11 EYLÜL VE “BÜYÜK SATRANÇ” OYUNU – Mehmet Yılmazer

Düşünce ve Davranışta Yol, Sayı 2, Ocak 2002

11 Eylül saldırısının hemen ardından yapılan duygusal değerlendirmeler süreci çoktan kapandı. Dünyadaki çıkar savaşlarının, güç dengelerinin yarattığı gerilimlerin özünü bulanıklaştıran ikiz kulelerin çöküşünden etrafa yayılan müthiş duman artık yok. Olaylar medyanın muazzam boyama ve çarpıtmalarına rağmen gerçek rengine biraz daha yaklaştı. Afganistan’daki savaş en kritik noktasına gelirken, ABD şimdiden diğer hedefler üzerine dünya ölçüsünde nabız yoklamaları yapmaya başladı. NATO’nun 5. maddesiyle ABD’nin arkasında sözde “kenetlenen” koalisyondan çatlak sesler yükselmeye başladı. Bu “büyük satranç” oyununda yapılan hamleleri iyi çözümlemek gerekiyor. 11 Eylül’ün YDD üzerindeki etkileri bu çözümlemenin elbette ekseninde duracaktır. 90’lı yılların başında baba Bush tarafından ilan edilen bir YDD vardı; oğul Bush “21. yüzyılın ilk savaşı”nı ilan ederek Yeni Dünya Düzeni’ne hangi katkıları yapmış oluyor?

11 Eylül’ün YDD Üzerindeki Stratejik Etkileri

YDD’yi “insan hakları ve demokrasi” illüzyonları arasından görmeyenler için aslında 11 Eylül ve sonrası gelişmeleri bu düzenin yapısına uygundur. Onun temel mantığının bir bakıma doğal sonuçlarıdır. Ancak sosyalizmin yıkılışından sonra ve özellikle Balkan savaşları sırasında havaya uçurulan rengarenk “insan hakları ve demokrasi” balonları pek çok insanın gözünü aldı. Oğul Bush bu balonları tek tek patlatıyor. Böylece YDD’nin gerçek karakteri örtülerinden biraz olsun kurtuluyor. İkiz kulelere ve Pentagon’a yapılan saldırının emperyalist güç merkezleri dikkate alındığında başlıca üç etkisi olmuştur:

1) YDD, sosyalist sistem yıkıldıktan sonra büyük güç merkezleri tarafından dünyanın yeniden yapılaşılması demekti. Bu paylaşım Balkanlar ve Kafkaslar’da bölgesel savaşlar kılığına girerken dünya için demokrasi hayalleri ortalıkta gezdiriliyordu. 11 Eylül’le dünyanın yeniden yapılaşımı yeni bir gerilim ve şiddet kazanmıştır. Eğer ABD’nin dünyadaki “terör” hedeflerine bakacak olursak Ortadoğu’dan Güney Asya’yı yalayarak Pasifikler’e kadar uzanan alan bir “sıcak savaş” bölgesi olmaya adaydır. Dünyanın yeniden paylaşımının şiddeti ve temposu yükselmiştir. Birinci stratejik etki budur.

2)Esas önemlisi 11 Eylül’le birlikte dünyanın yeniden paylaşımında büyük güç merkezleri arasında ABD’nin stratejik yönelişi üstünlük kazanmıştır. ABD’nin iki temel stratejik yönelişi vardır. Birincisi, dünya enerji alanlarının denetimini elinde tutmaktır. İkincisi, rakiplerini kendisinin en güçlü olduğu alana çekmek istediği için, dünyada gerilimden yana bir stratejik tercihe sahiptir. ABD’nin en güçlü olduğu alanlar uzay, savaş, havacılık ve enformasyon teknolojisidir. Bu tercih Clinton döneminde bile fazla değişmemiştir. Dünyada gerilimin yükselmesine paralel olarak ABD egemen konumunu koruyabilecektir. Diğer güç merkezleri genellikle daha “yumuşak” bir dünyadan yanadırlar. Rusya ve Çin kendilerini toparlamak için bir soluk alma sürecine gerek duymaktadırlar. Avrupa ve Japonya sermaye fazlalığından pek çok üretim alanına kadar ABD ile başa baş noktalara yükselmişlerdir. Gerilimi düşük bir dünyadaki rekabet yarışında bazı avantajlar elde edebilirler. 11 Eylül’le birlikte ABD’nin stratejik tercihi öne çıkmıştır. Şimdi bu öne çıkışın ömrü ile ilgili bir spekülasyon yapmanın elbette fazla bir anlamı yoktur. Ancak YDD’nin en belirgin özelliğinin, paylaşım gerçekliğinden ve dünyadaki güç merkezlerinin durumundan dolayı, sürekli bir değişkenlik olduğu unutulmamalıdır.

3) Yeniden paylaşımın ideolojik zeminindeki çarpıcı değişimdir. Başta ABD’de olmak üzere bütün Batı’da bugün “özgürlükler mi, güvenlik mi” konusu tartışılmaktadır. Amerika’da çoktandır çıkartılamayan yasalar 11 Eylül’le birlikte hızla kanunlaşmıştır. Bizim 12 Eylül’den beri çok yakından tanıdığımız yasaların benzerleri ve DGM’leri andıran mahkemeler artık ünlü “özgür Amerikan” yaşamının ayrılmaz parçaları haline gelmektedir. Dünyadaki yoksulluk arttıkça Batı kendi çevresine duvarlar örmekle yetinemeyeceğini, kendi içinde de “sıkı” uygulamalara geçmek zorunda kalacağını acı acı görüyor. Küreselleşmenin ilk on yılında renkli balonlar gibi sallanan “insan hakları ve demokrasi” söylemi patlayıp dağılırken, onun yerini “uluslararası terörizme karşı savaş” çığlıkları almıştır. Elbette savaşın olduğu bir dünyada “özgürlükler” de askıya alınacaktır. Amerika’dan rüzgarı verilen bir yeni faşizm dalgası, dünyayı dolaşmaya başlamıştır.

