POLİTİK DURUM – MEHMET YILMAZER

Yol, Bahar 2018

 

YAKLAŞAN SAVAŞ

The Economist’in birkaç hafta önceki sayısında ana konu “The Next War”dı. Özellikle Batı dünyasında son zamanlarda bölgesel savaşları aşan bir savaş olasılığı sık sık gündeme gelmeye başladı. Economist’ten önce 2017’de Amerikan RAND Corporation “Tehlikeli Dünyada ABD’nin Askeri Yetenekleri ve Gücü” konulu kapsamlı bir rapor hazırlamıştı. Hatta bazı Amerikan generalleri “yaklaşan bir savaşta Amerika’nın yenilebileceğini” ileri sürdüler.

Yaygınlık ve derinlik açısından ikinci dünya savaşından beri görülmeyen karşıtlık bir kez daha olasıdır. Dünya hazır değildir.” …Amerika başarılı bir yönetimle “20 yıllık stratejik sürüklenme”sine bir son vermelidir. “İddia edildiği gibi yönetim Rusya ve Çin’in ekmeğine yağ sürmektedir.” (The Economist, 25 Ocak 18)

Gerçekten dünya güçler dengesindeki değişimler açısından son 20 yıl önemlidir. Ancak yaklaşık 20 yıl önce ABD stratejik olarak sürüklenen konumda değildi. Clinton dönemi (1993-2001) için bu kısmen söylenebilir. O dönemde ABD, dünyayı bir “süper güç” olarak “tek başına mı, yoksa batılı dostlarıyla birlikte mi” yöneteceği konusunda kesin bir karara varmamıştı. Ancak oğul Bush döneminde (2001-2009) tablo tümüyle değişti. Bunun nedeni ikiz kulelere yapılan saldırı ile Amerikan stratejisindeki köklü değişimdir.

Bu tarihte “uluslararası teröre karşı savaş” başlatıldı. Ardından Afganistan ve Irak’ın işgali geldi. ABD dünyayı kendi stratejisinin ardından sürüklemeye soyundu. Fakat daha baştan sorunlar başladı; İngiltere hariç tüm Avrupa Irak’ın işgaline karşı çıktı.

Aslında ekonomik olarak 1980’li yıllarla birlikte ABD ve İngiltere “küreselleşme” ile dünyayı peşinde sürüklemeyi başarmıştı. Neoliberalizme ve küreselleşmeye hem Avrupa hem de Japonya hiç de gönüllü değillerdi. Sonra bu dalgaya katılmak zorunda kaldılar. ABD, kendi stratejisi ardından dünyayı bir de iki binli yılların başında sürüklemeye kalkıştı. Ancak bu kez sürükleme gücünün yeterli olmadığı ortaya çıktı. Irak işgalinin batağa doğru gitmeye başlamasıyla kendi başlattığı fırtınanın içinde sürüklenmeye başladı. Bunların tümünün iflasının yaşandığı yıl: 2008 büyük bunalımının patladığı yıldır. Küreselleşme ve neoliberalizmin iflası yaşanırken; Amerika da Irak işgalinin yarattığı bataklıkta gerçekten stratejik olarak sürüklenmeye başlamıştı.

Bu yıllar “çok kutuplu dünya” kavramının siyasete girdiği, farklı güç merkezlerinin su yüzüne çıktığı yıllar oldu. Çin ve Rusya ufuk çizgisinde görünmeye başladılar. Önceki güç hesaplarında adları geçmeyen bu ülkeler o tarihten itibaren gündemden hiç düşmediler. Bush Amerika’sı 2001 sonrası kendini dünyaya dayattıkça, güç ve mevzi kaybetmeye başladı. Obama dönemi bu yamaç kayışının yaşandığı yıllar oldu.

