımlıyla kıyasladıkları zaman, anlaşılmaz bir sübjektivizmle devrimci gençlik eğilimlerinin (THKP-C, THKO ve TKP/ML) yanında yer alıyorlar. Hem de bunu “Kıvılcımlı’nın eleştirilerinin birçoğu doğrudur” diyerek yapıyorlar.

TP, eleştirilerinin ana eksenine devrimci, Marksist Kıvılcımlı’nın giderek reformistleştiğini, 71[1] kopuşmasında devrimcilerin kopuştuğu reformizm saflarında kaldığını oturtmaktadır. 71 Kıvılcımlı’sını, 1930’ların YOL çalışmaları Kıvılcımlısıyla karşı karşıya koyarak, aradaki kopuşmanın sebebini aramakta ve bunu Kıvılcımlı’nın zaman içinde sağcılaşmasında”, “reformistleşmesinde” bulmaktadır. Bu ”kayma”nın ideolojik politik zeminini ise Kıvılcımlı’nın Kemalizm ve ordu/vurucu güç değerlendirmeleri oluşturmaktadır.

Biz bu çalışmamızı TP eleştirilerini yanıtlamakla sınırlı tutmak yerine geleneğimizin kocuşmasız, 1930lardan bu yana Kemalizm değerlendirmelerini bir daha, günün gereksinimlerine de uygun olduğunu düşünerek özetlemeye çalışacağız. Kıvılcımlı’nın daha sonra ortaya koyduğu Türkiye’nin tarihsel süreç içindeki üretim ilişkileri analizlerinin bir sentezi olan vurucu güç teorisini de yine bir kez daha bu bağlamda açıklamayı gerekli gördük.

Kemalizm Tartışmalarının Güncel Anlamı

Kemalizm’in eskiden, körün el yordamıyla fili tanımlayışı gibi, ne deseniz kaldırır bir tanımı, çeşit çeşit yorumu vardı. Kemalizm milli kurtuluşçuluktu. Kemalizm küçük (ya da kimine göre milli) burjuvazinin radikal kanadıydı. Kemalizm sosyalizmin, aradaki duvarları aşılmaz olmayan bitişik komşusuydu vs. vs.

Günümüzdeki Kemalizm tartışmaları artık bu kadar ilkel değildir ancak TDH’nin de Kemalizm’den bütünüyle kopuşup kurtulduğu da söylenemez. Ama safların daha netleştiği açıktır. Zaten hayatın kendisi Kemalizm denince solcuların ilk aklına gelen İlhan Selçuk / Cumhuriyet Gazetesi çizgisinin vardığı noktayla, öğreneceklere öğretmektedir.

1960’lı yılların sonundan başlayarak yükselen sınıflar savaşı, önce 70’li ve sonra daha katı bir biçimde 12 Eylül ertesi yıllarda, safları öylesine netleşmek zorunda bıraktı; “yerimizi” ve “yenimizi” öylesine daralttı ki kolumuzu kaldırsak cırt, yenimiz yırtılıveriyor, bir dönüverelim desek kafamız bir yere tos ediyor. Artık ”oynadığımız” meydanlar darala darala sonunda bıçak sırtı halini alıyor. Bundandır ki Kemalizm’i hatta Kemalizm-ordu ilişkisini, kendi gelişim seyri içerisinde kavrayamayıp, hele sınıf köklerini görememe bönlüğüne düştünüz mü, kendinizi diyelim ki (Halkın Kurtuluş Partisi)HKP gibi elinizde bir “iyi niyet mektubu” ile Genel Kurmay’ın nizamiyesinde buluveriyorsunuz.

Peki, bugün bu kadar net olan bu konu, neden 60’lı 70’li yıllarda “Ne kadar su koyarsan kadırır pilav” durumundaydı?

Kemalizm’in Doğuş ve Gelişim Süreçlerine Kısa Bir Bakış

Bu sorunun yanıtını vermeden önce Kemalizm’in doğuş ve gelişim süreçleri ve toplumsal/politik etkileri üzerine birkaç not düşelim.

Osmanlı Devleti I. Dünya (paylaşım) Savaşı sonunda müttefikleriyle birlikte yenilince, karşı karşıya kalınan işgale karşı, farklı kesimlerde farklı tepkiler ortaya çıkmıştır. Bu tepkilerin en önemlileri Kuvayı Milliye silahlı direnişi ve Müdafaa-i Hukuk politik örgütlenmeleridir.

Kuvayı Milliye Silahlı Direnişi

Kuvayı Milliye silahlı direnişi, M. Kemal’in Samsun’a çıkışından bağımsız, biri örgütlü diğeri yerel inisiyatifler –efeler/çeteler– olmak üzere iki kanaldan gelişmiştir. Bir kısım efe zaten dağlarda vardır ve bunlar Yunan işgali başlayınca direnmeden yana tavır alırlar.

Kanalın diğeri ise daha Enver Paşa dönemine, savaşın kaderi az çok belli olmaya başladığı döneme dek uzanır. Eğer savaş kaybedilecek ve ülke işgale uğrayacak olursa bir direniş hattı oluşturulacaktır. İşgalin Ege’den olacağı da kestirilebilmektedir. Dönemin kurmaylarına göre Salihli civarında bir hat oluşturulması uygun görülmektedir.

Bu amaçla en önemlisi, dönemin Teşkilatı Mahsusa Başkanı Eşref (Kuşçubaşı) Bey’in Salihli’deki çiftliği olmak üzere, değişik noktalara gizli silah yığınakları yapılır.

 

İttihad ve Terakki Cemiyeti kurmayları (en başta Talat, Enver ve Cemal Paşalar) ülkeyi terk ederlerken, Talat kendilerini uğurlayan ikinci derece kurmaylardan Kara Vasıf’a “Gizli bir cemiyet kur!”masını tembihler. Bunun üzerine kalan kadrolar (Kara Vasıf , Rauf ve Eşref Beyler vd.) Karakol Cemiyeti’ni kurarlar. Cemiyetin yönelişinde hiçbir ikircim yoktur. Ege’de “İzmir’i işgal etmiş Yunan kuvvetlerine karşı Nizami Ordu müdafaayı üzerine alıncaya kadar” bir direniş hareketi başlatılacaktır. Bu hareketin başına fiilen kim geçecektir? “…mahalli mukavemet hareketlerinin başında olabilecek kişileri bulma yolundaki araştırmalarımızda Ethem, hepimizin üzerinde ittifak ettiği ümit mihraklarından birisi idi.” (Eşref Kuşçubaşı’dan aktaran, Cemal Kutay. Çerkez Ethem – Tamamlanmış Dosya s.66) Bunun üzerine Rauf Bey, Salihli’deki yığınaklar, ilişkiler vs hakkında Eşref Bey’den aldığı bilgilerle Bandırma’ya gider ve Ethem Bey’lerin kapısını çalar. Ethem Bey’e ve yanındaki ağabeyleri Reşit ve Tevfik Bey’lere Cemiyet’in kararını açıklar.

Görevi kabullenen Ethem Bey çok kısa sürede, Salihli hattında cephesini kurar. Kısa zamanda Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe ve diğer çeteleri Kuvayı Milliye’ye katar.

İttihatçılar tarafından kurulan bu direniş hareketi kısa sürede halkçılaşır. Hatta Sovyet devriminin maddi manevi yardımları sayesinde Bolşevizmden etkilenir. Ethem Bey, Yeşil Ordu’yla[2] ilişkilidir. Bağlantıları da artık, mecliste Müdafaa-i Hukuk içinde İkinci Grup olarak adlandırılacak ve daha çok Alman mandacılığına yakın Rauf, Kara Vasıf gibi eski ittihatçılardan çok, Halk İştirakiyyun’la yani Komünistlerledir. Ancak komünist bir örgütlenme olarak Halk İştirakiyyun, ne teorik ne örgütlenme olarak Kuvayı Milliye’ye ve kurtuluşa öncülük edebilecek yetkinlikte değildi.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Kemalizm’in Doğuş Evresi

Diğer yandan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ise, daha sonra Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde derlenecek olan, Anadolu (milli) burjuvazisinin birbirinden yarı bağımsız, değişik bölgelerde oluşturduğu işgale karşı sivil örgütlenmeleridir. Dirlikçi gelenekle davranışa geçen genç paşalar çok kısa bir sürede bu örgüte katılmışlar, burjuvaziyle bütünleşmişlerdir.

Sonra işgalci emperyalistlere ve işbirlikçileri komprador burjuvaziye karşı savaş kazanılmıştır. Üstelik bu süreçten Kemalist burjuvazi, diğer burjuva eğilimlere ve halkçı/komünist güçlere karşı da güçlenerek çıkmıştır. Mustafa Suphi önderlikli TKP’nin merkez/öncü kadroları Karadeniz’de katledilmiş, Çerkez Ethem provoke edilerek mücadele dışına itilmiş, Halk İştirakiyyun yıldırılıp tasfiye edilmiş, İttihatçı kalıntılar İzmir suikastı davasıyla –boyunlarını ipten zor kurtaran Rauf Bey, Karabekir, Rafet ve Ali Fuat Paşalar dışında (ki bunlar M. Kemal’le birlikte Amasya Genelgesi’nin altına imza atan beş kişiden dördüdür.)– asılarak bertaraf edilmişlerdir.[3] Bütün bu olayların arkasında burjuvazinin sinsi komploları vardır. İpler de M. Kemal’in elindedir. Burjuvazinin önü açılmıştır.

Kemalizm Önderlikli Türk Burjuvazisinin Tekelcileşme Evrimi

Egemenliğini böylesine güçlendirmiş burjuvazi için hedef ne olabilirdi? ‘Şimdi palazlanma zamanı!’ydı. Her burjuvazi gibi Cumhuriyet burjuvazisi de sömürüsünü artıracak, tasfiye edilen kompradorların yerini kendisi dolduracaktı.

“Büyümek”, “gelişmek”, kalkınmak”… Nasıl olacaktı?

“Kaç milyonerimiz var? Hiç” diye hayıflanıyordu M. Kemal. Ve “Bilakis memleketimizde birçok milyonerlerin hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız” (7 Şubat 1923 Balıkesir Paşa Cami konuşması) diyerek gidişin yönünü kesince belirliyordu.

Bu yönelişin açılımını sağlayacak olan ise İzmir İktisat Kongresi’dir. “Kongrenin en önemli problemi ‘kredi meselesi’ olmuştur. İktisat Vekâletince teşekkül eden ‘Heyeti Faale’nin kongre için hazırladığı raporun ilk cümlesi bu konuyla ilgilidir. ‘Türkiye’deki iktisadi teşebbüslerin garpta görülen mebzuliyet ve vüs’atle çoğalmaması sebeplerinden en mühimi Türkiye’de kredi teşkilatının pek gayri mütekâmil bir şekilde olmasında görüyoruz’ (İzmir İktisat kongresi, G. Ökçün. Aktaran, Kemalizm Nedir – Kıvılcım Yayınları S. 12, 13. İmzasız ve tarihsiz ancak bilgimiz dâhilinde: Mehmet Yılmazer, Aralık 1980)

“Ve raporun bu bölümü şöyle bağlanır: ‘Bankalar şirket halinde teessüs ettikleri takdirde hareket ve faaliyetleri daha emin ve menfaatleri daha şamil olacaktır ki bilhassa bu gibi banka şirketlerinin teessüsleri son derece elzem ve şayan-ı tavsiyedir.” (age)

Alıntının anlaşılır Türkçe’si şudur: Türkiye’deki iktisadi kuruluşların sayıca ve sermayece çoğalamamasının sebeplerinden en önemlisi kredi kurumunun pek gelişmemiş olmasındandır. Bankalar şirket olarak kurulursa, hareket ve faaliyetleri daha emin, menfaatleri daha kapsamlı olacaktır. Bankaların kurulması son derece gereklidir ve tavsiyesi uygundur.

Bankalar kurulacak, “kıt” sermayeli burjuvalara kredi/sermaye verilecektir. Sorun geldi banka kurmaya mı dayandı? Peki, kim kuracak? Gökçün’den yine günümüz Türkçesine çevirerek aktaralım. “Devlet kendisinin güçlü bir ekonomik unsur olduğunu göz önüne alarak… büyük sanayi ekonomilerinde uyarı ve katılımı ile halka yol göstermelidir.” (a.g.e. S. 13)

Ardından hızla banka kuruluşuna yönelinir ve kongreden bir yıl sonra, 1924’te ilk kuruluş sermayesi Atatürk’ten; 250.000 lira ile İş Bankası kurulur. Böylelikle Anadolu burjuvazisi Kurtuluştan 2, 3 yıl gibi çok kısa bir sürede tekelci, finans kapitalizme ulaşmıştır.

Finans-kapitalin hızla sermaye birikimi sağlayabilmesi, sıkı bir baskı rejimiyle mümkündü. TKP yeniden yeraltına itilmiş, kadrolarına hapis ve işkencelerle göz açtırılmamış; Muhtariyetlik sözü verilen[4] ama daha sonra varlığı bile inkâr edilen Kürt ulusunun tepkileri şiddetle, meydanlara kurulan darağaçlarında toplu idam infazlarıyla kırıma uğratılmış; en yakın silah arkadaşlarının (Rauf, Kazım, Rafet ve A. Fuat paşalara) bile partilerini kapatarak siyaseti yasaklanmış,[5] Takrir-i Sükûn’larla (dönemin sıkıyönetimi) yoğun bir baskı rejimi uygulanmıştır.

Artık evrimini tamamlayan Kemalizm, iktisaden finans kapitalizm, siyaseten diktatörlüktür. Bu süreç daha 1925’lerde tamamlanmıştır.

Ancak gelişimin bu seyri ve varılan nokta kavranamamış, aradan geçen uzun onyıllar boyunca, Kemalist burjuvazinin yalan propagandasıyla olmamışa çevrilmiş, Kemalizm Bursa Nutku [6] seviyesine indirilmiştir. Türk solunun 1960 sonrası yeniden doğuştaki bu bönlüğü onu “özürlü” kılmıştır. Tekelcilik anlaşılamamış, Türkiye yarı-feodal görülmüştür. İşçi sınıfı nicel zayıflığına bakılıp – hem de “proleter devrimciler” tarafından– yok sayılmıştır! Müttefik edeceğiz diye olmayan milli burjuvazi (çünkü tekelleşmişti) aranıp durulmuştur! Bu bönlükler ne yazık ki stratejik düzeyde de olmadık seviyelere varmıştır!

Neyse ki hayatın öğretme gücü var!