ABD’nin Stratejik Tercihlerinin Maddi ve Moral Temelleri

11 Eylül hiç olmasaydı bile ABD benzer bir gerilimi dünyada yaratmaya eğilimliydi. Saldırı bunun yolunu açtı. Buradan kalkarak bu saldırının bizzat ABD oyunu olduğunu söylemek istemiyoruz. Saddam’ın Kuveyt’i işgaline sarı ışık yakan ABD, ardından büyük oyununu oynadı. Şimdi neden düne kadar kendi beslediği “yeşil kuşak” İslamcılarına benzer bir ışık yakmış olmasın. Tarihin bu karanlık yanı bir yana biz olayın yarattığı nesnel sonuçlara odaklaşmalıyız.

Amerika’yı YDD’ye bir çeki düzen vermeye zorlayan nedenler nelerdir?

Birinci neden, YDD’nin ilk on yılında ABD’nin uğradığı mevzi kaybıdır. YDD’yi Körfez Savaşı ile başlatabiliriz. 90’lı yılların başlarında ABD bu savaşla yeni bir tarihsel dönemi açtığına ve kendi süper güç konumunun güçlendiğine fazlasıyla inanıyordu. Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına Irak ve İran üzerinden potansiyel rakipleri Fransa, Almanya ve Japonya’nın sarkmasını böylece engellemişti. Aslında Körfez Savaşı Saddam’a karşı gibi görünse de aynı zamanda Japonya ve Avrupa’nın yeni dünya dengelerinde ABD’nin hoş görebileceği sınırları aşmaya yönelmesinden kaynaklanıyordu. Körfez Savaşı ile Avrupa ve Japonya’nın Irak’la yaptığı petrol anlaşmaları başlamadan yırtılmış oldu. ABD, “ikili kuşatma” stratejisi ile bölgede Irak ve İran’ı tecrit ederken daha önceleri bir uçak düşürme provokasyonu ile Libya’yı da dünya petrol pazarlarından koparınca bölgenin enerji kaynaklarının denetimi neredeyse mutlak bir şekilde ABD’nin denetimine geçmiş oluyordu.

Ancak yıllar aktıkça 90’lı yılların başında kurulan bu denge gittikçe ABD aleyhine aşınmaya başladı. Avrupa, İran ile bazı ilişkiler geliştirmeye başladı; daha da öteye gidilerek Irak ambargosu büyük ölçüde etkisiz hale getirildi. New York’un ikiz kuleleri çökmeden önce ABD’nin Irak ve İran’a karşı uyguladığı “ikili kuşatma” stratejisi çökmeye yüz tutmuştu. Irak’a Fransa’dan, Rusya’dan ve hatta Türkiye’den uçaklar gitmeye başlamış, böylece ABD ambargosu delik deşik olmuştu.

Diğer önemli gelişme özellikle 80’li yılların başlarında güçlenen bir dalga biçiminde Arap dünyasında artan ABD karşıtlığıdır. Bu karşıtlık o noktalara gelmiştir ki, Suudi Arabistan bile ABD açısından yeterince güvenilir bir ülke olmaktan çıkmaya başlamıştır. Körfez petrollerinin gelecek elli yılda büyük oranda tükenecek olması ve bölgede artan ABD düşmanlığı Washington’u yeni bir stratejiye zorluyordu. Kafkaslar-Merkez Asya bölgesi petrol ve doğalgaz kaynaklarına uzanmak ABD için zorunluluk haline geliyordu. Afganistan ve Özbekistan üzerinden böyle bir adım atılıyor. Bush’un 21. yüzyılın ilk savaşı dediği budur. Enerji kaynakları üzerine yürütülen savaşın yeni bir cephesi açılmaktadır. Bu açılan yeni cephenin hiç şüphesiz büyük riskleri de vardır. Bu bölge Rusya, Çin ve Hindistan’ın arasındadır ve bu bölgede henüz ABD için “İsrail” olabilecek bir ülke yoktur. Ancak Pasifik bölgesinin hinterlandı olan bu bölge “büyük satranç” oyununda çok önemli bir yere sahip olacaktır. Fakat bu oyunun hamlelerini en usta satranç oyuncusu bile bugünden çok fazlaca kestiremez. İlk hamleler Kafkaslar’da atılmıştı; şimdi Merkez Asya’da yeni adımlar atılıyor.

ABD’nin stratejik duruşu açısından, yeni ekonomik bir enerji kaynağı günlük kullanıma girmediği ölçüde, petrol ve doğalgaz kaynaklarının denetimi büyük öncelik taşımaktadır. Böylece rakiplerini denetim altında tutabilecektir. Avrupa ve Japonya enerji açısından stratejik olarak kırılgan güçlerdir. Öte yandan, son yıllarda ABD düşünce tanklarının üstünde en çok yazıp çizdiği Çin de aynı durumdadır. Çin’in enerji ihtiyacı kalkınmasının doğal sonucu olarak katlanarak artmaktadır. Çin, bazı Merkez Asya ülkeleriyle bir süre önce belli enerji anlaşmaları yapmıştır. ABD’nin Merkez Asya’ya girişi 21. yüzyılın nasıl gerilimli geçeceğini gösteriyor.

İkinci neden, ABD’nin özellikle 50’ler sonrası şekillenmiş ekonomik yapısıdır. Burada iki motif öne çıkar. Birisi, dünyaya model olarak sunulan “Amerikan tipi yaşam tarzı”nın gerektirdiği üretim ve tüketim yapısıdır. Bu yaşam biçimi aslında çoktan beri kalmamıştır. Artık o eski güzel günler Amerikalılar için bile geçmişte kalan bir düştür. Ancak bu toplum yapısı bir noktanın altına inemiyor. Bu yaşam tarzının asgari ölçülerde sürmesi için bile ABD’ye günde ortalama bir milyar dolar sermaye girmesi gerekiyor. Öte yandan, esas belirleyici olan uzay, savaş, havacılık ve bilgi sanayilerine dayanan ekonominin sosyalizm yıkıldıktan sonra girdiği sancılı süreçtir. Bu ekonomik yapının ancak belli noktalara kadar kendini değiştirmesi mümkündü. Ekonomik yapı esas hatlarıyla eski özelliklerini korumaktadır. Zaten bu alanlar aynı zamanda ABD’nin rakiplerine çok üstün olduğu alanlardır. Ancak AB’nin atmaya soyunduğu iki adım ABD açısından büyük riskler oluşturmaktadır. “Avrupa ordusu” ve “parası”, ABD’nin dolar egemenliğine ve savaş-havacılık sanayisinde sahip olduğu üstünlüğe önemli darbeler vurabilir.