The National Interest dergisinin onursal başkanı M. Greenberg Amerika’nın durumunu çok iyi özetliyor: “Hayatım boyunca ülkeyi hiç bu kadar bölünmüş görmedim. İki tümüyle farklı ülke. Dönüşü elde edinceye kadar düşmeye devam edeceğiz. ABD ve Çin’in müttefik olduğu bir dünya Rusya ve Çin’in müttefik olduğu bir dünyadan çok daha güvenli bir dünyadır.” (The National Interest, Ocak/Şubat 2018, Maurice R. Greenberg)

Amerikalıların “iyimserliği” ünlüdür. Ancak Amerika belki de bu en önemli moral değerini artık kaybetmektedir. Üstelik bu erozyon birkaç yılın değil yaklaşık on beş yılın işidir. Bu iyimserlik rüyasının yıkımı Trump’la yaşanıyor. “America first” diyen, ülkesindeki yabancıları aşağılayan, dünyaya dar kafalı bir müteahhit gözüyle bakan Trump gökten inmedi. Amerika’nın yıllar süren düşüşü bu adamı yarattı. M. Greenberg’in dediği gibi “bölünmüş, iki farklı ülke” artık Amerikan rüyasının sonuna gelindiğinin işaretidir.

Ülkelerdeki bu ikiye bölünme neredeyse genel bir olgu halini almaktadır. Hangi ülkeye baksanız böyle bir bölünme görülebilir. Elbette bunun kapitalist merkezlerde yaşanması çok önemlidir. Herhalde “tarihin sonu”nu burada aramak gerekiyor. Fukuyama dünya insanlığının gelişim zirvesi olarak “liberal demokrasileri” görmüştü. Fakat bu zirveden sürekli çığ düşüyor, toprak kayması yaşanıyor. Demokrasilerin Kabe’si olarak bilinen bu merkezlerde “popülizm” ya da daha doğru tanımlamayla henüz olgunlaşmamış faşizm yükseliyor. Batı demokrasileri 1920’li yıllarda benzer bir doğum yapmıştı. Mussolini, Hitler, Franko, Salazar bu doğumun çocukları oldular. Üstelik Franco ve Salazar oldukça uzun ömürlü çıktı.

Günümüz “ikiye bölünmesi”nin altında sadece derinleşen ekonomik bunalım yatmıyor. Aynı zamanda Batılı merkezlerin taşımakla öğündükleri moral ve siyasi değerlerin de erimesi söz konusudur. Berlin duvarının yıkılışından sonra neoliberalizm pervasızca soygununu arttırdı. O kadar ki, bugün artık zenginlerin zirvesi Davos’ta bile dünyadaki bu kutuplaşmaya çözüm yolları konuşuluyor. Konuşulmak zorunda kalınıyor demek daha doğru olur.

Merkezlerle “üçüncü dünya” arasındaki uçurum dünya tarihte görülmedik ölçüde derinleşti. Emperyalist merkezlerin dünyayı sömürme yolları klasik sömürgecilik ve yeni sömürgecilik dönemlerinden sonra belli ölçüde bir tıkanmaya girdi. Bu dönemlerde sömürü, ideolojik ve siyasal örtülerle yürürdü. Vahşi dünyaya “uygarlık” götürdükleri iddiasındaydılar. Günümüz dünyasında artık böyle örtüler kalmadı. “İdeolojiler öldüğü” için sömürü bir moral örtüyle perdelenemiyor. Hala belli örtülemeler olsa da dünyada artık her şey açık, çıplak, çirkin bir şekilde yapılıyor.

  1. yüzyılda üçüncü dünya ülkeleri gelişmiş Batı’ya eski hayranlığını çoktan bıraktı. Üç yüz yılı bulan sömürgecilik gerçeğinin bugün bir kazancı varsa, bu işi üç yüzyıldır yapanların yoksul dünyada itibarlarını yitirmeleridir. Bu alanı yavaş yavaş Çin ve Rusya’nın doldurmakta olduğu artık açık bir gerçektir. Çin ve Rusya, emperyalizmin üç yüz yıldır yaptıklarını tekrarlama şansına sahip değildir. Nasıl bir yoldan yürünecektir? Bu sorunun cevabı henüz yok.