71 Kıvılcımlı’sında Kemalizm

Kıvılcımlı ile geleneği arasında bir uyumsuzluk olmadığı açıktır. Ancak eleştiriler zaten Kıvılcımlı’nın 1967 – 71 arası dönemine yöneliktir. (Kayaoğlu’na göre 1937’lerden başlayarak) Bu nedenle Kıvılcımlı’nın o dönem değerlendirmelerine de bakmak gerekiyor. Ama son söyleyeceğimizi ilk söyleyelim! Kıvılcımlı’nın Yol çalışmalarındaki Kemalizm analizleriyle 71’deki Kemalizm analizleri arasında bir farklılık yoktur.

Birkaç küçük alıntıyla Kıvılcımlı’nın, Yol’daki analizlerinin arkasında durduğunu görelim!

“Evet, Kemalizm’in yaptığı da bir demokratik devrimdir. Ama devrimde değişen sınıf ilişkisi komprador tahakkümünü kaldırmak biçiminde oldu… Türkiye devletçilikle “sınıfsız imtiyazsız” bir toplum biçimine yani sosyalizme gitmemiştir. Tam tersine en azgın sömürücü sistem olan Devlet Kapitalizmi yolundan Finans-kapitalizme girmiştir. Emperyalist dünyaya karmıştır.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması, Derleniş Yayınları S. 394, 395) Ne zaman yazıyor bunu Kıvılcımlı? Nisan 1970’te.

Devamla: “ ‘Kemalist… Devrim = Küçük burjuva devrimi’ demekmiş Bu her şeyden önce Birinci Kurtuluş Savaşı’nın ’egemen sınıf karakteri’nde yanılmaktır. O sınıf Türkiye burjuvazisidir.” (a.g.e. S. 371)

Kıvılcımlı için Kemalizm, YOL çalışmalarında neyse 71’de de o, yani burjuvadır.

Teori ve Politika ve dergiye dışarıdan yazan aynı zemindeki bir kısım yazar tarafından Kıvılcımlı’nın özellikle 71’deki tutum, davranış, önerme ve yönelişlerinden hareketle “orducu”, kimine göre de “dolayısıyla” “Kemalist” olduğu savlanır.

“1950’li ve 60’lı yıllardaki ’propagandif’ yazılarının tamamı ise Kemalist, Orducu, Reformist niteliktedir.” (Ali Osman Alayoğlu TP, S. 127. abç)

“Kıvılcımlı’nın Orducu, Kemalist olduğu tek bir makalesinden hareketle söylenmemektedir. (a.y., S. 128, abç)

Yol çalışmalarının Kıvılcımlı’sının Leninist, 1960’lardaki Tarih Tezi’nin Kıvılcımlı’sının Orducu, Kemalist olduğu açık bir gerçek değil midir?” (a.y., S. 131, abç)

Dikkat edilirse “Orducu” ve “Kemalist” nitelemeleri hep birlikte eşanlamlı gibi kullanılır. “Kıvılcımlı Kemalist’tir çünkü ORDUCUDUR!” olur![7]

Kaldı ki Alayoğlu’na göre Kıvılcımlı “1970’li yıllarda katıldığı seminerlerde Kemalizm’in bir burjuva hareketi olduğunu açıkça dile getirirken Kemalizm’in asker-sivil küçük burjuvazinin hareketi olduğu iddialarını da şiddetle reddetmektedir.” (a.y. S.129)

Hatta yine Kıvılcımlı, “Kemalizm’in niteliği tartışmalarında da ’Kemalizm’in burjuva hareketi olduğu’ tespitleri bağlamında uygun yere koyabilmiştir.” (a.y. S. 133)

Gel gelelim Alayoğlu gene de sormadan edemez. “Yol çalışmalarının Kıvılcımlısı Leninist, … Tarih Tezi’nin Kıvılcımlısı orducu, Kemalist… Değil midir?”

Hemen cevap verelim: Hayır değildir! En başta Alayoğlu’nun yukarıda alıntıladığımız argümanlarından dolayı değildir. Kıvılcımlı “Kemalizm’in burjuva hareketi olduğu” nu “tespit” edecek ama gene de Kemalist olacak. Bence Alayoğlu bu Kemalizm ‘tespit’ini orduculuğa atlamak için bir “payanda” olarak kullanıyor. Çünkü Alayoğlu’nun gizli(!) mantığına göre orducu olmak için Kemalist olmak gerekiyor.

Eğer Alayoğlu burada bir “hile” yapmıyorsa, “yanılsamasının” kaynağı nedir?

Biz Kemalizm’le “Orduculuk”u eşitlemiyoruz. Çünkü Kıvılcımlı’nın “Orduculuk”unun temelinde, onun dirlikçi gelenekli genç subaylar eksenli “Vurucu Güç” teorisi olduğunu biliyoruz. Ama bunun üzerinden kolayca atlanıverir ve Kıvılcımlı “Orduculuk”la eşitlenir. Alayoğlu bu konuda evet, ne yazık ki -bunu söyleyince alınıyor ama alınmamalı- ilk değildir!

Bu noktada “Vurucu Güç” konusunda tekrar gibi gelecek de olsa bir kaç söz etmemiz gerekecek. Ama hemen şu ayırdı yapalım: Kemalizm tekelci burjuvazinin ideolojisidir. Orduculuk saydığınız Vurucu Güç olgusu ise bir Dirlikçi davranış biçimi, bir ilkel sosyalist gelenektir ve birinci şıkla taban tabana zıttır! M. Kemal ve diğer genç Paşaların ilk çıkışlarındaki Dirlikçi davranış izi her iki gerçekle de çelişmez.

Kıvılcımlı’da “Vurucu Güç” elbette Tarih Devrim Sosyalizm (TDS)’de varılan sentezlerden birisidir. TDS’ de üretici güçler dört başlık altında toplanır: Teknik, Coğrafya, Tarih ve İnsan.

“Tarih bakımından Teknikle birlikte (Coğrafya-Tarih-İnsan) sözcükleriyle özetlediğimiz öteki üç üretici güç de ele alınmadıkça yeterli aydınlığa kavuşulamaz. Çünkü Tarih son derece somut bir konudur. Robenson masalındaki gibi tek başına kalmış uyduruk insanın değil, gerçek insanın eylemidir. Gerçek insan: Hem TOPLUM YARATIĞIDIR, hem TOPLUM YARATICIdır. Tarih, o gerçek insanın: Belirli geçmişinden kalma gelenek, göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve iklim şartlarına göre, belirli bir tekniğe ve metoda dayanarak yaptığı yaşama güreşinde, gene belirli bir seviyeye ulaşmış kolektif aksiyonundan doğar ve gelişir. Tarihte her şeye can veren bu kolektif aksiyondur.

“… Antika Tarih Toplumunda yalnız başına teknik, insanı umutsuzluğa düşürecek kadar yavaş gelişmiştir. Buna karşılık: Her toplumun içinden çıktığı Tarih gelenek-görenekleri, içine girdiği Coğrafya etki-tepkileri altında gösterilmiş. İnsanca kolektif aksiyon Teknikten hızlı davranmıştır denilebilir.” (Kıvılcımlı, TDS Bibliotek Yayınları, S.25, 26)

Olan bu mudur? Bakalım. “ Niçin olan şeylerin adlarını koymayalım. En son Birinci Millî Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, 27 Mayıs ihtilâlinde de Sosyal Sınıfların yönünde, neredeyse bağımsızmışça görüntüler alan bir Vurucu Güç vardır. Bu Vurucu Güç, “Devleti” ve “Memleketi” koruma ve kurtarma sorumluluğunu duyan Antika Osmanlı “Sünûf’ü Devlet”inin, (İlmiyye + Seyfiyye + Mülkiyye + Kalemiyye) diye adlanmış 4 Devlet Sınıfları’nın Tarihcil ve Sosyal kalıntısıdır. Bu olumluluk, “Kalıntı”dır diye hor görülemez. Zaten hor görene metelik vermez. Pratikte vardır, Teoride yerini ister istemez alır.” (Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, Derleniş Yayınları, S. 257)

“Vurucu Güç”, stratejinin “olmazsa olmaz!”ı değildir. “Proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt değildir.” (a.g.e S. 258) O kollektif aksiyon gücü, bağımsızca ortaya çıkıp; “memleketi kurtarma” adına gerici iktidarı bir vuruşla (isterseniz darbeyle diyelim) devirdi mi? Kıvılcımlı böyle bir duruma devrimcilerin ya da partinin kayıtsız kalmaması gerektiğini, bu kalkışmanın sosyalizm yörüngesine sokulabileceğini söyler! Burada (M. Kayaoğlu’na da yönelik olarak) “elinde bir örgütsel mekanizma yok”, “bir hareketin içinde veya önünde değil”sin üstelik “Cağaloğlu’nda tecrit edilmiş bir halde yaşıyor”sun (a.y. S.32) vs. eleştirilerinin ne anlamı olabilir![8] Gücün yoksa tavır da alma, yani “politika yapma!” denebilir mi?

“Ondan sonrası, öne geçen Özgüç’ün niteliğine kalıyor. Bu… nitelik devrimci ise Sosyal Devrim yörüngesine oturabilir.”a.g.e. S. 258) demiyor mu ve Özgüç’ün bir GÜÇ olması gerektiğini söylemiyor mu?

Biraz da somuttan konuşalım! Vurucu Güç’ün son iki, 27 Mayıs 1960 ve 28 Şubat/21 Mayıs 1963 deneyleri (9 ve 12 Mart’ı son saymıyoruz, ileride bu konuya döneceğim) sadece bir eylem olmalarının çok ötesinde; etkileri açısından da çok iyi anlaşılmalıdır. Çünkü Türkiye solunun ikinci doğuşundaki ağır Kemalist etkinin önbelirleyicisi büyük ölçüde bu iki eylemin (aslında tek süreçtir) payı büyüktür.

27 Mayıs: Darbe mi, Devrim mi, Hem Darbe Hem Devrim mi?

27 Mayıs yine ordu içerisindeki genç subayların, hiyerarşi dışında örgütlenip devletin üst kurumlarına; Cumhurbaşkanlığına, Başbakana, Hükümete ve Genel Kurmaya karşı, yine “memleketi kurtarmak” adına müdahele: darbe, ileri politik sonuçları açısından da (sonlandırılamamış) bir devrimdir.

27 Mayıs, devletçilik arpalığında (devlet kredileriyle) büyüyüp gelişen ve Demokrat Parti ile rüştünü ispatlayan finans-kapitalizm soygun talan diktatörlüğüne karşı, Dirlikçi gelenekli genç subayların, yoksul yığınlar adına ortaya çıkıveren kolektif aksiyonudur.

Aslında 27 Mayıs bir süreçtir. Önceli 9 subay olayı, ardılı 22 Şubat/21 Mayıs’lardır. 1954’lerde başlayan ilk örgütlenme vuruş aşamasına geldiğinde deşifre olur. İhbara uğrayan subaylardan dokuzu sorgulanır ve beraat ederler.

Ancak örgüt dağılmaz. Semiren finans kapital partisi DP’nin iyice azgınlaşması ve diktatörlüğünü siyasi olarak da sınırlarını zorlarcasına iyice artırması; hele devletçi gelenekli orduyu aşağılarcasına iktidar mevkilerinden hepten itelemeye çalışmasının yarattığı gerilim 27 Mayıs olarak patlar.

Hükümet devrilir, üyeleri tutuklanır. Cumhurbaşkanı C. Bayar bile Çankaya’yı basan grubun başındaki Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan’ın kararlı tutumuyla ve Muhafız Alayının kararsız da olsa ihtilalcilere katılımıyla enterne edilir.

27 Mayıs’ın Halkçı niteliği konusunda bir tartışma gerekli mi? Bu konuda 27 Mayıs’ın reformlarına ve Anayasasına bakılabilir. Zaten ondan sonraki süreç finans kapitalin, 27 Mayıs’ın kazanımlarını ve geleneği törpülemek olmuştur. Yine de ileride bu konuyu biraz açmaya çalışacağım.

Yine “iktidarı bir vuruşta deviren” vurucu güç tıpkı Kuvayı Milliye örneğinde olduğu gibi siyasi öndersizlikle karşılaşır. 27 Mayısın yaslanabileceği ya da ona arka çıkacak bir siyasi örgütlenme yoktur. Bunun, kendileri de farkındadırlar.

“Silahlı Kuvvetler Birliğinin, iktidarı devam ettirmek bakımından en büyük noksanı, halk içinde kolunun bulunmayışıdır. Mahiyeti ne olursa olsun, ne derece büyük bir kuvvet ifade ederse etsin, gücünü halktan almayan ve halka yaslanmayan bir iktidarın uzun müddet ayakta durmasına ve halkın kalkınmasını hedefleyen büyük reformları uygulanmasına imkân ve ihtimal yoktur.” (Dündar Seyhan, Gölgedeki Adam, Aktaran Dr. H. Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi)[9]

Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi Genel Başkanı olarak MBK’ya yazdığı mektuplar elbette ki 27 Mayıs’ı peşine takamayacaktı. Ama en azından o gün alınması gereken politik tavır bakımından anlamlıdır. O, görece canlanan politik ortamda -olabildiğince- programını tartışmış, tartıştırmıştır. Bu tutumun, “27 Mayısçılar mektubu okuyunca iktidarı sanki getirip Kıvılcımlı’ya vereceklerdi” yerine, bugün kazanamayacağımızı bile bile, sırf programımızın propagandasını yapabilmek, sesimizi duyurabilmek amacıyla girdiğimiz seçim çalışmalarıyla kıyaslanması daha uygun olacaktır.

Kıvılcımlı’da kavranmayan şey de budur. Uzun yıllar alan o durgunluk döneminde politik tutumlarıyla, yazılarıyla, örgütlenmeleriyle, ara sıra da olsa azıcık canlanıveren politik ortama “etine göre budu” müdahalede bulunmuş, TDH adına siyaset sunmuştur.

27 Mayıs kısa sürede örgütlü güç finans kapital tarafından iç edilmeye çalışılır. Darbeyi yapan örgüt, Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB) liderlerinden Talat Aydemir bu sürece müdahalede bulunur. Bu süreci Aydemir’in, arkadaşı Turhan Yalvaç’a yazdığı mektuptan izleyelim.

“Hatırlarsın, Kore’den döndükten sonra ‘İhtilâlin emniyete alınması icabeder’ demiştim. İşte o ana fikir üzerinden yürüdüm. Eski teşkilâtı genişlettim. Bugün Türk Ordusunda kilit başında bulunan bütün insanlar buna dâhildir. Aylardır çalıştık ve bazı prensipler vazettik.” (www.onergurcan.org)

İsmet İnönü ve devlet, bir kısım komite üyesine çengel atmış, diş geçiremediklerini de bir provokasyonla tasfiyeye çalışmaktadır. Aydemir uyanık davranır.