ABD silah harcamalarının ulusal hasılasına oranı I950’li yıllarda %14 seviyesindedir; Vietnam Savaşı yıllarında %9.5’lara geriler. Bugün ise %3.1 oranındadır. Bu haliyle bile ABD’nin yıllık silah harcamaları 283 milyar dolardır. Rusya ve Çin’in silah harcamaları toplamının üç katıdır; Japonya, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın silah harcamaları toplamının iki katından fazladır. Dünya toplam silah harcamalarının %35’ini ABD yapmaktadır; diğer büyük devletlerin toplam içindeki payı ortalama sadece %5 civarındadır. (Foreign Policy, Nov/Dez 2001) Bu dev dengesizliğin kendini, ABD’nin stratejik yönelişlerine, dünya politikalarına yansıtmaması mümkün değildir. ABD silah harcamalarının ulusal hasıla içindeki payı 90’lı yıllardan 2000’li yıllara, %6’dan %3.1’e gerilemiştir. YDD, ABD’nin en güçlü olduğu alanı daraltmıştır, ancak son gelişmelerin gösterdiği gibi bu daralmanın ABD açısından bir sınırı vardır ve artık genişleme sürecini zorlamaktadır. 11 Eylül olmadan önce Bush daha başkan olur olmaz “füze kalkanı” projesini dünyaya dayatmakla işe başlamıştı. Bu devasa proje ABD silah sanayinin kazançlarını ve aynı zamanda ABD egemenliğini garanti altına alacaktı. Fakat 11 Eylül bu projeyi komik duruma düşürmüştür. ABD dışardan değil, kendi hava sahası içinden vurulmuştur. Ancak “terörizme karşı uzun süreli savaş” ilanı füze kalkanının hemen yerini alıverdi. Böylece dünya, ABD’nin kesin üstünlüğünün olduğu alana çekilmiş oluyordu.

Üçüncü neden, “Amerikan tipi yaşam tarzının” yarattığı toplumsal çürümedir.

“İkinci Amerikan yüzyılı ülkede başlamalıdır. Okullarda, fabrikalarda, caddelerde, otoyollarda başlamalıdır.

“Amerikan özgürlük kavramı ve pratiğinin bozulduğunu kabul ederek başlanmalıdır. Kurucular için özgürlüğün zorunluluklar gerektirdiği açıktı; son yarım yüzyılda vatandaşın yükümlülükleri kavramı ortadan kayboldu; görev kelimesi faşizmin bir işareti sayıldı. Tek konuşulan şey vatandaş hakları oldu. İkinci Amerikan yüzyılı haklar ve yükümlülükler arasında yeni bir denge kurmalıdır.” (The Second American Century, Time, Oct. 1990)

Bu tepki Amerikan toplumunda yukarıdan aşağıya doğru yıllardır dalga dalga yayılıyor. Yönetenler, sosyologlar, ünlü yazarlar, politikacılar “yükümlülüklerini” unutan, hep “özgürlüklerini” hatırlayan Amerikan bireyinden özellikle son yirmi yıldır şikayetçidirler. Ayrıca “görev” ve “yükümlülük” kelimesinin “faşizmin işareti” sayılmasından da bir o kadar yakınıyorlar.

Kapitalizm kendi yarattığı bireyle, dolayısıyla bu bireylerin oluşturduğu toplumla, hesaplaşmaya zorlanıyor. Yaşadığı sistemin “nimetlerini” almayı bilen, ancak bu sistemin geleceği ile ilgili bir kaygı taşımayan, “görevlerini” unutmuş bireyler bir biçimde yola getirilmelidir. Aksi durumda “ikinci Amerikan yüzyılı” yaşanamayacaktır.

Yıllardır süren fakat bir politik sonuca vardırılamayan bu tartışmalar, 11 Eylül çarpmasından sonra hemen gündemin ilk sırasına “güvenlik mi? özgürlük mü?” kılığında çıkmış ve Amerikan meclisinden bir türlü geçemeyen kısıtlayıcı yasalar hızla kanunlaşmıştır.

“Son birkaç yıldır, iyimserlik yerini pesimizme bırakırken umutlar kayboldu. Geçmiş yapay bir parlaklık kazanırken gelecek giderek karanlık görünmeye başladı.”

“Bu ruh hali değişikliğini Amerika’nın en ünlü entelektüel ve kültürel aylık dergisi Atlantik’in kapağında görebiliriz. Robert Kaplan’ın ‘Yaklaşan Anarşi’, Paul Kennedy’nin ‘Tüm Geriye Kalanlar Batıya Karşı’ yazıları yaklaşan bir kaosu anlatıyor.

“Şüphesiz bu yazarlar, bazı yönlerden çağa öncülük etmiyor, fakat onu yansıtıyor. Amerika tarihindeki en tutucu dönemden geçiyor. Pesimizm alt sınıfların dehşetli çaresizliği karşısında yukarı sınıfların pasifizmini aklıyor.” (C. W. Maynes, The New Pessimism, Foreign Policy, Fall 1995)

Epey zamandır ünlü “Amerikan iyimserliği” yerini “pesimizme” bırakmıştır. “Amerikan entelektüelleri” geçmişi bir parlaklık içinde görürken geleceği karanlık görüyor ve kendi sistemlerini kuşatılmış hissediyorlar. “Tüm geriye kalanlar Batıya karşı”dır. Tam da sosyalizme karşı zafer kazanmışken “pesimizmin” bir anlamı olabilir mi? Bu durum, sosyalizmin yıkılmasına rağmen kapitalizmin bir moral üstünlüğe sahip olmadığını gösteriyor. Dünyada ve kendi iç toplum yapısında kapitalist değerler parlak bir gelecek tablosu yaratmıyor. Tam tersine karamsar bir ruh hali epey zamandır “Amerikan iyimserliği”nin yerini almıştır. Böylece “pesimizm alt sınıfların dehşetli çaresizliği karşısında yukarı sınıfların pasifizmini aklıyor.”