Neoliberal ve küresel soygun dünyayı korkunç bir şekilde kutuplaştırırken merkezler de kendi içlerinde kutuplaşıyorlar. Sosyalist sistemin korkusuna ortaya çıkan refah devletleri eridikçe gelişmiş merkez ülkelerde kutuplaşma artıyor. Sosyal devletin moral ve siyasal değerlerinin yerini neoliberal bireyin bencil değerleri alıyor.

Kapitalist merkezlerdeki “bölünme”, “iki ayrı ülke” olma sendromunun altında derinleşen ekonomik bunalım ve bugüne kadar gururla taşınan moral değerlerin erozyona uğraması yatıyor. Bunun anlamı egemen sistemin paralize olma yoluna girmesidir. 1970’li yıllardan beri merkezlerde finansın artan egemenliği son on yıldır dağılışa uğradı. 2008’de ekonomiler çok aşık oldukları, kutsal pazar ekonomisinden öldürücü bir darbe yediler. Hala ayağa kalkamadılar. ABD’deki sözde olumlu ekonomi rakamları kimseyi ikna etmeye yetmedi.

Finans spekülasyonuyla geçen yıllarda sadece işçi sınıfı kaybetmekle kalmadı, refah devleti günlerinde semiren “orta sınıflar” da erimeye başladılar. Konum kaybeden orta sınıf ilk elden siyasal tepkisini aşırı sağa kayarak gösteriyor. Merkezlerdeki bu yükselişin tipik özelliği siyasi körlükleridir. Gelecek ufkunu kaybeden ve karamsarlaşan kitleler kendi derdine düşerek içine kapanmayı ilk refleks olarak gösteriyor. Merkez ülkelerdeki strateji yoksunluğunun nedeni geleceği görememekte yatıyor.

Dünün dünyasında, kapitalist merkezlerin geliştiği dönemlerde, böyle köklü bunalım yıllarında çalışan kitleler ayaklanma yolunu tutardı; egemenler ise bu ülke içi gerilimi dünyaya savaşla taşımanın yollarını arar bulurlardı. Ayaklanmaların büyük tehditler yarattığı yerlerde, onların zaaflarından yararlanarak faşizmin yükseltilmesi yolu da seçilirdi. Bu büyük gerilim süreçlerinin temel özelliği egemenlerin ve işçi kitlelerinin, yoksulların ufkunun kendi çıkarları açısından oldukça açık olmasıydı. Herkes kararlılıkla kendi yolunda yürümekten geri durmazdı.

Soğuk Savaş yıllarında Amerika “Hür dünya”nın lideri olma iddiasındaydı. Kapitalist merkezler insanlığa tüketim cennetini vaat ediyorlardı. Neoliberalizmin ve küreselleşmenin iflasından sonra, yola çıkan Trump, eski arka bahçesi Latin Amerika’ya giderken, bir dönemin Monroe Doktrinini vaat etmekten başka bir şey yapamıyor. Üstelik bu ülkelerin ordularına “demokrasiye sahip çıkıp darbe yapmaları” çağrısında bile bulunabiliyor. Monroe Doktrini 1823’de Latin Amerika’yı Avrupalı “işgalcilerden” koruma iddiasındaydı. Tarih gösterdi ki, Avrupa’nın yağmacılarından “korunan” Latin Amerika, 19. yüzyıl boyunca ABD’nin dolaylı veya doğrudan işgaline uğradı. Bağımsızlık savaşları başlayıp Latin Kıtasına hızla yayıldığında -20. yüzyılın ortalarında- bu gidişe ABD’nin cevabı ünlü faşist askeri darbeler oldu. Neredeyse askeri darbenin uğramadığı Latin Amerika ülkesi kalmadı.

Tillerson’un o günlere öykünmesi Washington’un “ideolojik” çaresizliğinin en iyi kanıtıdır. Bu kez Latin kıtası Avrupa’ya değil, Çin’e karşı “korunacaktır”. Elbette köprülerin altından çok sular aktı.