“ Bu yukarıda saydığım insanların plânı ile biz 2–3 Haziran gecesi hazırladıkları liste ile yeni bir ondörtler gibi emri vaki ile karşılaşacaktık. Bereket versin, elimizi çabuk tuttuk, bu zaferi dört saat ara ile kazandık. Derhal alarma geçtik, yoksa bizi şu suçlar ile radyoda dinleyecektiniz.

“ Harb Okulu Komutanı, Komitedeki havacılar ile anlaşmıştır.

Bunlar Orduyu ayıran insanlardır.

En kötüsü komünistlere hizmet edenlerdir.

”Ondan sonraki icraat tamamiyle bizim hâkimiyetimiz altında cereyan etti. Bu adamlar fazla inat etselerdi, harekâta geçip ortalığı kana boyayacaktık… O kadar şuursuz insanlardı.. Allah’tan ellerinden bir şey gelmedi. Çünkü artık hiç bir kuvvetleri kalmamıştı. Bu anda da sıfırdırlar. Yedi gün yedi gece uykusuz alarmda kaldık. Yalnız şuna sevin ki bütün Türk Ordusu, Deniz, Hava, Kara, Jandarma bu anda yekvücuttur. Diğer yolda da bunu sağlayabildiysem artık rahat ölebilirim.

“Davamızı başta bulunan Genelkurmay Başkanına, Kuvvet Komutanlarına, ayrıca kabul ettirdik. Şimdi demir gibiyiz, ama bu kolay olmadı tabii. Eski ideal arkadaşlarım, Türkiye’de her şeye hâkimdirler. Silâhlı Kuvvetler şahsiyetini kazanmıştır. 7 Haziran’da Komiteye bir ültimatom çektik, benim kalemimden çıktı. Genelkurmay Başkanı Memduh Paşayı köşke götürdü. Hasta Devlet Reisi’ne kabul ettirdi. Yirmi dört saat mühlet vermiştik. On birinci saatte yerine getirdiler, yoksa hepsini silecektik. İş o kadar gergin safhaya girmiş, sabrımız tükenmişti. Ültimatom şu idi:

Hava Kuvvetleri Komutanı derhal vazifesine iade edilecek. Öğle radyosunda yayınlanacak.

Bizi ihbar edenler ve Hava Kuvvetleri Komutanının harcanmasını sağlayanlar vereceğimiz listeye göre derhal emekli olacaklar.

Cemal Madanoğlu, Osman Köksal derhal kumandanlıkları bırakıp Komiteye dönecekler.

Bir daha Silâhlı Kuvvetlerin ve Komitenin haberi olmadan kilit başında bulunan komutanlar tayin edilemeyecek ve emekliye sevk edilemeyecek.

Deniz Kuvvetleri Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Millî Savunma Bakanı derhal emekli olacak.

Komite seçimlere kadar azaltılamaz. İstifa edemez, istifaya zorlanamaz.

Şimdi tamamiyle duruma Silâhlı Kuvvetler hâkimdir. “ (a.y.)

Ancak işler istenildiği gibi yürümez. Dirlikçi subaylarla kesimciler (düzenle uzlaşıklar) arasında çatışma sürer. Ancak Aydemirler ne pahasına olursa olsun 27 Mayıs’ı koruma çabasını sürdürürler. Kazanan devlet, kesimciler olur.

“Bizler 27 Mayıs’ın hazırlayıcısı, yapıcısı ve koruyucusuyduk. Bu eser bizlerindir. Bizler 27 Mayıs’ın sahte koruyucularından değiliz. Eserimizin hedefine varması için her türlü çareye başvurarak, yaşadığımız müddetçe ne lazımsa yapmak mecburiyetinde idik. 1956 senesinde bu dava için baş koymuş ve yemin etmiştim. Eserin yıkılışı ve hedefinden uzaklaştırılması ve hele intikam hisleriyle her gün biraz daha tahrik edilmesine türlü türlü siyasî kombinezonlarla inkar edilişine seyirci kalamazdım. (T. Aydemir, Savunma- Aktaran Öner Gürcan, Ben ihtilalciyim S. 213)

Seyirci kalmamışlardır da. İlk müdahale 22 Şubat 1962’dir. Aslında başarıya da ulaşılmıştır.

“Süvari Binbaşısı Fethi Gürcan, Muhafız alay Kumandanlığı’nı deruhte ediyordu. (Üzerine alıyordu. B.n.)

 O anda bana telefon etti:

 ‘Albayım, şimdi burada kuvvet kumandanları İnönü dâhil bütün kabile halinde köşkte toplantı halindeler… Şimdi hepsini enterne edeyim mi? Hesaplarını göreyim mi?’ dedi.

 ’Hayır’ dedim, ’Serbest bırakacaksınız. Çıkacaklar.’ O andan itibaren her şeye hâkimdim. (a.g.e.)

Ancak bu gaflet, “her şeye hâkim” olduğuna inanma gafleti, başarıyı bir anda tersine döndürür. Devletin en tepesindekilerin serbest bırakılmaları bir kısım kararsız subay arasında olumsuz etki yapar ve saf değiştirirler. İsyan örgütleyen ama Çatışma, kan dökme yanlısı olmayan, naif dirlikçi Aydemir Albay teslim olur ve kadrosuyla birlikte ordudan tasfiyeye uğrar.

Ancak boş durmazlar. Özellikle, “Hangi kıtaya gitsem girebilirim ve oraya hâkim olurum. Hususiyetim budur.” diyen Fethi Gürcan, genç subay ve öğrenciler arasında örgütlenmesini ‘sivil’ olarak da sürdürür.

21 Mayıs 1963’te ikinci bir girişimde bulunurlar. Ancak yine T. Aydemir’in, ille de 27 Mayıs gibi “kansız” ihtilal yapma aşırı iyimserliğinin yol açtığı çekince; vuruşta hız kesme, yakın arkadaşları arasında yine sendelemelere yol açar! Ancak devlet onlar karşı bu kez, onlar kadar naif olmayacaktır. Burjuvazi ta başından beri sınıf savaşının gerçek, çekince kaldırmayan bir savaş olduğunu bilir. Kendisi üzerinde tehdit oluşturabilecek gelişimlere karşı amansızdır!

Bu başarısız darbe girişimi üzerine Aydemir ve Gürcan asılarak idam edilirler. İsyanın kitle gücünü oluşturan Harp Okulu’nun 1459 öğrencisi, kimisi ağır hapis cezalarına çarptırılarak tasfiyeye uğrarlar.[10]

Mahkemelerde isyanın öncüleri diri ve sağlamdırlar. Siyasi savunma yaparlar. Bu noktada F. Gürcan’ın politik duruş zemini, bilinci ve devrimci kararlılığı dikkate değer. Gürcan’ın savunmalarından kısa bir özet vermeye çalışayım. Gürcan, amaçlarının 27 Mayıs’ı korumak ve sonuçlarına ulaştırmak olduğunu savunur. Anayasanın emrettiğini yapmaktan kaçınan devletin artık meşruluğunu yitirdiğini ve isyanlarının haklı bir zemini olduğunu savunarak, mahkemeyi düzeni yargıladığı bir platforma dönüştürür.

“Anayasanın klasik hürriyetleri yanında ulusal iradenin tecellisi için adeta emrettiği sosyal ve ekonomik hakların halk tarafından elde edilmesini sağlayacak zinde kuvvetlerin temel reformlar dediği reformlara kimler engel olmaktadır? Toprak reformu, vergi, eğitim reformu ve diğer reformlar aleyhinde çalışanlar kimlerdir? Bunların kimler olduğu hakkında Türk halkoyunda, bu arada sayın yargıçlarda inancın tam olduğundan şüphemiz yoktur. Bir çok çevrelerce ısrarla propagandası yapılmasına rağmen uyutucu, aldatıcı, vaat edip unutturmaya çalışan CHP’nin yöneticileri bu gruplara dahildir.

“Olumlu bir toprak reformu, hem sosyal adaleti ve onunla birlikte hem de azından büyük fakat aç ve çıplak Anadolu halkını besleyecek ölçüde istihsal artışını sağlayacak toprak reformu nerede?

“Kaderine bırakılmış Anadolu’da küçük topraklar büsbütün küçülürken, ekonomik bir istihsal ünitesi olmaktan çıkarken, büyük toprakların daha da büyüdüğünü görüyoruz.

”Nüfusu gittikçe artan Anadolu halkının huzurundan söz etmek, sayın yargıçlar güç değil midir? Hele yaşamak, barınmak imkânından gittikçe mahrum kalan bu halk kitlelerinin büyük şehirlere akarak, hemen de yarısına yakın kısmını kaplayan gecekondu inşaatının durdurulmasını, yasaklanmasını isteyen yönetici zihniyet, Türkiye’nin davalarını anlamanın ötesinde olanların zihniyetidir. Bugünkü tutumla gecekonduların artmasının kaçınılmazlığını anlamayanları ve onların getirdiği problem karşısında anlayışsız olanları, özellikle bu gibi konulara derinden bakanları tarih önünde itham edenleri tarih önünde en büyük vatan haini olarak gösteriyoruz. Çünkü inanıyoruz ki temel reformlar, bu ve diğer konuların önüne geçtiği takdirde meselelerimiz çözülecektir.”

“Bu şartlar altında 27 Mayıs öncesi statükoyu koruma, hatta restore etmek rolünde olan Başbakanla, parlamento, büyük halktan yana mı, yoksa onun karşısında mı?

“İşte biz ulusal iradenin gerçekten tecellisi için ona engel olan politik, ekonomik ve sosyal münasebetleri ulusun çoğunluğu lehine ortadan kaldırmak istiyorduk.

“Bu münasebet yarın mutlaka koparılacaktır. Bu koparmayı kimlerin aracılığıyla yapacaktık? Kafasıyla yeni nesil Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği, aslında halkın mutluluğunu sağlamayı tavsiye ettiği gençlik ile yapacaktık. Daha doğrusu onlar yapacaktı. Bu şüphesiz dar anlamıyla gençlik değil, yurdun her yanında, her kesiminde düşüncesiyle ve yapıcılığıyla devrimci olan zinde güçtür.

“Beraatı Tarihin Hükmüne Bırakıyoruz

“Yukarıda özü meşruiyete dayanan savunmamız hafifletici sebep bulma çabasını ifade etmez. Onlar haklılığımız, daha doğrusu meşruluğumuzun kısa ifadeleridir. Bu sebeple tarihi mahkemeden tarihi beraat kararını istiyoruz. Fakat asıl beraatı tarihin hükmüne bırakıyoruz. Siz de mutlaka, değişip-gelişecek gerçek ulusal irade egemenliğinin hâkim olacağı, Türkiye tarihinde yerinizi, vereceğiniz kararla belli etmiş olacaksınız.” (Fethi Gürcan, Süvari Binbaşı, Savunma)

Fethi Gürcan’ın savunmasında açıkça görülmektedir ki o, devrimci demokratik bir programı savunmaktadır.

Sonuç olarak 27 Mayıs ve arkasından gelen demokratik program perspektifli girişimler, sınıf teşkilatsızlığı yüzünden, belki çok daha ileri yönelimlere sokulabilecekken heder olmuş/edilmiştir.

Burada mahkemelerdeki “beni ikinci sıraya koymuşsunuz, benim yerim birinci sıradır!”, öğrenci ve genç subayların faaliyetleri sorulduğunda “Biliyorum ama söylemem, sorumluluk benimdir.” diyen lider duruşuyla, idama götürülürken Aydemir’e, “Albayım söylemiştim, seni yalnız bırakmam!” deyişindeki yoldaş tutumuyla, idam sehpasının önünde “Bugün serbest kalsam yine ihtilal yaparım, benim giremeyeceğim garnizon yoktur. Girdiğim garnizonu da alarma geçirir ve ihtilal yaparım.” kararlılığındaki demokratik halk devrimcisi, son dirlikçi akıncı, Fethi Gürcan’ın anısı önünde saygı ile eğiliyorum.

Ara Sonuç: Tükenen Gelenek

27 Mayıs Anayasası ta 12 Eylüle kadar finans kapital politikacıları tarafından sürekli, “Bu anayasa bize bol geliyor”, “Bu anayasayla devlet yönetilmez” sözleriyle şikâyet edilmiştir. Sonunda tırpanlana tırpanlana 12 Eylüle kadar gelinmiş ve 27 Mayıs’ın rövanşı olarak 1982 Eylül anayasası topluma dayatılmıştır.

27 Mayıs’ı, 21 Mayıs’ı yapan gelenek ise finans kapitalin bilinçli önlemleriyle iğdiş edilmiştir. Ordu mensupları OYAK gibi banka, Renault gibi büyük endüstri kuruluşlarıyla finans kapital yağmasına doğrudan ortak edilerek ve orduevleri ve lojmanlarla haltan koparılarak burjuvalaştırılmıştır.

Gelenek en sonunda üretim ilişkilerinin önbelirlediği bir toplumsal edinimdir. Her gelenek zamanla, yüzyıllar da alsa aşınmaya mahkûmdur. Türkiye’nin 70’li hele 80’li ve 90’lı yılları büyük dönüşümlerin yaşandığı yıllardır. O koca köylü toplumu bir kaç onyıl içerisinde, büyük kütleler halinde şehre, kapitalist üretim ilişkileri içine taşınmış, evrilmiştir.

Bu dönüşümle ilgili birkaç rakam verelim.

1927’de şehir nüfusunun köy nüfusuna oranı 24 ’e 76’dır. Bu oran çeyrek asır nerdeyse hiç değişmemiştir. 1950’de 25’e 75’tir.

Yıllara göre değişimin seyri şöyledir:

Yıl            Şehir %                Köy %

1927                   24                          76

1950                   25                          75

1955                   29                          71

1960                   32                          68

1965                   34                          66

1970                   38                          62

1975                   42                          58

1980                   44                          56

1985                   53                          46

1990                   59                          41

1997                   65                          35

Kaynak: DİE

Türkiye 1975 – 1997 arası köy nüfusunu % 58’den % 35’e düşürmüş, başka bir deyişle köydeki her 100 kişiden 60’ını daha şehre taşımıştır. Bu, aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerindeki hızın da göstergesidir. Kır / toprak ilişkileri hızla tasfiye olurken, şehir / finans kapital egemenliği de aynı hızla artmıştır. Bu artıştaki baş döndürücü hız, geleneklerin yaşaması, yaşatılması bir yana onların müthiş bozulmasına ve çürümesine de yol açmıştır. Bugün toplumdaki ahlaki değerlerin aşınmasının, dayanışma geleneğinin bozulmasının arkasında yatan gerçeklik budur. Birincisi, Dirlikçi geleneğimizin de bundan nasibini almaması düşünülemezdi.