Ancak “yukarı sınıflar” 11 Eylül’le önemli bir fırsat yakaladılar. “Alt sınıfların dehşetli çaresizliği” karşısında daha fazla pasif kalmak düzenin geleceği açısından bir risk yaratabilirdi. Oğul Bush, ikiz kulelerin yıkılışının dramatik görünüşünü arkasına dekor olarak alırken; bununla yetinmeyip şarbon hayaletini ortalıkta “dehşetle” gezdirerek Amerikan toplumuna moral bir ivme vermek için çırpınıyor. Bu ivmenin bedeli ünlü “Amerikan özgürlükleri”nin kısıtlanmasıdır. “Birleşik Devletler’de vatandaşlık hakları erozyona uğruyor.” (M. Ratner, An der Heimatfront, Le Monde Diplomatique, Nov. 2001)

Böylece postmodern bir faşizmin rüzgarı Amerika’dan tüm dünyaya estirilmeye başlamıştır. Batı anayurtlarında görünürde bir devrim tehlikesi yoktur. Ancak bireyin toplumu unutması, yani düzenin geleceğine kayıtsızlığı, o noktalara dayanmıştır ki, bu durum egemen kapitalist merkezler açısından bir kırılma noktası yaratabilir. O nedenle, ikiz kulelerin toz dumanı veya şarbon hayaletiyle düzenin biricikliği ve tehlikede olduğu bu “sorumsuz” bireylere hatırlatılmalıdır. Geçmişten ve gelecekten kopan postmodernizmin de bir sınırı vardır. Düzenin geleceğini tehlikeye sokan postmodern kayıtsızlık, postmodern faşizmle eğitilmelidir. Batı’dan Batı’ya estirilen rüzgar budur. Bu dalga Üçüncü Dünya açısından çok anlamlı değildir. Onlar zaten burjuva demokrasilerini pek tanımadan diktatörlüklerin hemen her türlüsünü yaşadılar. Onlar açısından ABD’den esen rüzgarın anlamı üzerlerindeki emperyalist terörün katmerlenmesidir.

ABD, son olayları postmodern faşizme dönüştürerek gevşeyen ve çürüyüp dağılma işaretleri veren toplumsal dokusunu sağlamlaştırmaya uğraşıyor.

Sonuç olarak, başlıca bu üç neden Washington’u Yeni Dünya Düzeni’ne ve kendi iç yapısına bir çeki düzen vermeye zorlamıştır. Ünlü “ABD çıkarları” dışına taşan inisiyatifler yok edilmeli, en azından durdurulmalıdır. On yıl içinde ABD’nin yaşadığı mevzi kaybı, enerji alanlarında gelecek elli yıl için ortaya çıkan bazı riskli gelişmeler, uluslararası rekabetin ABD’nin zayıf olduğu alanlara sarkması, Amerikan toplum yapısında yaşanan yozlaşmalar ABD açısından YDD’yi yeniden ele almayı zorunlu hale getiriyordu. Bush yönetimi bunun bütün işaretlerini vermişti. 11 Eylül bu süreci çok hızlı ve gerilimli bir kanala taşıdı.

Bu durum ABD için sadece avantaj yaratmıyor. Tam tersine tehlikeleri de artırıyor. Ancak ABD böyle bir tehlikeye sanki atılmaya hazırdı. 11 Eylül’den önce ABD’nin dünya egemenliğini nasıl sürdürmesi gerektiği üzerine, yani onların deyimi ile yeni “grand strategy” için düşünce tanklarında çok yoğun bir tartışma epeydir sürmektedir. Bu tartışmalar sonuçta iki büyük olasılık üzerinde toplanıyordu. 11 Eylül’den hemen önce bunların ilginç bir dillendirilişini aktaralım.

“Birleşik Devletler, 21. yüzyılda Atina’nın mı, yoksa Sparta’nın mı rolünü oynayacağına karar vermek zorundadır.

“Atina rolündeki Amerika, ticari ilişkilerin ve demokrasilerin büyümesini cesaretlendiren dışa dönük ve açık bir Amerika olurdu. Sparta rolündeki Amerika, ne pahasına olursa olsun askeri üstünlüğü devam ettirmeye kararlı, korumacı eğilim taşıyan, savunmacı ve kendine dönük bir Amerika olurdu. Atina rolündeki Amerika, global ısınmadan diğerlerine uluslararası kurumlarda müttefikleri ile ortak amaçlar gözeterek davranmaya çalışırdı. Sparta rolündeki Amerika, bir gün Sparta’nın öncülüğüne meydan okuyabilecek müttefikler yerine uyduları tercih ederdi, diğerleriyle işbirliği yapmakta ulusal egemenliğinin erozyona uğradığı şüphesine kapılır, tek yanlı davranırdı.” (Bush’s Choice: Athens or Sparta, World Policy Journal, Summer 2001)

“Bush’un tercihi” “Sparta” olmaktan yanaydı. 11 Eylül adeta olasılıklar karşısındaki kararsızlıkları bir anda silip süpüren bir rol oynadı.

Güç Dengelerindeki Kaymalar

Yukarıdaki tespit 11 Eylül sonrası her şeyin ABD’nin isteğine göre akacağı izlenimini yaratabilir. ABD’nin isteği ve niyeti ile güçler durumu farklı farklı olgulardır. Olayın ilk duygusal anlarında NATO’nun 5.maddeyi harekete geçirmesiyle sanki soğuk savaş yıllarındakine benzer bir güçler dizilişi ortaya çıkmış, üstelik Rusya ve Çin’de en azından nötralize edilmişlerdir. Ortak düşman “uluslararası terörizm” olarak yeniden yaratılmış ve bu savaşın komutanlığına eskisi gibi ABD geçmiştir. Dünya bir kez daha ABD’nin stratejik tercihleri doğrultusunda şekillendirilecektir.