Ülkede egemenlik sisteminde çatallanma, yeni emperyalist hedeflerin ideolojik örtülerinin yaratılamaması sonuç olarak stratejik sürüklenmeye yol açıyor. Amerika’nın stratejik hesapları Irak’ın işgalinden beri tutmuyor. Yanlış hesap Bağdat’tan döndü. Bu durum aynı zamanda bir başka geçekliğin de ifadesidir. Son on yıldır ABD liderliği erimektedir. İngiltere’nin liderliği yitirmesi 25 yılı almıştı. Ancak bu devir teslim işlemeleri oldukça barışçıl yollardan yürümüştü. Londra, “güneş batmayan imparatorluğun” yükünü taşıyamaz hale gelmişti; dünya şimdi benzer bir süreçten geçiyor. Artık dünyanın yükü Washington’a ağır geliyor.

Economist telaşla: “Amerika başarılı bir yönetimle “20 yıllık stratejik sürüklenme”sine bir son vermelidir.” buyuruyor. Çünkü geleceğe bakıldığında dünya liderliğindeki el değiştirmenin öncekinin kolaylığında olmayacağı görünüyor. Kıdemli Kapitalist merkezlerden yeni liderliği üstlenecek bir aday görünmüyor. Aslında Amerika “süper güç” sayıldığı 90’lı yıllardaki Körfez savaşından beri rakiplerinin yolunu kesmek için uğraşmaktadır. Bu strateji Irak işgaliyle zora girdi; 2008 bunalımı ile iflası kesinleşti. ABD, hatalı adımları ile kendine rakipler yaratıyor.

İngiltere ABD arasındaki el değiştirmeyi iki dünya savaşı dışında düşünmek mümkün değildir. Birinci Emperyalist paylaşım savaşı İngiltere’nin güç kaybına yol açtı. Savaşın yıkıcı fırtınası Avrupa kıtasında eserken, Amerika kıtası gidişi kendine göre düzenleyecek ölçüde sakindi. Tarihe bakıldığında 1. Emperyalist paylaşım savaşı, dünyada egemenliğini kurmuş olan İngiltere ve müttefiklerine karşı arkadan yükselen yeni emperyalistlerin, Almanya ve İtalya’nın güneşin altındaki yerlerini istemeleriyle tetiklenmiştir.

Günümüzde Batı dünyasının egemenlerine karşı arkadan gelenler Çin ve Rusya’dır. İhtiyatlı olmak kaydıyla arkadan gelenlere Hindistan da ilave edilebilir. Önceki paylaşım savaşlarında arkadan gelenler saldırgan konumundaydı; İngiltere dengeyi koruma derdindeydi. Bugüne baktığımızda güç kaybeden ABD, en saldırgan konumdadır. Çin ve Rusya’da, Almanya ve İtalya benzeri bir saldırganlık görünmüyor. Çünkü ABD ardından gelenlere göre hala çok güçlüdür. Hepsinin toplam silah harcaması ABD’nin gerisindedir. Bu basit hesaptan hareketle yola çıkılması elbette çok yanıltıcı olur. Washington aynı mantıkla Berlin Duvarı’nın yıkılışı sonrasında kendisine yeni bir rakibin çıkışını engellemeyi temel stratejik yöneliş olarak belirlemişti. Fakat bu yolda attığı adımlar planladığının tam tersi sonuçlar yarattı. Şimdi hala çok güçlü olmasına dayanarak kendi aleyhine gelişen dengeyi bozmak için yeni adımlar mı atacaktır?

Trump yönetimi bir yıllık sallantıdan sonra böyle bir adıma hazırlanıyor. Önce Ortadoğu’da Suudi krallığını ziyaret etti. Ardından Katar krizi ve Suudi saray darbesi geldi. Hatta bir de Lübnan Başbakanı Hariri, veliaht Selman tarafından tutsak alındı. Ancak bu acele girişim tutmadı.