İkincisi ise finans kapital artık 60’lı yıllarla kıyaslanamayacak derece egemendir ve kendisini “zırt-pırt” tehdit edip duran geleneği yaşatması da olası değildir. Bunun önlemini almamak onun büyük bir gafleti olurdu.

Bu sürece 27 Mayıs ertesi devletçilik vesayetinden bir kez daha kurtulan finans kapital, iktidarı Adalet Partisi’yle yeniden ele geçirdikten sonra bilinçlice girişmiştir. Hatta burada CIA – ABD desteğine özel bir dikkat de gerekiyor. Biraz açalım.

OYAK: Sosyal Yardımlaşmadan Tekelleşmeye

27 Mayıs’ın niyetlerinden birisi de ordu mensuplarının yaşam şartlarının düzeltilmesidir. Gerçekten de o yıllarda subaylar, birçok devlet memuru gibi aşırı standartları olmayan, kapı komşularımız idiler. Daha iyice yaşam şartları niyetiyle 1961 yılında OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) “üyelerinin karşılaşabileceği sosyal ve fiziksel risklere karşı ek bir sosyal güvenlik oluşturma amacıyla kuruldu.” (OYAK, Tarihçe, www.oyak.com) Aynı yıl, tamamen Amerikan sermayeli Goodyear Tire and Rubber Company (şu bildiğimiz lastik fabrikası) Türkiye’ye yatırım yapar. 1962’de OYAK’ın –hangi eller aracılığıyla bilinmez(!)– Goodyear’a ortaklığı sağlanır. Önce Ordu Pazarları vs.nin yanı sıra ufak tefek; konserve ve çimento fabrikalarıyla endüstri alanına yönelir. 1968’de MAİS Motorlu Araçlar İmal ve Satış A.Ş. ile otomotiv sektörüne ilk adımını atar ve yine aynı yıl Renault ile yatırım anlaşması yapılır.

Daha sonraki onyıllarda ise OYAK hızla; sanayi, finans-sigorta, turizm-pazarlama, inşaat, gıda, ambalaj, demir-çelik, bankacılık vs. her alanda devasa yatırımlar yapmıştır. 1990’da daha sonra OYAK Bank’a dönüşecek olana First National Bank of Boston’a iştirak edilir. 1994’te bankanın tüm hisseleri satın alınır.

Özelleştirmelerde de OYAK boş durmaz ve önemli ölçüde “mal” toplar. 2006 yılında Türkiye’nin Tüpraş’tan sonra ikinci büyük endüstri kuruluşu olan Erdemir’i (Yıllık karı 560 milyon YTL / 455 milyon Dolar) bünyesine katmıştır.

Şimdi “sosyal ve fiziksel risklere karşı ek bir sosyal güvenlik oluşturma amacıyla” kurulan OYAK’ın son durumunu, diğer holdinglerle küçük bir karşılaştırmayla görelim.

   Grup                                  Çalıştırdığı personel sayısı

 

Koç Grubu                             93.700

Sabancı Grubu                       52.000

OYAK                                   34.000

Çukurova Grubu                    31.700

Doğan Grubu                        11.600

Eczacıbaşı Grubu                   9.700

 (Kaynak,  grupların web sayfaları)

Artık “Finans, sanayi ve hizmet dallarında faaliyet gösteren 60 kadar şirket OYAK Grubu’nu oluşturmaktadır. 2006 yılı başında Türkiye’nin en büyük ikinci endüstri kuruluşu Erdemir’i bünyesine katan OYAK Grubu, ülkemizin en büyük şirket gruplarından birisidir.” (2006 Yılı Faaliyet Raporu)

Diğer yandan 1960’lardaki “kapı komşumuz subay amcalar” şehir içinde kalmış lojmanlarını bile bize fazla yakın bulmuşlar ve biner dairelik inşa ettikleri lüks OYAKKENT’lerine taşınmışlardır.

Geleneğin aşınıp tükenmesinin nesnel zemini budur. Artık 198.000’i aktif subay (gerisi emekli) 230.000’i aşkın üyesiyle OYAK grubunun içerisinde dirlikçilikten iz aramak boşuna çabadır. Kıvılcım geleneği bu konuda hem sınır çizgilerini net çekmeli hem de TDH’ni uyarmalıdır.

9 Martın ağza yüze bulaştırılmasının bir sebebi de bu geleneğin aşınma sürecine girmiş olmasında aranmalıdır. Arkasından tam da “kitaba uyan” şekilde, düzen bekçisi konumuna getirilmiş hiyerarşik ordu yapısının 12 Mart intikam vuruşunun anlamı da budur. 12 Eylül ise hiç mi hiç “lamı cimi” olmayan, kendisini cılız da olsa gösterecek bir geleneğin kalmadığının somutlandığı, faşizm zeminine çekilmiş ordunun; Finans kapitalin en disiplinli, en güçlü örgütünün darbesidir.

Geleneğin aşınım sürecindeki 9 Mart; Talat Aydemir, Fethi Gürcan gibi dirlikçi akıncılar çıkartmak şöyle dursun, girişimi savunacak adam bile çıkartamamıştır. Tam da bundandır ki neler olup bittiği uzun boylu bilinmez. Hareketin “lideri” Celil Gürkan’ın Uğur Mumcu’ya anlattığı kadarcığını olsun öğrenebilmek için 15 yıl beklemek gerekmiştir. 27 Mayıs ve 22 Şubat/21 Mayıs’ta ise Aydemir ve hele Gürcan eylemlerini ve amaçlarını mahkemelerde; sorumluluğu üzerlerine alarak yiğitçe savunmuşlardır. 9 Mart’la ilgili olarak ise ortada “adamlar” değil tevatürler dolaşır.

1960 Sonrası: Türkiye Devrimci Hareket / İkinci Doğuş

1960’ların başından itibaren Türkiye sol hareketi yeni bir kabarma daha doğrusu yeni bir doğuş yaşamıştır. Bu yeniden doğuşla birlikte, geçmişi olmayan bir sol söylem ortaya çıkmıştır. 1919-20’lerden beri Türkiye Devrimci Hareketi’nin, teorik pratik birikimlerinin üzeri örtülmüştür. Ortalıkta sol adına bir şey görünmemektedir. Yeni kuşaklar için bu anlaşılabilir bir şeydir. Birisi anlatmadıysa ya da ellerde gezinen okunacak bir şey kalmadıysa yapacak bir şey yoktur. Ancak TİP’in başına çöreklenen kısmen eski kuşak sosyalistlerin bu birikimi kasıtlı saklayıp üzerini örttükleri; genç kuşaklarla deneyim/birikim bağını kasıtlıca koparıp sakladıkları açıktır.

Diğer yandan uzun süre yaşanan durgunluk yılları ve burjuvazinin tahammülsüz şiddet ve tecridi temel alan politikası, zaten cılız olan hareketi iyice daraltarak, geleceğe uzanabilecek canlı damarlarını büyük ölçüde kurutmuştur.

60 sonrası solun doğuşunun ön belirleyeni, finans-kapitalin 1950 DP patlamasıyla işçi sınıfı ve diğer emekçi yığınlar üzerinde daha da yoğunlaşan soygununun yol açtığı gelişmelerdir. Çok partililik, sendikal yasakların kalkması sınıfın politik tepkilerini ortaya koyabilmesi için yeni olanaklar yaratmıştı. Ancak devlet arpalığında büyümüş, en sıradan demokratik bir açılım yapma yeteneğini yitirmiş Finans-kapitalizm, bu kadar sınırlı bir tepkiye izin vermeye cesaret bile edemiyordu. En küçük; gizli açık kıpırdanmalar şiddetle bastırılıyordu. 1946’daki Emekçi, 1951 TKP ve 1954’teki Vatan Partilerine yapılan yıldırma baskıları ve baskınları bunun tipik örnekleridir. Ardı ardına kuruluveren işçi sendikalarına da pek yaşam şansı tanınmamış kısa sürede kapatılmışlardır.

Kemalizm İnmelenmesi: Yampiri Doğuş

Bu noktada, daha önce incelediğimiz 27 Mayıs patlayışından 1961 Anayasası ve bu anayasanın yol açıcılığını yaptığı görece özgürlükler ortamı doğar. Ancak yine daha önce bahsettiğimiz gibi, aradan geçen uzun onyıllar boyu Kemalizm’in baskıcı ve diktatör yüzü halktan bin bir yalan ve demagojiyle gizlenmiştir.

Kemalizm’in ulusal kurtuluş hareketinin halkçılaşmasının, sosyalizme yönelmesinin önünü kesen; savaşın aşağıdan gelen sivil/asker örgütlü güçlerini, hile ve zorbalıkla tasfiye eden; işçi sınıfının politik örgütlenme eğilimlerine göz açtırmayan; en yakın arkadaşlarını, savaşın kurmaylarını bile darağaçlarıyla yargılayıp sindiren; Kürt ulusunun –verdiği sözlere rağmen – haklarını gasp eden ve kıyım uygulayan baskıcı, diktatör karakteri gizlenmiş; kurtarıcı, anti-emperyalist, halkçı ve ulusal kurtuluşçu tanıtımı sağlanabilmiştir.

27 Mayısçıların Kemalizm adına davranmaları, yine arkadan gelen, 21 Mayısçılar, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ların da halkçı çıkışlarındaki Kemalist görüntü, Kemalizm’in ideoloji olarak olumlanmasına sebep oluyordu. Dolayısıyla Hareket yeniden doğarken bir paradoks olarak Kemalizm’in bu ağır etkisi altında doğdu.

Bu yampiri doğuşa, sonuç alıcı iradi bir müdahalede bulunulamamıştır. Böyle bir müdahaleyi kim ya da kimler yapabilirdi?

Birikimi taşıyacak olan öncelikle TKP kadroları olmalıydı. TKP programı devrimci demokratik bir programdı. Kemalizm’e karşı tutumu net ve açıktı. Gel gelelim daha sonra TİP’in başına doluşacak 40’lı 50’li yılların bir kısım TKP kadrosu koltuklarını kapmışlardı, onlar için sorun yoktu.

TKP’ye “İkinci kanal” olabilecek Mihri Belli çevresi ise Kemalizm’le mücadele etmek şöyle dursun, “Sosyalizmle Kemalizm arasında aşılabilir(!) bir duvar” oluşturmuş ve TDH bu duvarı aşabilmek için epey zaman, enerji, güç ve moral yitirmiştir.

Şimdi o yıllara dönüp bakmak gerekiyor: Devrimci Hareket’teki bu Kemalizm inmelenmesine karşı ideolojik politik kavgayı kim veriyordu?

Deniyor ki “Mihri Belli’nin devrimci gelişmeyi Kıvılcımlı’ya nazaran çok ileride bir ilgiyle ele aldığı görülecektir.” (Metin Kayaoğlu, TP 40, S. 36)

Aynı tespit Alayoğlu’nda da vardır.

“Hikmet Kıvılcımlı ile Mihri Belli’nin adını andığımızda aralarındaki farkları da belirtmek gerekir. Bunlar hem gençlerle bağı Kıvılcımlı’nın değil Mihri Belli’nin kurabilmesini, daha uygun politik tutumlar almasını sağlayan, hem de Mihri Belli’nin değil Kıvılcımlı’nın bir gelenek ve geleneğinin takipçilerini bırakabilmesini sağlayan farklardır.” (Ali Osman Alayoğlu, TP sayı 40, S. 116 abç)

Ya da “Eski kuşaktan olup 60’lı yıllarda gençlerle ilişki kurmaya çalışan sadece Mihri Belli ve Kıvılcımlı’dır… (Kıvılcımlı’nın) gençlerle ilişki kurma çabası sonsuzdur ama bunu başaramamıştır. Mihri Belli bu açıdan açıkça Kıvılcımlı’nın ilerisinde, orijinal bir yerde durmaktadır” (a.y., S. 117)

Son “tespit”ten başlayalım. 71’e varıldığında “gençler”in neredeyse tamamı Mihri Belli’den kopuşmuştur. Ve azımsanmayacak sayıda bir kısım genç de Kıvılcımlı’ya doğru kopmuştur. Gerek üniversite gençliğinden gerekse ordu gençliğinden, hem doğrudan kopuşmalar gerçekleşmiş ve hem de kopuşamayan gençler üzerinde Kıvılcımlı’nın açık bir politik etkilemesi görülmüştür.

12 Mart’tan çıkıldığında bu kopuş daha açık görülecektir. “Bu açıdan” Kıvılcımlı, Mihri Belli’nin ilerisinde, orijinal bir yerde durmaktadır”. En başta, daha sonra İstanbul Dev-Genç’i oluşturacak DÖB yönetiminin önemli bir kısmı, YİS’te (Yapı İşçileri Sendikası) çalışmış ve THKO çevresinden kimi gençler Kıvılcım geleneğinin 12 Mart’tan çıkışta yeniden kuruluşunun merkez kadrolarını oluşturmuşlardır. Ve bu kadrolar arasında (Ah biz buna o gençlik yıllarımızda boşu boşuna üzülmüşüz!) hiç de “yaşlı başlı kimseler” yoktur.[11] Mihri Belli ise aynı dönemde gençlik ilişkisi açısından erozyona uğramıştır. (Burada belirtmek istediğimiz, kopuşmaların objektif anlamlıdır. Yoksa “kelle saymak” hiç işimiz olmamıştır.)

Şimdi buradan birinci “tespit”e dönebiliriz.

68’lerde “Gençlerle bağı Kıvılcımlı’nın değil Mihri Belli’nin kurabilmesi… daha uygun politik tutumlar alabilmesi”nden midir?

Yeniden doğuşun üzerindeki ağır Kemalist etkiye biraz önce vurgu yapmıştık. Denizler, Mahirler, Kaypakkayalar, hepsi bu dönemde sosyalizme yönelmiş devrimci ama müthiş derecede Kemalist idiler.[12]

Sonradan Kemalizm’le kopuşmayı başarabilen (içinde taşıdığı zaaflara ayrıca değineceğiz.) İbrahim Kaypakkaya bile 1970’e 1 ay kala bakın neler yazıyor.