Bu tablonun yanıltıcılığı yeterince açıktır. Sosyalizm kapitalist sistem için gerçek bir düşmandı. Oysa Saddam, Kaddafi ya da “terörizm” gibi “düşmanlar” bir güç merkezinin kendi çıkarları doğrultusunda yarattığı düşmanlardır. O nedenle, bu yaratılan “düşmanlara” kapitalist merkezlerden bakış aynı frekansta değildir. Körfez Savaşı’nda kurulan koalisyon üç ay sonra dağılmıştı. Sonraki tüm süreç ise ABD’nin kazandığı mevzilerin kemirilmesi yönünde gelişti. ABD’nin 11 Eylül sonrası dünyaya istediği şekli vereceğini düşünmek YDD’nin en temel özelliğini unutmak olur. Onun en temel özelliği, emperyalist merkezler tarafından dünyanın yeniden paylaşımıdır. Sosyalizmin çöküşüyle eski paylaşım bölgelerinin yanı sıra paylaşıma Orta Avrupa, Balkanlar, Kafkaslar ve Merkez Asya’da dahil olmuştur. Üstelik bu paylaşım Balkanlar ve Kafkaslar’ın gösterdiği gibi sırf barışçıl yollardan olmamakta, bölgesel savaşlar eşliğinde olmaktadır. Hatta genellikle gözlerden kaçan Orta Afrika’daki paylaşım o boyutlara varmıştır ki, dönemin ABD Dışişleri bakanı Albright “Afrika kendi 1. Dünya Savaşı’nı yaşıyor” demek zorunda kalmıştır.

Paylaşım gerçekliği unutulmadığı takdirde ortaya uluslararası medyanın gürültüsünü yaptığından başka bir tablo çıkar. Afganistan savaşıyla başlayan süreç, NATO’nun 5. maddesine rağmen güç merkezleri arasındaki gerilimi kaçınılmaz bir şekilde yükseltecektir. Çünkü en büyük güç ABD, “uluslararası terörizmle mücadele” adı altında dünyaya kendi istediği şekli vermeye çalışacaktır. Bu süreçte güçler arasındaki ilişkiler değişebilir, ancak her değişim toprağa yeni gerilim tohumları eker.

11 Eylül sürecinin yarattığı bazı güç kaymalarına bu anlamda işaret etmeliyiz. Almanya belirgin bir şekilde öne çıkma çabası içine girmiştir. Körfez Savaşı’nda çok silik ve geride kalan Almanya, Orta Avrupa’yı AB kanalı ile yörüngesine belli ölçülerde çektikten sonra artık gücünün karşılığını istemektedir. Ayrıca Hitler faşizmi nedeniyle taşıdığı utanç damgasını da artık atmak, uluslararası güç oyunlarında yer almak istemektedir. “Büyük satranç” oyununun seyircisi olmaktan çıkıp oyuncusu olmaya soyunmaktadır.

Öte yandan, son gelişmelerde Rusya’nın pozisyonu da ilginçtir. Rusya oldukça çevik davranmış, hemen devreye girmiştir. 11 Eylül çarpmasını kendi politik çıkarlarına yansıtmak için oldukça önemli adımlar atmıştır. ABD’ye Merkez Asya’da “zorluk” çıkartmazken, kendisini Kafkaslar’da daha güvenli hale getirmiştir. Ana konularda, nükleer silah indiriminde, füze kalkanında ABD ile anlaşmazlıklar sürerken; Merkez Asya ve Körfez bölgesinde bazı ince pazarlıkların yapıldığı anlaşılıyor. Rusya kapitalizme geçiş sürecinin ilk başlarında ABD ile ilişkilerinde Yeltsin’le birlikte balayı dönemi yaşadı. Fakat bu dönem Rusya için tam bir düş kırıklığı oldu. NATO’nun genişletilmesi projeleri Rusya ile ABD ilişkilerini gerdi. Ardından Almanya ile bir yaklaşma süreci başladı. 11 Eylül’den sonra Putin, Alman parlamentosunda soğuk savaşın bittiğini vurgulayan bir konuşma yapmıştır. Rusya stratejik yerini Avrupa ve ABD arasında bir noktaya koyarak belirlemek istemektedir. ABD’nin “ileri” gittiği noktalarda Avrupa üzerinden politika yapmak, ancak bazı fırsatları ABD ile birlikte değerlendirmek gibi ikili bir pozisyonda durmaktadır. YDD’de zaten budur. Kaypak, oynak dengeler ve değişen çıkarlarla birlikte değişen saflar; hiçbir şey “katı” değildir.

Son gelişmeler, orta vadeli düşünülünce Çin açısından sıkıntılı bir gelecek tablosu ortaya çıkartmaktadır. ABD, Merkez Asya’daki etkinliğini artırarak Çin’i kuşatmaya almak istemektedir. Bu konumlanış bölgede kaçınılmaz bir şekilde karşı tepkileri ve konumlanışları yaratacaktır. Bu anlamda Merkez Asya ve çevresinde gerilim artacaktır. Ancak öyle görünüyor ki, 21. yüzyılda Çin, rahat, kendi sınırları içinde gelişen bir dev olmaya bırakılmayacak, dünyanın pratik politik alanı içine daha fazla çekilecektir. ABD’nin Merkez Asya’ya girmesinin böyle büyük bir etkisi olacaktır.

Gelişmeler özellikle iki orta büyüklükteki ülkenin, İran ve Türkiye’nin önemini artırmıştır. İran, politik konumlanışıyla kendini güçlendirirken, Türkiye çok zayıf ekonomik ve politik yapısıyla ABD’nin çekeceği cehennem alanlarına sürüklenmeye mahkum gibi görünüyor. Öyle ya da böyle son gelişmelerin bu tarz öne çıkarttığı ülkeler paylaşımın sıcaklığını çok daha yakından hissedeceklerdir. Bunun diğer bir anlamı, büyük güç merkezleri böyle ülkeler üzerinde stratejik olarak daha etkin bir şekilde oynayacaklardır. Bütün bunlar dünyadaki patlayıcı madde birikimini artırıcı sonuçlar yaratacaktır.