“Yıl 1969 Şubatın on altısı. Günlerden Pazar: Kanlı Pazar. Yine Altıncı Filo boğaza demir atmış Türkiye halkına meydan okuyor. Yine İstanbul sokaklarında ’moral takviyesi’ne çıkmış Amerikan askerleri. Mustafa Kemal’in gençleri durur mu; Mustafa Kemal durur muydu? Durmazdı. Gençler de durmuyorlar.” (İ. Kaypakkaya, Türk Solu, Aralık 1969’dan aktaran Garbis Altınoğlu, TP 41, S. 32)

68 Gençliği’nin ideolojik formasyonu, politik tavır alışı bu idi. Mihri Belli’nin bu gençlere karşı “daha uygun politik tutumlar alabilerek” ilgilenmesine fazlaca gerek zaten yoktu. Gençlerin bilinç düzeyiyle Mihri Belli’nin ideolojik yapısı arasında gayet doğal, -olmaması şaşırtıcı- bir rezonans vardı. Onun için, gençlerin kulağına epey hoş gelen Kemalist türküler söyleyen Mihri Belli’ye gençler, gerekli “ilgi”yi zaten gösteriyorlardı.

Mihri Belli MDD’ciliği, TDH’nin geçerken uğrayıp, bir süre konakladığı duraklarından birisidir. Uğramıştır, uğranacaktı. Çünkü bunu determine eden Hareket üzerindeki, Kemalizm’in “dayanılmaz hafifliği” idi. Ancak kim artık ne kadar “daha uygun politik tutumlar” gösterirse göstersin, O “durak” artık geçilmiştir ve bir daha oraya hiç dönülmeyecektir!

Kıvılcımlı’nın Demokratik Halk Devrimi “durağı” ise varılacak olandır. Bu aynı zamanda “ Mihri Belli’nin değil Kıvılcımlı’nın bir gelenek ve geleneğinin takipçilerini bırakabilmesini sağlayan fark”ı da açıklar. Bu süreçte TDH bilincinde, yarı feodallikten tekelci kapitalizme, köylülükten işçi sınıfına doğru belirli bir geçiş yaşamıştır. 12 Mart çıkışından sonra tartışmaların bu noktada yoğunlaşmasının sebebi de sol yapıların zemininin MDD’ den DHD’ ye doğru kaymasının sebebi de budur.

Biz yine “yeniden doğuş”taki Kemalizm etkisine dönelim.

TDH’ yi Kemalizm’den koparma misyonu ve onun, günün koşullarına uygun bir söylemle eleştirilmesi ise Kıvılcımlı’ya düşüyordu. Üstelik bunu yaparken de “daha uygun politik tutumla” yapmak zorundaydı. “Sosyalizmi ağzına alamazsın! Buna henüz layık değilsin!” (MDD’den aktararak, Kıvılcımlı, Demokratik Zortlama, S. 410) yasakçı ortamında başka türlüsü ne kadar mümkün olabilirdi!

Niye Kıvılcımlı Kemalizm’in tarihsel-devrimci konumlanışını, hem de teorik temellendirmesini yaparak onun, “asker-sivil küçük burjuva radikalizminin” değil, düpedüz burjuvazinin hareketi olduğunu uygun politik tutumla anlatamaz! Kıvılcımlı, diyelim ki 1969 Aralık’ında “Kemalizm bizzat faşizm demektir. Kemalist diktatörlük askeri faşist bir diktatörlüktür” (Kaypakkaya, Seçme yazılar, S. 64) deseydi Kaypakkaya’nın tepkisi ne olurdu? Bu konuda istediğimiz kadar spekülasyon yapabilirsiniz!

Kıvılcımlı’nın bu “daha uygun politik tutum” bağlamındaki sözleri, Kemalizm’den kısmen kopuşulduktan sonra “Kemalist” olarak algılanmıştır. Ancak Kıvılcımlı’nın söylemini büyük ölçüde belirleyen o günün politik ortamıdır. Onun teoriden yana bir kaygısı yoktur; onu yıllar önce kurmuştur. Şimdi o teorinin, ortamın şartlarını dikkate alarak politikasını yapacaktır. O Kemalizm’e karşı ideolojik bir savaş verirken, Kemalizm’in ağır etkisi altındaki hem asker hem sivil gençliği hesaba katmak durumundaydı. Zaten politika, düşünceleri bozmadan ama yığınların anlayabileceği bir söylemle dile getirme sanatı değil midir?

Ancak burada şu tespit de yapılmalıdır. Gençlik eğilimlerinin teoride ve pratikte girdiği yanlış yönelişler; sanki devrimci durum kapıya dayanmışçasına silahlı mücadele/gerilla dayatmaları, “devrim zorlaması” ve hareketin hızı, Kıvılcımlı’da aşırı ihtiyata varan tutumlara yol açmıştır. Bu aşırı ihtiyattan kaynaklanan, Kürt sorununda ısrarla susma, silaha karşı fazlaca temkinli olma, sosyalist solla teması koparmak istemeyen Kemalist çevrelere karşı aşırı hassasiyet, onun frene gereğinden fazla basmış olmasının sonucudur. Ana hatlarıyla; teoride, politikada, strateji ve taktik tutumlarda kesin doğru olan Kıvılcımlı, pratik davranış kapsamında, hareket önünde yer yer gerilek konumlarda kalmıştır.

71’in Gündemi: Demokratik Devrim

71’de hangi sorunlar solun gündemini meşgul etmektedir ve dayatan görevler nelerdir? Başlangıç noktamız Hareketin, TİP’in burjuva/düzen içi sosyalizminden kopuştuğu nokta olsun. Kopuşan bir bütün olarak MDD hareketi olmuştur. Sonraki süreç MDD’den kopuş sürecidir ve burada belirleyici olan elbette strateji, taktik, örgüt ve mücadele anlayışlarıdır. Ayrılıkların zeminini bu tartışmalar oluşturmuştur.

Ancak MDD’den kopuşanların hiçbiri (TİİKP, THKP-C, THKO ve TKP/ML) Türkiye’nin “yarı-feodal, yarı-sömürge” olduğu tahlilinden kopuşamamışlardır. Hepsinin ortakça üzerine bastıkları en çürük tahta budur.

Bu bakış ister istemez faaliyet alanını kıra/köylüye, örgüt anlayışını cephe/orduya ve mücadele anlayışını da kır gerillasına yöneltmiştir. (Burada THKP-C’nin şehre/işçiye ve şehir mücadelesine bakışının daha ileri olduğunu belirtmeliyiz.)

Kıvılcımlı’nın bu kopuşma momentindeki yeri çok önemlidir ve anlaşılması gereken de budur.

Ortada iki ana grup vardır. Birincisi TİP: Kurtuluş Savaşıyla Burjuva Demokratik Devrimi’nin yapıldığını, önümüzdeki stratejik hedefin Sosyalist Devrim olduğunu savunur ama devrim diye bir sorunu yoktur. Yol/yöntem, varsa yoksa parlamentodur.

İkinci gruptaki MDD kökenliler: Türkiye’yi yarı-feodal, yarı-sömürge görür ve köylü önderlikli bir Milli Demokratik Devrim savunurlar.

Kıvılcımlı’nın bu konaktaki yeri ise özgündür.

Kıvılcımlı Türkiye’nin (emperyalizme bağımlı, yarı-sömürge) tefeci-bezirgan yedekli bir Finans-kapital devleti olduğunu savunur. Buradan hareketle stratejik hedef: işçi sınıfı öncülüğünde, köylülük ve Kürt ulusu ittifakıyla, temel faaliyet alanı şehirlerden başlayan bir halk ayaklanması; Bolşevik tipi devrimdir. Bunun için de devrime öncülük edecek bir proletarya partisinin kurulması acil ve kaçınılamaz görevdir!

İsterseniz biraz şematize edelim.

THKP-C, THKO, TKP/ML                 KIVILCIMLI

 

Üretim ilişkisi          yarı-feodal, yarı-sömürge                       Finans-kapitalist/ Tefeci-Bezirgan

Öncü/temel güç       Köylülük                                                İşçi Sınıfı

Örgüt                       Cephe/Ordu                                           Parti

Çalışma alanı          Kırlar                                                      Şehirler

Devrimin yolu         Gerilla                                                    Bolşevik ayaklanma

Dikkat edersek kopuşma önce TİP’ten MDD’ye sonra da MDD’den kır gerillacılığına doğru olmuştur. Dolayısıyla Kıvılcımlı’dan ideolojik politik bir kopuşma yaşanmamıştır. Bu ve diğer eğilimler hiçbir zaman Kıvılcımlı’nın zemininde olmamışlardır.

Öyleyse yaşanan nedir? Kıvılcımlı önce TİP’in düzen içi sosyalizmine, sonra MDD’ciliğe ve ardından da “Gerillacı” kopuşmalara karşı devrimci/Marksist bir ideolojik zemin yaratmaya çalışmıştır. Onlarla Türkiye sınıfsal yapısının çözümlenmesi, finans-kapital – işçi sınıfı temel saflaşmasının kavranması için sıkı bir tartışma yürütmüştür. Kitaplarıyla, yazılarıyla, konferanslarıyla bu tartışmaların bir tarafı olmuştur.

Oportünizm Nedir?’le örgüt/kadro sorunlarını, Halk Savaşını Planları’yla devrimde sınıfların konumlanışını açıklamış ve Demokratik Zortlamayla da harekete egemen olan MDD ideolojisiyle bu zeminde bir politik bir mücadeleye girişmiştir. En son olarak da devrimin hazırlığı, “işin olmazsa olmazı” için parti örgütlenmesine yönelir. Parola: Anarşi Yok Büyük Derleniş’le devrimci, Marksizm zemininde gördüğü grup ve yapılarla bir araya gelip proletarya partisinin oluşturulması için çağrıda bulunur! [13] Ancak eğilimler böyle bir çağrıya rağbet etmemiş çaba sonuç vermemiştir.

Bugünden o güne baktığımızda, söylenenler doğru değil midir? Ve yaşananlar bunun böyle olduğunu göstermemiş midir? Her sınıf elbette olaylara kendi penceresinden bakacak, ona göre yorumlayacak ona göre taktik üretecek ve ona göre davranacaktır.

Kıvılcımlı için doğru olan şudur: Devrimci bir kopuşma yaşanmaktadır. Bu kopuşma Marksizm’den, sosyalizmden etkilenmiştir. Somut taktik kopuşmanın proletarya sosyalizmi zeminine çekilmesi; hem kopuşmanın öncü kadrolarının derleneceği bir partinin acilen örgütlenmesi ve hem de Partinin genel kopuşmaya, devrimci dalgaya önderlik edebilmesi doğrultusunda olmalıdır.

71 Kopuşması: Devrimci Teori Yoksunluğu…

Kopuşmanın proletarya sosyalizmi zeminine çekilmesi mümkün olmamıştır. Kıra doğru kopuşanlardan: “Mahirler kendi göbeklerini kendileri kesmeye yöneleceklerdir. Alttan alta bir gerilla savaşı hayal edilmekte… silahlanılırsa bir Küba, bir Filistin yaratılabilir diye düşünülüyordu”(Yaşar Ayaşlı, TP 41, S. 40, 41) [14]

“THKO’yu kuracak olanlar model olarak Che tipi kır gerillasını rehber almışlardı… Gerillaya nereden başlanacağı hakkında… düşünülecek ve… Malatya yöresinde karar kılınacaktı.” (a.y. S. 41)

Kaypakkaya “Hayal dünyası zengindi. Komünist çizgide sıkı bir mücadeleye girilmesi durumunda devrimin 10 yıl içinde gerçekleşeceğine inanıyordu.” (Muzaffer Oruçoğlu, TP 41, S.139)

Durum buydu.

Ve daha sonra anlaşılıyor ki(!) “ O dönemde silahlı mücadelenin nesnel ve öznel koşulları yoktu. Atılması gereken ilk adım sağlam bir yeraltı partisi kurmak olmalıydı.” (Y. Ayaşlı a.y. S.42)

Her şey ne kadar açık! Kıvılcımlı’nın söyledikleri bunlar değil miydi?

Bunu kesinlikle, “Alın işte! Geldiniz mi Doktor’un dediği yere!” yollu kısa yoldan birilerini “mat” etmek için söylemiyoruz. Böyle bir niyetimiz yok. Hatta bu noktada Ayaşlı’nın “Bazı zamansız mücadeleleri doğru bulmasak bile desteklemek gerekebilir. Onlardan da çıkarılacak dersler, öğrenilecek şeyler vardır çünkü. Ancak iflah olmaz oportünistler, çokbilmiş sözde otoriteler her şeyi bir çizikte silip atabilirler.” tutumunu da sonuna kadar sahipleniriz.

Ancak “Silahlı mücadeleyi savunan gençlik önderleri baştan beri birlikte hareket ettikleri, hep önlerinde görmek istedikleri M. Belli ve H. Kıvılcımlı’da umduklarını bulamamışlardı” (a.y. S.40) yargısı en azından Kıvılcımlı için doğru değildir. Silahlı mücadele/gerillanın altını dolduran teori “yarı feodal yarı sömürge” tespitiyle MDD’ciliktir. Kıvılcımlı’nın bütün ideolojik politik uğraşı, gençleri bu zeminden koparmak yönünde olmuştur. Kıvılcımlı’nın böyle bir hareketin başında o gençlerin “önlerinde” olmaları nasıl mümkün olabilir?!

Kıvılcımlı “kopuşanlarla” birlikte davranabilir miydi? Hayır. İdeolojik tahlilleri, teorisi, örgüt ve mücadele biçimi anlayışı vd. hiçbiri buna uygun değildi. O da herkes gibi kendi doğrusunu ve doğrusunu yaptı. Bu noktada Kayaoğlu’nun “Kıvılcımlı düpedüz, 71 devrimciliği karşısında zaman zaman gerici denebilecek pozisyonda kalmıştır.” (TP 40, S. 34) yargısı da asla doğru değildir ve son derece subjektiftir.

Durdurmak, tartışmak, ideolojide çözümleyici, politikada ön açıcı, örgütte partici olmak Kıvılcımlı’ya başka görevler yüklüyordu ve o onu yaptı. “Gençler beni önlerinde görmek istiyorlar” diye, düşünmediği bir tarzda davranabilir miydi?

Kıvılcımlı elbette kopuşun yönelişine; partileşememiş, işçi sınıfı zeminine girememiş devrimcilerin kıra/köye, gerillaya yönelişine karşı çıkmıştır. Yaşasaydı elbette onların eyleminin devrimci yanını yüceltecek, bu eylemden en değerli derslerin çıkartılmasına da yardımcı olacaktı. Bu görevi ardılları, geleneği yapmıştır.