Sonuç olarak, ABD, 11 Eylül’le birlikte izlediği strateji ile yeniden paylaşımın temposunu hızlandırmıştır. Diğer güçler, hatta kendisi bu hızlanan tempoya ne kadar hazırdır, bunu önümüzdeki günler gösterecektir. Fakat bu tempo artışının bazı kaçınılmaz sonuçları olacaktır. En belirgin etki Avrupa üzerinde yaşanabilir. Bu etki para birliğine ve ortak ordu kurmaya hazırlanan Avrupa’da paralizasyona sebep olabilir. Son gelişmeler karşısında AB organları dışında Almanya, Fransa ve İngiltere’nin özel toplantılar yapması Birlik içinde sert tepkilere neden olmuştur. Bu tepkiler bir yana, öte yanda bir gerçeklik vardır; dünyadaki olayların karakteri ve hızı ile AB’nin davranış ve politika yapış hızı kesinlikle uyumsuzdur. Aynı durum NATO için de söz konusudur. O nedenle Afgan Savaşı’nda ABD, 5. maddeyi duygusal zeminlerde bol bol değerlendirmiş, propaganda malzemesi yapmış, fakat pratikte “işini” ikili görüşmelerle yürütmüştür. Son resmi NATO toplantısına olaylarla ilgili kanıtları bile sunmamıştır. Belki de yeterli bir kanıta sahip olmadığı için.

Yeniden paylaşımın hızı ve şiddeti artmaya devam ederse bu durum AB üzerinde dağıtıcı bir etki yapabilir, daha doğrusu AB içinde yeni hiyerarşilerin oluşmasına sebep olabilir.

Öte yandan, aynı gerilim Rusya ve Çin için de geçerlidir. İki ülke de YDD’nin dengelerinde ağırlıklarını artırmak için zamana ihtiyaçları vardır, paylaşımın temposu artarsa bu zaman önceleneceği için, büyük sıkıntılar yaşayabilirler. ABD karşısında pazarlık güçleri ve ağırlıkları zayıf kalır. Büyük güçler oldukları için, bu durum dünya ölçüsünde gerilimi ve kırılganlıkları artırır.

Son gelişmelerin bir diğer etkisi, ABD’nin etrafında şimdilik moral seviyede kalan kuşatmanın pratik olarak güçlenmesi olabilir. 11 Eylül’deki saldırı nedeniyle ABD halkı tam bir şoka girdi. Kendilerinden bu ölçüde nefret edilmesinin nedenini anlayamadılar. Onlar dünyaya şimdiye kadar sadece “yardım” etmişlerdi, nefret için hiçbir neden yoktu. Öyle anlaşılıyor ki, gerek ABD’de gerek tüm dünyada halkların bilinçlenmesi yeni basamaklara doğru tırmanıyor. Bunun sonucu olarak, ABD bütün gayretiyle paylaşımın hızını artırırken, aynı zamanda bu hızın yaratacağı sürtünmeler de çoğalacak, dirençler yükselecektir.

“Asimetrik Savaş” Tartışmaları

11 Eylül’ün savaş stratejileri üzerinde de güçlü etkileri olacaktır. Emperyalist merkezlerde bu konu yoğun bir şekilde tartışılmaya başlamıştır. Bir Amerikalı generalin dediği gibi son “simetrik savaş” Körfez Savaşı’ydı. Orduların klasik konumlanışıyla yürütülen bir savaştı. “Asimetrik” kelimesi yeni olsa da, bu savaş da uzun yıllar bilinen “gerilla savaşı”ndan başkası değildir. Ancak 11 Eylül saldırısıyla iki yeni durum ortaya çıkmıştır. İlki, ABD kendi topraklarında hiç savaş yaşamamıştır. Dünyanın her tarafında kontrgerilla birlikleri örgütleyen ABD, ilk kez kendi topraklarında vurulmuştur. Diğer önemli olgu, son teknik gelişmeler “asimetrik savaş”ta güç merkezlerinde bazı kırılgan yanlar ortaya çıkartmıştır. Son bir strateji belgesinde bu “kırılabilir” yanlar şöyle sıralanıyor:

“1- Bioteknolojiyle biyolojik silahların kolayca geliştirilebilmesi imkanı, 2- Enformasyon tekniğine bağlı olarak mali ve ticari sistem ağının kırılabilirliği, 3- Ulaşım sisteminin kolayca yara alabilir olması.” (A New Transatlantic Strategy for Terrorism and Asymmetric Warfare, CSIS)

Güçler aşırı ölçüde orantısız olunca kaçınılmaz bir şekilde, şimdiki moda deyimiyle “asimetrik” bir savaş yaşanmıştır. Gerilla savaşları tarihi bunun örnekleriyle doludur. Ancak dönemler ve güçlerin durumu değiştikçe gerilla tarzı savaşın araçları da değişmiştir. Son elli yılda coğrafyasız savaşların, yani belli bir yeri olmayan veya kendi alanının dışına çıkan savaşların en ünlüleri Filistin Mücadelesi, Cezayir Kurtuluş Savaşı, IRA’nın ve ETA’nın mücadeleleridir. Bu savaşlarda emperyalist merkezler de hedef haline gelmiştir. En çarpıcı örnek Cezayir Kurtuluş Savaşı’dır. Savaşın en kritik sürecinde Paris “cehenneme” dönmüştür. Afrika’nın kuzeyinde bir toprak parçasına sıkışan savaş birden kıta atlamış, egemen gücü kendi toprağında vurmaya başlamıştır. Tarih pek çok “asimetrik” savaş kaydetmiştir. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi 11 Eylül klasik örneklerin dışına çıkmıştır. Dokunulmaz sanılan ABD’ye dokunmasıyla; boyutlarının devasalığıyla ve son teknik gelişmelerin yarattığı göz boyayıcı güç imajı yanında ne ölçüde kırılgan olabileceklerini göstermesiyle öncekilerden ayrılmaktadır.