Devrimci Atılganlık

Soruyu açık soralım! 71 Kopuşması devrimci midir? Ruhça evet. Teorice ve politikaca hayır!

Yıllarca TİP’in, mücadelenin kanını donduran hımbıllığına ve habire “öcü” tehditlerine; MDD’nin oyalamalarına ve mücadeleyi “asker-sivil aydın zümre”ye havale eden tutumuna karşı [15] bir tepki; yetmediği, yetemediği yerde zulme karşı isyan eden bir fedailik; canını devrimci kavganın önüne seriveren bir fedakârlık, kavgaya inanç ve bağlılık onların edinilmesi gereken devrimci özellikleridir.

12 Mart faşizminden çıkışta onların bıraktıkları miras, devrimci atılganlık ruhu, yaktıkları ateş, yeni kuşağın devrimci mücadeleye en hesapsızca katılımlarının ve atılımlarının önünü açmıştır. Onların hunharca katledilişlerinin yeni kuşak gençler arasında yarattığı hınç, daha iki yıl geçmeden daha güçlü bir devrimci dalganın fırtınası olmuştur.

Doğru Devrimci Eleştiri Asla Hükümsüz Değildir!

O dönemde “Kıvılcımlı’nın eleştirilerinin birçoğu doğrudur” diyor Kayaoğlu ve ekliyor, “ama bu doğruların hiçbir hükmü yoktur!” (TP 40. S. 36) Kayaoğlu’nun mantığı ters işliyor! Doğrunun hükmü her zaman vardır ve olmalıdır! Doğruları referans veremeyeceksek, şahidimiz doğrular olmayacaksa… Kıvılcımlı’nın eleştirileri doğru ise 71 devrimcilerinin eylemi en azından çıkış momentinde doğru değildir. [16]

Kıvılcımlı’nın eleştirileri doğrudur ama 71 devrimcilerinin eylemi karşısında “hükmü” yoktur! Neden? Çünkü “Kıvılcımlı’nın, birçok anlayış ve görüşte, THKO ve THKP-C’nin solunda yer almasının hiçbir kıymeti bulunmuyordu o sıcak atmosferde. Öncelik anlayışlarda değil eylemli varoluştaydı.” (a.y. S. 34 abç)

O zaman eleştiri hak ve hele görevi nerede kalır. Eleştiriler hükümsüz kalacaksa kim kimi neden eleştirsin?

TP’li arkadaşların Kıvılcımlı’nın eleştirilerini “Hükümsüz” kılmasının arkasındaki giz, 71 devrimcilerinin şiddetini kutsamasıdır, eylem tapıncıdır. Bu gerçekten yanlış ve o kadar da tehlikelidir. Kitapta yazan onca doğru, yanlış bir eylemle yanlışlanamaz!

Ayrıca TP’li arkadaşlar hangi paradoksla karşı karşıya olduklarının farkında mıdırlar? 10 yıldır yazıyorsunuz. Ve mutlaka yazdıklarınızın doğru olduğunu düşünüyorsunuz. Ya da bir doğruyu bulmaya çalışıyorsunuz. Peki, bu “doğrularınızın” başkaları için “hiçbir hükmü yok”sa. Hatta gerçekten doğru olmasına rağmen yoksa!

Diyelim ki 71 devrimcilerinin eylemine sığındınız. Onların yaptığı devrimci eylemdi, Kıvılcımlı’nın yazdıkları, okudukları da maval kaldı diyelim. O zaman bugün de başkaları eylem içinde. Sizin yazdıklarınızın onlara “maval” gelme tehlikesi yok mu?

Kayaoğlu’nda teori ve eylemi zaman zaman birbirinin karşısına koyma, zaman zaman da birini diğerinden ayırma neredeyse bir metot haline gelmiş. Nerede nasıl işine gelirse öyle kullanıyor.

Diyor ki, “(Kıvılcımlı) mücadeleci, kavgadan yılmayan ve davaya katı bir şekilde adanmış kişiliği, disiplinli yaşamı, çalışkanlığı ve üretkenliği, işkencehanelerde devrimci tutum alma konusunda bütün mücadele dönemi boyunca en önde olan konumu, kesin inançlı oluşu ve bu niteliklerini 50 mücadele yılı boyunca korumasıyla, her militan hareketin yaşamını eğitim konusu yapabileceği biri…”

“ ancak… Onun teorik pratik eseri, kişisel varlığı ve niteliğinden mümkün olduğunca ayrılarak (a.b.ç.) ele alınmaya gayret edilecektir. Doğru yöntem budur. Kişisel özelliklerinin ve niteliklerinin teori ve politikasında mutlaka etkileri olmuştur… Ama bu sadece bir hikâye konusudur. (a.b.ç.) Teorik bir bağ kurmaktan kesinlikle kaçınmak gerekir. Hatta teorik bakımdan bu enformasyondan yoksun olunması daha iyidir.” (a.y. S. 5,6)”

Demek istiyor ki Kayaoğlu, –niteliklerini tek tek saymayayım yine – böyle bir insanı, yani Kıvılcımlı’yı okurken, hele eleştirel gözle okurken, onun devrimci yaşam pratiğini düşünmeyelim. Yoksa işkencelerden hep alnının akıyla çıkmış, disiplinli, kavgaya katı bir şekilde bağlı vs. bir kişi bizde duygusal bir etkilenme yaratabilir; “Bu adamda bir cevher mi var yoksa?” yanılsamasına ve dolayısıyla okuduğumuz yazılarını sübjektif bir pozitivizmle algılama zaafına düşebiliriz.

İlginç değil mi? Biraz önce “eleştirilerine” (teorisine) bakmayacaktınız Kıvılcımlı’nın, onlar maval idi, şimdi de devrimci yaşam pratiğine bakmayacaksınız, çünkü ondan da ancak bir “hikâye konusu” çıkıyor! Ama 71 devrimcilerinin teorilerini görmezden gelip, pratiklerine doya doya bakabilirsiniz. O pratik hiç yanılsama yaratmadı çünkü onca yıl!

Oysa biz hem Kıvılcımlı’ya hem de 71 devrimcilerine, kendi teorik – pratik bütünlükleri içinde – ne horlayarak ne gözlerimiz kamaşarak– bakabiliyoruz! “Doğrusu budur!”

Yine de Kayaoğlu’na biraz tolerans göstermek isteriz. Kıvılcımlı’yı pratik yaşamından ayırarak, Kaypakkaya’yı ise devrimci eylemiyle birlikte okuyun. Ama okuyun! Bakalım eliniz de ne kalacak!

Ben kendi açımdan yanıt vereyim bu soruya. Benim elimde, Kaypakkaya’dan okuduklarımdan Marksizm adına neredeyse hiçbir şey kalmaz. Başta sınıf tahlilleri olmak üzere, baştan aşağı stratejik yanlışlarla doludur. Eğer onların o eylemleri olmasaydı o kitaplar –gerek Mahir’in ve gerekse Kaypakkaya’nın– bugün çok fazla bir anlam ifade etmeyecekti. İşte Kayaoğlu bu noktada yeni bir zaafını ele veriyor: Şiddeti ve şahadeti devrimci diyalektik kavrayış eksikliğinden, onu metafizik skolâstik algılama aşırılığına savruluyor. Yazılanlar, yazanların şahadetleri hatırına aşılamıyor. Bundan, o küçük burjuva zaaf yüzünden, o kitaplardaki yanlışlar bile bile, uzun yıllar TDH’nin önünü tıkamıştır ve hala da tıkamaktadır.

Ancak bunun sorumlusu ne Mahir’dir ne de Kaypakkaya. Onlar o genç yaşlarında, o birikimleriyle ve o sosyal/politik determinizm içinde yapabileceklerini yaptılar. Yazılarında sürekli bir değişim içinde oldukları görülür. Ardılları onların yazdıklarını onların enerjisiyle ve onların sürekli gelişme anlayışıyla yetkinleştirebilirdiler. Ancak mücadelelerini (pratiklerini) olduğu gibi yazdıklarını (teorilerini) da taşlaştırdılar ve o taşlar hareketin önünde yıllardır yığılı kaldı. Yazılanları değiş(tirile)mez tabu sayan politik anlayışların, onların anılarına ve devrimci eylemlerine, devrimci bir tarzda sahip çıktıkları da söylenemez.

Yine TP’de teorinin, pratik bir güç haline gelemeyişine bir küçümseme vardır. Umarız bu kendilerinin bir diğer paradoksu olmaz.

Pratik bir güç olamamak doğru olmamak anlamına gelmez, gelemez, gelmemelidir! Gerçi Kayaoğlu için –verili bir momentte– “bu doğruların hiçbir hükmü yoktur” ama bu biraz abartırsak tasımızı, tarağımızı, eleğimizi neyimiz varsa toplayıp, bir kenara çekilmek anlamına gelir. Zira güç olmak bir yana, hem yurt hem dünya ölçeğinde bunca güç yitirmişken, sözlerimizin Emekçi yığınlar için “mıy mıy”dan öteye geçebileceğinin hiçbir garantisi yoktur.

TİP mi, Kıvılcımlı mı?: Bir Anlayış Zaafı

“Teori ve Politika, Türkiye’de özgül bir Marksizm’in ortaya konuluşu bakımından, baştan beri ama giderek daha belirgin bir şekilde Kıvılcımlı’nın kategorik yerinin ayırdında oldu.” (a.y. S.59, abç) diyor Kayaoğlu ama 71 Kopuşması karşısında alınan tutumlarda, Kıvılcımlıyla diğerlerinin “ayırdında” olmakta oldukça zaaflı kalıyor.

“Zira bu eleştiriler zaten daha önceden TİP’in önde gelenleri tarafından, akıl ve sağduyuya çağrı olarak gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.” (a.y. S. 36) diyen Kayaoğlu’nu anlamakta insan gerçekten zorlanıyor! Bir çelişki bu kadar çarpık olabilir mi? Ya da bir çelişki neden bu kadar çarpık olmak zorunda?

TİP’in hiçbir derdi yoktur! Gerçekten yoktur! “İleri gelenleri” koltuklarını bulmuşlar, TBMM’de yerlerini almışlardır. Parti tıkır tıkır işlemektedir. Biraz daha “güler yüzlü” olunursa ve biraz da çalışırlarsa seçimlerde “başa güreş”eceklerdir! TİP’in parlamentodan başka hiçbir perspektifi yoktur!

Kıvılcımlı ise daha 71 Devrimcilerinin MDD’den kopuşmasından önce; TİP’ten kopuşma sürecinde “ileri gelenlerine”, onların parlamentarizmlerine karşı, açık bir savaş yürütmüştür. Bu bilinmeyen bir şey de değildir!

“Sen işçi sınıfının ve köylülüğün yığınları bezirgân partilerinde iken: Yakında iktidara geleceğinden söz et: Demirel misin be mübarek! Sen, Mussolini’den aktarma T. Ceza kanunu’nun, eski Kemalist Anayasaya nasılsa girememiş maddeleri, yeni anayasa ve Seçim Kanununa birer demokratik gelişim gibi sokulurken: onların ’tastamam’ uygulanması için kan teri dök: Sükan mısın be mübarek!”

“Türkiye’de konu gelecek devrimin ‘güler yüzlü’ veya ‘demokrat’ mı olup olmayacağı değildi. Sosyalizm: Maksima (azami) Programdı. Bugünkü Türkiye Minima (asgari) Programı gerçekleştirme durumundaydı. Minima Programın bin bir yakıcı konusu oportada çözüm beklerken Maksima Program (Sosyalizm) üzerine mız çıkartmak, en hafif deyimiyle: kaçak güreşmekti. Buna dünyada ’oportünizm’ adı verilirdi.” (Demokratik Zortlama, S. 310–311)

Kıvılcımlı TİP’in, I- günün acil görevlerinden; asgari –Demokratik Devrim– programından Sosyalizm bahanesiyle kaçan; II- Mücadeleyi, Anayasayı “tastamam” savunma darlığına sıkıştırıp hayatın bin bir zenginliğini reddeden; III. “Başa güreşme” dangalaklığıyla devrim mücadelesinin önünü bön bir parlamentarizmle tıkayan oportünizmine karşı açık bir kavga yürütmüştür. Demokratik devrim programı ve devrimci bir sınıf partisini savunmuştur.

TP’nin Kıvılcımlı’yı TİP’le kıyaslaması ve hele hele “Zaten TİP’liler de aynı eleştirileri yapıyorlardı.” diyerek, 71 devrimcilerine karşı saymasını kendisinin müthiş bir gafleti olduğu konusunda uyarmak gerekiyor.

Bir Satır: İki Kıvılcımlı

TP Kıvılcımlı’nın politik yaşamını, devrimci ve reformist olarak ikiye ayırıyor. Bunun sınır çizgileri zaman zaman muğlak gibi görünse de satır’ın keskin darbesini indirecek bir nokta bulmakta zorluk çekilmez. İlk Kıvılcımlı, YOL Kıvılcımlı’sı devrimcidir. Vatan Partisi ve sonrası; özellikle 71 Kıvılcımlı’sı reformisttir. “Reformizm”in başlangıcı, darbenin vurulacağı nokta da –arana arana– ta 1937’ye, “Demokrasi” broşürüne kadar götürülür.

Zaten YOL’un son kitabı Taktik Ana Halkası: Legaliteyi İstismar çalışmanın bir sentezi ve çalışmanın yönüdür. Adı geçen yıllarda Kıvılcımlı, yayın/propaganda/bilinçlenme alanında; Emekçi Kütüphanesi ve Marksizm Bibliyoteği serileriyle aktif ama legal devrimcilik yapmaktadır. Legal politika, yığınlara ulaşabilme çabası, yeni çalışma tarzları ve yeni bir söylem gerektir(ebil)ir. Bugünden o günleri yargılamak TP için epey kolay olmalı. Hiçbir sosyal politik kıpırdanmanın olmadığı 1930’larda, 50’lerde (40’lar boyunca, 1939 – 51 arası, Dünya Savaşı yıllarında Kıvılcımlı hep hapistedir.) ne yapılabilirdi?

İstanbul’un fethinin 500. yılı dolayısıyla yayınladığı Fetih ve Medeniyet’le ilgili Kayaoğlu “Kıvılcımlı, böylece halkın duyarlığını yakalayabileceğini ummaktadır.” (TP 40, S.29) diye “aydın”ca küçümsemektedir.

Evet, İnönü-Bayar el (ya da at) değiştirmelerinde, İstanbul’un fethinin yıldönümlerinde, 27 Mayıslarda vs. Politik ortam birazcık canlanacak olsa Kıvılcımlı, “ halkın duyarlığını yakalayabileceğini ummakta” ve ses vermektedir. Sadece “yazı-çizi”yle de kalmamakta, Vatan Partisi gibi –küçümsenen ama– o günün şartlarında cevvalce bir örgütlenmeye gitmektedir. TP’nin bugün pek ciddiye almadığı bu eylemi finans kapital o zaman epey ciddiye almış ve VP’yi –kimilerinin tiye almaya kalktığı o yapkın diline rağmen– yasaklayıp, üyelerini de Harbiye Zindanları’na tıkıvermişlerdi. Hem de Tüzük ve Programı mahkemede beraat edecekken, “Vatan Partililerden, 7–8 ay geceli gündüzlü gün ışığı görmeyen, karanlık mezar darlığında hücrelerinde, sağlam dişlerinin peynir gibi kırıldığını görenler oldu.” (Dr. H. K. 27 Mayıs ve Yön)

Bugün aydınca dudak bükülen o pratik aslında, işçi sınıfını örgütleme çabası olduğu kadar devrimci hareketin (bugün her devrimcinin sahiplenmesi gereken bir miras) bir onur kavgasıydı da.

Yerli Para babalarımızın Demir kırat iktidarı, hem yeni efendileri yabancı Para babalarına ne kertede sadık kul olduklarını saptamak için, hem eski düşmanları kandırılmış Halk yığınlarına ve özellikle Türkiye İşçi Sınıfına gözdağı vermek için, geniş bir sosyalist sürek avına çıktılar. Uzun ve inceden inceye gizli hazırlıklardan ve provokasyonlardan sonra ansızın gece baskınları yaptılar. Kanunlara dayanan: (Doktor Şefik Hüsnü adına bağlı) Emekçi Sosyalist ve (Avukat Esad Âdil adına bağlı) Türkiye Sosyalist Partileri ile ne kadar kurulu bağımsız İşçi Sendikaları varsa, hepsi çoktan kapatılmıştı. Şimdi Sosyalizmin son kılıç artıkları yakalanıp Kanunsuzluk suçu ile zindana atıldı.
“Böylece yerli yabancı Para babaları, Türkiye’de Sosyalizmin son erine dek ’kökünü kazımış’ olmakla övünüyor ve keyifle el sıkıyorlardı.

“İşte, Vatan Partisi o panik karanlıkları içinde her ne olursa olsun İşçi Sınıfı hak ve varlığının, yaşama savaşının bayrağını yere düşürtmemek için kurulmuştu.

“Vatan Partisi savaşı: Şu veya bu iç nedenlerle açılmış gedikten hür boşalış değil, bütün tıkanık bentlerin üstünden atılış oldu. (a.g.e.)

Lakin TP’ye göre “Bu çalışmayla (1937 Demokrasi broşürü b. n.) Kıvılcımlı devrimci pratik politika gereğini (gözlerinize inanamazsınız! b. n.)bir yana itmiştir (evet, itmiştir yazıyor! b. n.) ve politika diye bellediği şeyin başlıca hedefi olarak devlet katlarındaki çatışmadan dolaysızca yararlanmayı saptamıştır.” (Kayaoğlu, a. y. a.b.ç.) Buyurun! Kayaoğlu’nun Kıvılcımlı’yı bir KADROCU ilan etmediği kalmış.

Peki, hiç mi kurtuluş yok Kayaoğlu? Küçük bir ümit? Yok!

“Bu nitelik Kıvılcımlı’yı ölünceye kadar bırakmayacak bir anlayışın göstergesidir.” (A.y. abç) Ya! Alın bakalım!

Şimdi durup bir kendimize ve ortamımıza bakalım. 1930’lu, 40’lı 50’li… 90’lı yıllara göre çok daha teorik birikimli bir devrimci hareketi var Türkiye’nin. Bunca örgüt tecrübesi, deney birikimi var. Kitlesel kabarışlar, zaferler, yenilgiler, devasa mitingler, grevler, işgaller, 1 Mayıslar, barikatlar, gerillalar, yeraltı yerüstü partiler neler neler yaşadık; biriktirdik, özümsedik becerebildiğimizce. Ama TDH’nin durumu işte ortada. Teori ve deney birikimi açısından 50’lerle kıyaslanamayacak kadar ileriyiz. Buyurun, hareketi iradi bir müdahaleyle kaldıralım!

Diyelim ki 71’lerin devrimci atmosferinden, “500 gerilla toparlarsam… 10 sene de sıkı bir çalışma yürütürsem devrimi yaparım” diye düşünen 22, 23 yaşındaki bir devrimcinin (Kaypakkaya’nın) hayal dünyasından, Kıvılcımlı’nın 50’lerdeki yapkın pratiğini eleştirebilmek olasıdır. Ama 2000’lerin boğucu durgunluğundan nasıl böyle bir eleştiride bulunulabilir! Ama yine de siz siz olun “devrimci pratik politika gereğini bir yana it”meyin!

Kıvılcımlı gerek 1935’lere kadarki illegalitenin esas olduğu YOL çalışmaları döneminde, gerek sonraki legal Marksist yayın döneminde ve gerekse TİP’li, MDD’li 60’lı yıllarda, teorik pratik bir bütünlük içinde var olmuştur. Politik ortama uygun söylemleri kimseyi yanıltmamalıdır. Kıvılcımlı devrimci politika yapar. Devrimci politika her zaman “cazgır” ya da ajitatif olmak zorunda değildir. Yapkın politika ve söylem de devrimcidir. Hangisinin uygun olduğunu somut politik ortam belirler.

İşçiler barikatlarda mıydı da Kıvılcımlı, Eyüp Sultan önüne nutuk atmaya gitti! Ya da 16 Haziran’da işçiler sokağa dökülünce sıvışacak yer mi aradı? O gün kadrolarıyla o hareketin içindeydi ve acil görev: Proletarya Partisi’ni örgütlemeye çabalıyordu.

Teorik pratik kavgasını birbirinden ayırt etmeye çalışanlara cevabını sağlığında vermişti.

“Bu toprakta bir Eneski Sosyalizm vardır. Küçük burjuva “üstâd”lıklarının fare deliklerinden iyi görülemez. Hatta inceli, kalınlı “sansür” edilir. Ama: Eneski Sosyalizm, Sosyalist Medrese ulemalığı yaslasında “Maşrık’ı âzam” kesilmemiştir. “Beyinsiz işgüzarlık” gösterileriyle bunalmamıştır. En nankör kankurutucu Devrim istihkâmında her zaman adsız er basitliği ile görevini yapmıştır Eneski Sosyalizm. Onun, 50 yıl kan kusarak: Pratiği Teoriden bir an ayrılmaksızın güttüğü sınıf ve teori savaşı birbirinden ayrılamaz.” (Devrim Zorlaması, S. 380)

Kaypakkaya’nın Marksizm’i

71 Devrimcilerinin genel özelliklerinin ortak sınıf tahlilleri, Türkiye’yi yarı feodal yarı sömürge gören zeminleri olduğunu söylemiş ve eleştirmiştik.

Bir kez daha yineleyelim. 1971’ler Türkiye’sinde ana çelişkinin Finans Kapital (Tekelci Burjuvazi) tefeci bezirgân ortaklığıyla, işçi sınıfı ve köylülük arasında olduğunu görememek ve Türkiye’yi yarı feodal yarı sömürge düzeyine indirgemek, kesinlikle Marksist bir analiz değildir. Stratejik temel gücün köylülük olduğu savı da birinci analizin mantık sonucu olarak doğrudur ama kesinlikle Marksist bir tahlil değildir. Ve yine bu iki tahlilin mantık sonucu olarak köylü ordusuna, Gerilla’ya yöneliş de kesinlikle Marksist bir tavır alış değildir.

Kaypakkaya’da tekelci burjuvazi yoktur! Ne olduğu, yapısallığı belirsiz bir “komprador burjuvazi” vardır. Kaypakkaya’nın Marksizmi’nde işçi sınıfı da yoktur. 1971 Türkiye’sinde işçi sınıfını neredeyse yok derecesine indiren bir Marksizm ne kadar Marksizm’dir?

Kaypakkaya’nın teoriye yatkınlığı (sadece yatkınlığı ama!) her zaman direnişçiliği, kavgaya bağlılığı, dayanıklılığı gibi üstün yetenekleri kadar övülmüştür. Ancak solun yeniden doğuşunun yaşandığı; birikim, gelenek ve bağdan yoksun; teorik olarak kısır, klasiklerin bile yeni çevrilip okunduğu; Küba, Vietnam, Latin Amerika, Uzak Asya, Çin vs. halk savaşlarının prestijinin yüksek, buna karşın reel sosyalizmin donuk renklerinin daha da gölgelendiği bir ortam da sosyalizmden etkilenmiş, o koşulların teorik pratik devrimcisi olmuştur.

Teori ve Politika, teori ve politikada gerçekten yol almak, Marksizm’e varmak istiyorsa, Kaypakkaya’nın kesinlikle Marksist olmayan; kır küçük burjuvazisinin gerici ideolojik zemininden kesin bir kopuşmayı başarabilmesi gerekir. Bunu Kaypakkaya’nın eylemi gözlerini kamaştırıyor olsa bile yapabilmelidir. Aksi eylemi kutsama ve şiddete tapınç zaten Marksist bir tutum olmadığı gibi bu zaafın TDH’ ne verdiği zararın –TP açısından da– çoktan anlaşılmış olması gerekirdi.

Kaypakkaya’da Kemalizm ve Ulusal Sorun

Biz gene teoriden yürüyelim. TP’nin, Kaypakkaya’da en güçlü yan olarak gördüğü Kemalizm ve Ulusal Sorunla ilgili birkaç şey söylemeliyiz. Kaypakkaya her iki meselede de özgün olmaktan çok, uluslararası Marksistlerin (Lenin, Stalin, Mao vd.) tespitlerini referans alarak bir sonuca varır. Ulaştığı sonuç, iki konunun da stratejik önemde olmasından dolayı elbette önemli ve elbette diğer eğilimlere göre ileridir. Gerçi diğer iki eğilimin (THKO ve THKP-C) özellikle ulusal sorunda benzer bir noktaya gelmelerinin güçlü belirtileri vardır. Yine buna da yetişemedikleri düşünülmelidir.[17]

Bu özgün olamama kendi içinde zaaflarını da taşır.

“Kemalizm komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazinin sağ kanadının ideolojisidir” (İ. Kaypakkaya, Seçme yazılar, S.164) Bu terimler o dönemin jargonudur. “Büyük”, “orta”, “sağ kanat”, “sol kanat” vb. Burjuvazi bu tür nicel/öznel terimlerle kategorize edilemez. Belirleyici olan onun niteliği ve nesnelliğidir. Bunun için bir ölçü vardır! Tekelci midir, tekel dışı mıdır? Kaypakkaya “büyük”ten neyi kastetmektedir? Tekelciliği mi? Ya “orta”dan? Tekel dışı burjuvaziyi mi? Eğer böyleyse Kemalizm’in her iki kesimin de ideolojisi olduğunu söylemektedir ki bu doğru değildir. Ayrıca “komprador” burjuvazi de o yıllarda çoktan tarih olmuştu, bunları yazının Kemalizm bölümünde açıklamıştık.

Ancak Kaypakkaya’nın buradaki ileriliği, Kemalizm’i ittifak saflarından kesinlikle karşı tarafa savurmasıdır ki bu önemlidir. “Kemalizm faşist diktatörlüktür” vs. Bunlar aşırı uç değerlendirmeler hatta “söylem”lerdir Yoksa yaşadığımız “faşist diktatörlük”lerin, “orta burjuvazinin sağ kanadının” diktatörlüğü olarak değerlendirilmesi gerekir ki bu saçmalamaya varır. Kemalizm zaman zaman –görece– burjuva demokrasisidir zaman zaman da 12 Eylül’de olduğu gibi faşizme kayar.

Ulusal Sorun’da da Kaypakkaya özgün değildir. O dönem vardığı nokta açısından önemlidir. Kürdistan’ın sömürge olduğunun, Kürt ulusunun ayrılma hakkının tanınması ileri noktalarıdır. Ama bunları yaparken Kürt halkının ayrı örgütlenme hakkıreddetmiştir.

“Marksist-Leninist hareket, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin belli bir devlette, birleşik örgütlerde, siyasi, sendikal, kooperatif eğitsel vb. örgütlerde kaynaştırılmasını savunur. İşçi ve emekçileri milliyetlerine göre ayrı örgütlenmelerde toplama eğilimleriyle mücadele eder.” (a.g.e. S. 215)

UKKTH kendi mantık tutarlılığı içinde ayrı örgütlenmeyi de kabul eder. Doğru olan budur. Kaypakkaya’nın tezi, ezen ulusun, ezilen ulustan daha devrimci, daha aklı evvel, daha yetkin, daha … , daha … olduğunu öngörmektedir ki bu Kaypakkaya’daki milliyetçi kalıntılardır. Türkiye ve Kürdistan’daki somut durumda da hayat bu tezi reddetmiştir. Ardılları da bunu bilince çıkarmakta yetkin olamamışlar ve ayrı örgütlenmenin de “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” mantığı içerisinde bir hak olduğu gerçeğini hala görememektedirler.

Bu iki ana konunun dışında bir de küçük bir not düşelim: Kaypakkaya’nın Sosyal Emperyalizm tezini savunması, kır gericiliğinin reel sosyalizme duyduğu tepki olarak değerlendirilmeli, buradaki yetmezliği ve zaafı belirtilmelidir.

Sonuç

TP’nin Kaypakkaya’nın teorik Marksizm’inde bulacağı çok fazla bir şey, ne yazık ki yoktur. Pratik Marksizm’inde ise ruhça hakkı teslim edilse bile, analitik olarak yanlıştır. Bu noktada “Kaypakkaya’cı” olunsun olunmasın deneylerinden öğrenmek gerekmektedir.

TP, Kıvılcımlı’nın teorisini, pratiğinden ayırarak okumak istiyordu. Okusun. Kıvılcımlı’dan öğrenilecek çok şey vardır. Her şeyden önemlisi, Kıvılcımlı programatik olarak aşılamamıştır. Kaypakkaya ise daha doğuşunda programatik olarak geri doğmuştur.

Burada sıkı bir Kıvılcımlı savunması yapan Mehmet Güneş’in yerinde bir tespitini analım: “Bütün DHD programları Doktor’un 1970’lerde yeniden güncelleştirdiği demokratik devrim perspektifine ancak yakın dönemde varabilmiştir. 30–35 yıl boyunca sürekli program sorunları tartışılmış, kafa göz yarılmış, uzun yıllar çok geri ve çarpık, Türkiye’yle ilgili taklit metinler program olarak kabul edilmiştir. Bir 30 yıl boşa kaybedilerek 1970’lerde zaten var olan noktaya gelinmiştir” (Mehmet Güneş, TP 40, S. 82)

Tabi ne kadar gelindiği tartışmalıdır.