Özellikle ABD, “asimetrik savaş”ı kavramlaştırmaya ve olası böyle savaşlara karşı kendini hazırlamaya çalışıyor. 11 Eylül tarzı yönelişler tekrarlanabilir mi? “Asimetrik savaş” kavramı ABD’nin savaş propagandasından başka bir anlama sahip mi?

Bu sorunun cevabını içinde bulunduğumuz dönemin dünya gerçekleri versin. 1) “Kuzey ile Güney” arasındaki, yani dünya zenginleri ve yoksulları arasındaki uçurumun derinleşmesiyle ilgili yeni rakamlar vermek hiç gerekli değildir. Uçurum derinleşmekte ve ortada daha da derinleşmesinden başka bir gidiş yönü görünmemektedir. Uygarlık tarihinin gördüğü en derin maddi kutuplaşma yaşanmaktadır. 2) Bu tabloya karşılık belli ölçüde bir umudu temsil eden sosyalist sistem, bir idealden öteye bir güç odağı olarak artık yoktur. Yakın gelecekte dünya ölçüsünde böyle bir gelişme olasılığı da görünmüyor. 3) Zengin dünya klasik sömürgecilik iflas edince, yeni sömürgecilikle Üçüncü Dünya Ülkeleri’ni sömürmeye başlamıştı. “Kötülerin iyisi” denebilecek bu yola onu bir bakıma ulusal kurtuluş savaşları ve sosyalist sistemin varlığı zorlamıştı. Son yirmi yıldır yeni sömürgecilik de tıkanmıştır. Ancak emperyalist merkezler göz boyayıcı başka bir “yeni” sömürme yolu henüz bulamadılar. Daha doğrusu artık dünya çeşitli merkezlerin paylaşımı altına girdiği için Üçüncü Dünya ile tek elden ve tek yöntemle ilişki kurma olanağı kalmadı. Bu ülkeler liberalizm bayrağı altında, “serbest pazar”, “serbest finans sistemi” ve “özelleştirme” parolaları ile dünyanın dev tekelleri tarafından paylaşılıyor. Bu paylaşımın duracağına dair bir işaret görünmediği gibi, hızlanacağına dair bütün işaretler ortadadır. 4) Dünyanın bu gidişine karşı hangi biçimde olursa olsun direnmeye kalkan halklar, uluslar eziliyor. Önce birbirlerine kırdırılıyorlar; yetmezse bombalarla paramparça ediliyorlar; aşağılanıyorlar ve boyun eğmeye zorlanıyorlar. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da bunlar yaşandı. Bugün en şiddetli bir şekilde Filistin’de ve Afganistan’da bir kez daha yaşanıyor. 5) Yoksulların belli bir birliği yok; devletleri varsa bile o devlet en başta kendi yoksul halkına zulüm ediyor; oysa dünya egemenleri dişlerinden tırnaklarına kadar en modern silahlarla donanmış durumdalar. Dünyanın her santimetrekaresini uzaydan gözleyebiliyorlar. Kendilerine zarar verecek her kıpırdanış önce kayda geçiyor; sonra gerekirse imha ediliyor. 6) Son olarak, bütün bunların yanında dünya çalışanları ve yoksulları için çekim gücüne sahip bir düşünce, hedef ve bunun parolaları da yoktur. Bir bakıma herkes kendi en dar dünyasından bakarak “bu dünyaya” isyan ediyor. Hatta 90 sonrası isyan bayraklarında dini ve ulusçu renkler arttı.

Bu tablodan “asimetrik” savaşların çıkması büyük olasılıktır. Ancak büyük güç merkezlerinin birbirleriyle doğrudan savaşları “simetrik” olabilir. Ancak onlar böyle bir riski göze almamayı iki dünya savaşından öğrenmiş olmalılar. Geniş dünya yoksulları dev silahların ve dev tekellerin önünde sonsuza kadar boyun eğmenin bizzat kendi yok oluşları olduğunu kavradıkça öfkelerini “simetrik” değil ama bin bir “akıl almaz” yolla ortaya koyacaklardır. Dünya egemenliği hayali kuranlar yanlış rüyaya yatıyorlar. Sadece sermaye, teknik ve devasa silahların “sorunları çözeceğini” sananlar bir bakıma 11 Eylül şoklarına uğramaya mahkumdur. Yoksul dünyanın öfkesi sağlam bir düşünce ve örgütlenme kanalı buluncaya kadar, bir dağınıklık ve birikim sürecinden geçecektir. Böyle bir dönemde öfkeler sadece “akıllı” yollardan dile getirilmeyebilir. Dünya Bankası, IMF ve devasa silahlarla kuşatılmış yoksul haklar, köşeye sıkıştırılmanın hıncını sadece “dua ederek” veya yalvararak yatıştıramayabilir.

Bugünün dünyasında ABD, gelişmelere karşı “asimetrik savaş” stratejileri üretmekle yetinirse, dünya ısınmaya devam edecek ve bu ısınmadan ABD de kaçınılmaz şekilde payını alacaktır. Dünyanın çok eski sorunlarına böyle fiyakalı yeni isimler takarak, sözde “yeni” stratejiler yaratarak çözüm aramak, bu stratejileri havaya uçuracak birikimler yaratmaktan başka bir sonuç yaratmayacaktır. ABD’nin olası “asimetrik” savaş güçlerine yönelmesinin henüz başındayız. Bu sürecin nasıl derinleşeceğini, hatta derinleşip derinleşmeyeceğini kimse bilmiyor. “Büyük satranç oyunu”nda hamleler ilerledikçe, bu güç ve sinir savaşının “olağan seyrini” olağanüstü gelişmeler kökten değiştirebilir.

ABD stratejilerini doğal olarak kendi çıkarları motive ediyor. Ancak çok önemli bir başka motivasyon gücü daha vardır. Büyük olmanın verdiği üstünlük, fakat aynı zamanda bu konumlanışın inatçı bir erimeyle yüz yüze olması ABD stratejilerinin düşünce derinliğini oluşturuyor. Güç mutlak olmayınca her stratejinin olduğu gibi ABD stratejilerinin de kör noktaları olacaktır. Bu “kör” noktalar umutsuz görünen yoksul dünyanın sıçrama tahtaları olacaktır.