Genel Sonuç

Kemalizm tartışmaları hem yeniden güncelleşti hem de bununla kalmayıp son zamanlarda TDH Kemalizm lehine kan kaybeder oldu. Zamanında bu tarafa geçerler umuduyla alçak tutulan “duvarlardan” şimdi öbür tarafa atlıyorlar. Kemalizm’le kesin ideolojik mücadele, onun gerçek sınıf köklerinin kavratılması gerekmektedir. Yine bu bağlamda “İşkencecilerimi affettim.” diyerek faşist MHP güzergâhında boy göstermeye niyetlenen “sol” Kemalistlerin, özellikle kardeş Kürt halkının haklı mücadelesine karşı saf değiştirivermesindeki kolaylığın sınıfsal alt yapısı ve Milliyetçiliği de anlatılmalıdır. TDH Ulusalcılık ile Milliyetçilik’in aynı şey olduğunu tereddütsüz propaganda etmelidir.

Yine genç ordu subayları arasında yaşam bulmuş dirlikçi geleneğin tükenmişliğine özel vurgu yapılmalıdır. Artık ne dirlikçi gelenek vardır ne de 60’lardaki gibi müttefik sayılabilecek sol-Kemalizm ya da Kemalist-sol.

“Doktorcu” kökenli gruplardan Halkın Kurtuluş Partisi(HKP) ve Sarp Kuray çevresi, AKP – Ordu didişmesinde bu tükenmiş geleneğe sarılmak istemektedirler. HKP’nin öteden beri özelliği, Kıvılcımlı’nın söylediklerinden bir adım öte gidememek; onun politikasını nesnel şartlarından koparıp, bir dogma haline getirmektir. Yaşanan sosyal, politik alt-üstlüklerin hiç önemi yoktur. Her iki çevre de Kıvılcımlı’nın teori ve politikasını yeni şartlarda geliştirmek yerine eskide kasılıp kalmaktadırlar. Bu yüzden Kıvılcımlı’nın Kürt ulusal sorunundaki “ayrılma hakkı”nın kullanılması ve ayrı örgütlenme ile ilgili devrimci tutumunu gizlice reddedip sürekli “birlikteliğin nimetleri”ni propaganda etmektedirler.

Yine güncel politik gelişmelerle ilgili olarak, uzun bir süredir gündemi epey işgal eden Ordu – AKP çatışmasına da değinmekte yarar var.

12 Eylül aynı zamanda finans kapitalin taşradaki ittifak gücü tefeci-bezirgânlığın ve ondan evirilme yeni kuşak Anadolu burjuvazisinin de gelişip, tekelci üst katlara tırmanması için de bir fırsat olmuştur. Bu dönüşümü sağlayabilen yeni güçler, eski siyasi yapısından; uzun yıllardır Erbakan’ın önderlik ettiği Milli Görüş geleneğinden kopuşarak AKP biçiminde ortaya çıkmıştır. Elbette binlerce yıllık kır gelenekli bu yapıyla metropol finans kapitali ve devlet güçleri arasında; gelenek ve tarz açısından farklılıklar olacaktır. Hala başı örtülü hanımlı yeni finans kapitalistlerle devletçi güçler arsındaki bu çatışma ve didişmenin, parlayıp ama ferini hemencecik yitiriveren alevler gibi şiddete varmadan atlatılabilmesinin arkasında bu vardır. Çatışma sınıfsal değil, üstyapısaldır.   

Zaten şehirli finans kapitalistlerimizin örgütü TÜSİAD (“köylüsü” MÜSİAD’dır) rüştünü ispatlayıp saflarına katılan yeni unsurlarıyla uyum içinde olduğunu seçimlerdeki; “oyumuz CHP’ye ama AKP’nin kazanmasını istiyoruz” tavrıyla açıkça göstermiş, tercihini AKP’den yana yapmıştır. Şimdi ara sıra AKP’yi uyarıp ama zaman zaman da Ordu’ya, yetki ve sorumluluklarını üslubunca hatırlatarak arayı bulmaya çalışmaktadır. Yoksa Büyükanıt’ın “Artık dükkânı kapattım” demesinin başka ne anlamı olabilirdi?

Ayrıca çatışmanın öznesi gibi görünen türbanın da Abdullah Gül tarafından nesne muamelesine uğratıldığı görülmektedir. Türbanlı hanımını devletçi geleneğin burnuna dayamaktan kaçınmaktadır. Aslında böyle bir dayatmaya ihtiyaç da duymamaktadır. Giderek sönümlenen çatışmanın altında yatan gerçeklik aynı zümrenin farklı gelenekli unsurları olmalarındandır. Kimse artık ne Tayyip Erdoğan’dan ne de Abdullah Gül’den, –faraza radikal İslamcı bir grup devleti ele geçirse bile– gönüllüce takke takıp cüppe giymesini beklememelidir. Onlar yeni yerlerini sevdiler! Un artık ekmek olmuştur, tekrar una dönüş(türüle)mez!

Son Söz

Geleneğimiz için artık arkaik sayılabilecek bir Kıvılcımlı – Kemalizm/Orduculuk tartışmasına giriştik. Bunun önemli bir sebebi Teori ve Politika’nın samimiyetine inandığımız Kıvılcımlı’yı okuma, anlama, aşma çabalarıdır. Uzun zamandır düzenli ve inatçı bir biçimde bu çalışmalarını sürdürüyorlar. Eleştirilerindeki düzeyin yanı sıra epey emek de verdiklerini fark ediyoruz. Bunu görmezden gelemezdik.

Kıvılcımlı’yı anlamaya ve aşmaya çalışırken, geldikleri orijinle bağlantılı olarak da hala kurtulamadıkları küçük burjuva sınıf zeminine ve 71 devrimciğinin “şiddet”ine aşırı tapıncın yarattığı şaşılığa uyarı yapmak gerekiyordu.

Günün asıl sorunları ve ihtiyaçları açısından baktığımızda yapılacak çok iş olduğu da açıktır. Bu sadece teori planında da değildir. Kıvılcımlı, bir benzeri daha yok derecesinde, o 30’lu 40’lı yıllarda; iğneyi elde tutmanın bile her babayiğidin harcı olmadığı o donuk, moral törpüleyen yıllarda; en ilkel şartlarda, olanaksızlıklar içinde, iğnesini elden bırakmadan sabırla kuyusunu kazmış, su çıkarmış; Türkiye Marksizmi’nin teorik kuruculuğunu yapmıştır. Bunu üstelik pratik mücadeleden -günün gereksinimlerinden hareket ederek- hiç kopmadan yapmıştır. 12 yıl sonra cezaevinden çıkar çıkmaz, –kendisini ne kadar arayıp sorduğu meçhul– (Pek arayıp sormadıklarını daha sonraki gelişmeler göstermiştir.) partisine koşmuştur! Parti tevkifatla tahribata uğrayınca kadrolarını tekrar toplayıp Vatan Partisi’ni, PARTİ’yi örgütlemiştir. Kıvılcımlı’nın bir teori adamı olduğu kadar, örgüt ve pratik adamı da olduğu kesinlikle görmezden gelinemez.

Burada pratiğin –TP’li arkadaşların da bildiğine inandığımız– önemine küçük bir vurgu yapalım.

Teorinin hem pratikte sınanması önemlidir, hem pratik teoriyi eğiticidir. TP’li arkadaşlar bu kadar uzun süre, 10 yıl pratiksiz teori yapmayı –bunun bir başarı olduğunu teslim etsek de– hareketin durgunluğuna borçludurlar. Hayatın onlara böyle bir fırsat vermiş olması şansları sayılsa da pek sahip çıktıkları 71 Devrimciliği’nin doğuş zemininin eylemsizliğe de bir tepki olduğunu unutmamalıdırlar.

Hem TP’nin paradoksu hem de “tarihin garip bir istihzası” şudur. Kaypakkaya’nın eylemi Teori ve Politika’nın eylemsizliğine, 35 yıl öncesinden ince bir eleştiridir de.

___________________________________

Çalışmama son noktayı koymam, olarak özel bir güne denk geldi. 27. Yılında faşizmin karanlıklarında; darağaçlarında, zindanlarda, işkencelerde, sokaklarda ve dağlarda yitirdiğimiz yoldaşlarımızı, kardeşlerimizi anıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Sesimi dönemin her türden acısını çeken insanlarımızın sesine katıyorum.

 


 

[1] 1967 – 71 arası süreci bundan sonra genellikle 71 diye anacağız .

[2] Yeşil Ordu, içinde Çerkez Ethem ve kardeşleriyle birlikte başkaca, daha Bolşevizan unsurların da bulunduğu ve giderek Kuvay-ı Milliye’ye siyasi kurmaylığa ve onu siyasileştirmeye doğru gelişen bir kurtuluştur. M. Kemal önce ses çıkarmamış sonra güç dengesi kendi lehine döndüğünde kapatmıştır.

[3]  “Ali Bey (İstiklal Mahkemesi Başkanı, Kel Ali diye Bilinen Ali Çetinkaya b.n.) Paşaları asacak” diyordu M. Kemal İzmir’deki evinde Fahrettin Paşa’ya. (Uğur Mumcu, Gazi Paşa’ya Suikast, S. 105.) Kellelerini kurtardıklarına inanamayan zavallı Paşalardan Ali Fuat paşa, beraat ettiğimize inanalım mı sorusuna karşılık çaresizliğin öfkesiyle soru sahibine, “İnanmayıp da ne yapacağız?” diye çıkışır. (Aktaran U. Mumcu, a.g.e. S. 70)

[4] Atatürk Vakit Gazetesi yazarı Ahmet Emin Yalman’a verdiği ancak daha sonraları Türk Tarih Kurumu’nca gizlenen; “Kürt sorunu” ile ilgili röportajında şöyle diyor: “… başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir.” (Uğur Mumcu, Kürt – İslam Ayaklanması, S. 48)

[5] Atatürk’le siyasigörüş ayrılığına düşen Paşalar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuşlar ancak Parti İzmir Suikastıyla ilişkilendirilerek kapatılmıştır. Daha sonraki yıllarda Kazım Karabekir’in yazı yazmasına bile izin verilmemi,ş evi basılarak yazılarına el konulup yakılmıştır.

[6] Varlığı tartışmalı Bursa Nutku’dan bir özet:  Türk genci, inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir… Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, ‘bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır’ demeyecektir. Hemen müdahale edecektir… Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır… Onu hapse atacaklar… Diyecek ki; ‘Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım.’ … İşte benim anladığım… Türk gençliği!” (5 Şubat 1933)

[7] Elimdeki Metin Kayaoğlu imzalı Kıvılcımlı: Teorik-Politik Bir Marksizm İçin…” isimli diğer yazıda böyle bir nitelemeye; “Kıvılcımlı Kemalist’tir” vargısına ya da yargısına -gözümden kaçmadıysa- rastlamadım.  Bu yüzden cevap eleştirinin bu bölümünden Kayaoğlu’nu sakınmak doğru olacaktır.

[8] Kaldı ki Kıvılcımlı o dönem Cağaloğlu’nda, burjuvazinin devrimci hareketi boğmak için dayattığı “tecrit” çemberini kırmak için Marksist yayın faaliyeti yürütmek üzere bulunuyordu.

[9] Yazıyı internetten okuduğum için 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi ile ilgili alıntıların sayfa numarasını veremiyorum.

[10] Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu daha sonra üniversitelere girmişlerdir. 68 devrimci kabarışının içine düşen bu koca alev kütlesinin katkısı ve etkisi dikkate alınmalıdır.

[11] Alayoğlu, “Kıvılcımlı, tüm çabalarına rağmen aslında gençleri politikanın öznesi olarak görmeyi başaramaz” iddiasından sonra,  Mihri Belli’den ödünç bir yargıyla ve bir dudak büküntüsüyle der ki: “Mihri 1957’de Sultanahmet Cezaevine gelen Vatan Partilileri “yaşlı başlı kimselerdi” diye tanımlamaktadır.” (İzninizle bir anımı paylaşmadan geçemeyeceğim. Sanıyorum 1977 yılıydı. Vatan Partisi’nin Aksaray’daki merkez binasında, bir toplantı ertesi bir duyuru yapıldı. “TEP’in -Genel Başkanlığını Mihri Belli’nin yaptığı Türkiye Emekçi Partisi- Şehzadebaşı’nda (yanılmıyorsam) bir sinema salonunda Kongresi var, uğramak isteyen arkadaşlar varsa…” Ben de yolum düştü uğradım ve bir süre izledim. En çok ilgimi çeken şey, ne çok “yaşlı başlı kimseler” olduğuydu. Yadırgadığımı, (çünkü biz bu tür toplantılarda hep genç görmeye alışmıştık.) ama asla küçümsemediğimi iyi anımsıyorum.)

[12] Denizler ve Mahirler Kemalizmle köklü bir kopuşmaya varamadılar. Varma zeminleri mevcuttu. Ama zaman/ömürleri yetmedi. Hem denizlerin, hem Mahirlerin sosyalizme ve işçi sınıfına yönelişleri ve hele Kürt ulusal sorununda ulaştıkları açık, olumlu tavır bunun ipuçlarını veriyordu.

[13] Kıvılcımlı mutlak particidir. Hem Marksizm-Leninizmden, hem uluslararası deneylerinden, ve hem de kendi deneylerinden öğrendiği, başarı için partinin mutlak gerekliliğidir.

[14] Yaşar Ayaşlı doğrudan TP çevresinden değildir ama 71 kopuşmasına bakışta TP ile aynı zemindedir. Bunun için yazısından yararlanmakta bir sakınca görmedik.

[15] Buraya 71 devrimcilerinden bazılarının Kıvılcımlı’yı isim bile vererek katmaları çok fazla birşey değiştirmez.

[16] Bazen başlatılması yanlış olan bir eylemi durdurmak yanlış, sürdürmek doğru olabilir.

[17] Deniz’in darağacındaki son sözleri hiçbir ikircime yer bırakmayacak ölçüde açıktır. Ayrıca “Mahir Çayan’ın İTÜ’de kürsüye tek başına çıkıp… Kürt sorunu örtbas edilemez, kabul edilmelidir. Oportünizm tavırlarında ısrar ederse, bağlar kesilmelidir” (Aktaran Abdullah Öcalan) tavrı da  açık bir belirtidir.