11 Eylül’ün Üçüncü Dünyadan Görünüşü

Üçüncü Dünya’nın üç yüz yıldır sömürülen insanı için olay sanki bugüne kadar biriken günahların bir bedelidir. Bunu eski ABD Başkanı Clinton bile “ABD günahlarının bedelini ödüyor” diyerek dile getirdiğine göre, emperyalist merkezlerin NATO’nun 5.maddesinin arkasında “kenetlenerek” dünyaya karşı kükremesinin hiçbir moral değeri yoktur. 11 Eylül, “Güney”in “Kuzey”den moral olarak kopuştuğunun işaretidir. Bu gerçekliği Hristiyanlık ve Müslümanlık çatışması gibi görüntülerle örtmek boşuna (ancak hala etkili) bir çabadır. Üçüncü Dünya Ülkeleri (Müslüman veya Hristiyan) için, Batı değerlerinin artık bir çekiciliği yoktur. Latin Amerika, on yıl önce Kolomb’un kıtayı keşfinin beş yüzüncü yıl kutlamalarında “artık yeter” demişti. Seattle’da Üçüncü Dünya liderleri küreselleşmeye karşı büyük bir tepki yükselttiler. Hemen 11 Eylül’den bir hafta önce Güney Afrika’da Durban Konferansı’nda Batı, sömürgeciliğinden, köle ticaretinden dolayı kararlı eleştirilere uğradı. ABD, kendi paytağı İsrail ile konferansı terketmek zorunda kaldı.

Kopuşmayı “moral” kelimesiyle tanımladık, maddi olarak elbette bir kopuşma yoktur; tam tersine özelleştirmeler ve sıcak para yoluyla yeni iç içelikler yaşanmaktadır. Fakat bizzat bu gelişmeler kopuşmanın maddi zeminlere tırmanmasını sağlayacak birikimleri yaratıyor. Şüphesiz bu sürecin nasıl gelişeceğini bilemiyoruz. İkiz kulelerin yıkılışının toz dumanı arasında görünmez hale gelen ana eğilimleri tespit etmek ve öne çıkartmak, emperyalist kara propaganda karşısında çok önemli bir görevdir. O nedenle adım adım biriken “Kuzey” ve “Güney”in kopuşması her alanda çok iyi tespit edilmelidir. Dünyadaki devrimci süreç bu ana çatlaktan güç alacaktır.

11 Eylül’ün, emperyalist merkezler ve Üçüncü Dünya ilişkileri tarihindeki yeri ne olabilir? Klasik sömürgecilik ulusal kurtuluş savaşlarıyla cevaplandı. Emperyalist merkezlerin dünyayı paylaşma savaşları ise sosyalist sistemin kuruluşuyla karşı tepkisini buldu. Sosyalizmin çöküşüyle, emperyalizmin dünyayı sömürü ve paylaşımının önündeki sınırlamalar kalkmış oldu. On yıldır YDD ve küreselleşme adı altında dünyanın yeniden pervasız bir sömürüsü başladı. İflas eden yeni sömürgeciliğin yerine Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin sınırlarını ve iktidarlarını hiçe sayan, pervasız bir paylaşım süreci geçirildi. 11 Eylül, tarihin bu anlamda tekrarının imkansız olduğunun bir işaretidir. Elbette sadece bir işaret!

Sonuç

ABD, olayın bu anlamını yerin yedi kat dibine gömmek için bütün gayretini gösteriyor. Gittikçe uzatılan “terörist” listeleri, ortalıkta dolaştırılan şarbon hayaletiyle, dünya medyasında ballandırılarak sunulan Afganistan’daki “ortaçağ vahşeti” görüntüleriyle, pek çok Amerikalı’nın da kafasına takılan “ABD’den neden bu kadar nefret ediliyor?” sorusu bilinçlerden silinmek isteniyor. Ancak bütün gürültüler boşunadır. Bu soru, dünya cennetinde yaşayan Batı halklarının da bilincine düşmüştür.

Sonuç olarak, 11 Eylül’le ABD yeniden paylaşımın temposunu yükseltmiştir. Körfez Savaşı’ndan sonraki on yılda tempo düşmüş, gerilimler kısmen azalmış ve bu süreçte ABD, yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştır. 11 Eylül, vites büyüterek paylaşım savaşının hızını artırmıştır. Bu hızdaki koşuda elbette zorlananlar olacak, yolda kalanlar olacaktır. Aslında yeni başlayan süreç ABD’nin dünya egemenliğinin çok yaşamsal bir sınavı olacaktır. Egemenlik konumu çeşitli karşı akıntılarla erozyona uğrayan ABD, bu gerçekliği kavradıkça sertleşmekte ve hırçınlaşmaktadır.

Bu süreç dünya halkları için de yaşamsal öneme sahiptir. Başta ABD’ye ve genel olarak Batı’ya karşı tepki henüz bir ideolojik zemin ve güçlü örgütlenmeler bulamadan, dağınık bir şekilde kendini ortaya koymaktadır. Olaylar bu “kaos”dan emperyalizme karşı genel bir konumlanışa doğru birikmektedir.

Batı’nın cennet adacıklarında teknik ve mal bolluğu arasında yitirilen insanlık; Doğu’nun inanılmaz yoksulluğu, sefaleti ve geriliği içinde yitirilmektedir. YDD’ye karşı tepkiler yükseldikçe insanlık kendini yeniden kazanmak için yeni değerler yaratmakla yüz yüze gelecektir. Bu değerler ne Batı’nın yıpranan ve ikiyüzlülüğü her gün çok daha çarpıcı olarak dünya aynasında yansıyan “çıkarcı aklı”ndan türeyecektir; ne de sosyalizmin yıkılışıyla geçici olarak canlanan din ve milliyetçilikler içinden çıkacaktır. Sosyalizmi yenik düşüren hatalarından kopuşarak, yitirilmekte olan insanlıkla ideolojik ve pratik olarak buluşmak mümkündür. Sonsuz uzaktaymış gibi görünen bu hedef, dünyanın yeniden paylaşım hızı yükseldikçe yakınlaşacak, pratik bir sürece dönüşecektir.