Yakın zamanda Latin Amerika, Ortadoğu turu gerçekleştirdi. Bu arada Tillerson bölgede sorun yaşadığı Ankara’ya da uğradı.

Dünyanın gerilimli bölgelerine bakıldığında tansiyonun en yüksek olduğu yer Ortadoğu’dur. Fakat bu bölgedeki bilek güreşi dünya dengeleri açısından ne ölçüde etkili olabilir? Bölge 2003’den beri yaşadıklarından yeterince yorgun düşmüştür. Washington’un bölgedeki amacı tam belirgin olmasa da İran’ı yıpratmak ve Rusya’nın yolunu kesmek olarak görünüyor. Elbette bu hedefin içinde Hizbullah da vardır. Aslında bölgede en yorgun güçlerden birisi bizzat ABD’dir. Vesayet savaşıyla alan tutmaya çalışıyor.

Gerilimin diğer en yüksek olduğu alan, Kore yarımadasında çok gürültü çıkmasına rağmen, Latin Amerika’dır. Kıtada iki binlerin başından beri yaşanan neoliberalizme karşı isyan dalgasının artık yorulduğu bir momentte Trump yönetimi Kıta’da saldırıya hazırlanıyor. Somut hedef Venezuela’dır. Venezuela hem 21. sosyalizminin öncülerindendir; hem de dünyanın dördüncü büyük petrol rezervlerine sahiptir. Latin kıtasında Amerika’nın en çok canını sıkan gerçeklik Çin’in ilişkilerinin kendilerininkini geçmiş olmasıdır. Tillerson’un “Çin emperyalizmi”nden söz etmesi boşuna değildir. Elbette Çin ilişkilerini Amerika gibi kurmuyor. Kıtada en yoğun ilişkisi Bolivya ile. Yine Çin ve Rusya’nın Venezuela ile ilişkisi oldukça iyidir. Sonuç olarak, ABD arka bahçesine on beş yıldır söz geçiremiyor. İpleri yeniden ele almak için yola çıkmış olsa da bunu başarabileceği çok şüphelidir.

Diğer gerilim alanı Kuzey Kore’dir. Burası Çin ve ABD gerilimin yansıma alanıdır. Kuzey Kore ile ilgili Washington’un her kopardığı kıyamet aslında Çin’le ilgilidir. Kuzey Güney ilişkisinde bir yumuşama olasılığı çıktığında Amerika hızlı bir şekilde bunun yolunu kesmektedir. Pasifik bölgesi eninde sonunda dünya kıyametinin kopacağı alandır. Çin, kendi bölgesinde etki alanını yıllardır arttırdı. Amerikan strateji kurumları sürekli Pasifik bölgesine ağırlık vermek gerektiği üzerine raporlar hazırlasalar da Beyaz Saray Irak’ta battığı bataktan bir türlü çıkamadığı için Pasifik bölgesine gerekli yönelişi yapamamıştır.

Yazının başında M. Greenberg’in ağızından Amerikan stratejistlerinin önemli bir bölümünün tercihini aktarmıştım. “ABD ve Çin’in müttefik olduğu bir dünya Çin ve Rusya’nın müttefik olduğu bir dünyadan daha güvelidir.” Elbette bu “güvenli dünya” Amerika için böyledir. Dünyanın geri kalanı için ABD ve Çin ittifakı bir felaket anlamına gelir. Dünyadaki olaylar şimdilik böyle akmıyor. Çin hem Şanghay Beşlisi hem de BRICS ülkeleri içindedir. Ayrıca Bir Yol Bir Kuşak projesiyle özellikle Asya’da kendine önemli bir misyon yüklemektedir.

Amerika’nın gönlünde yatan Çin’i desteğine alıp Rusya’yı kuşatma stratejisi şimdilik bir hayalden ibarettir.

Pasifik bölgesi gelecek dünya dengelerinin yazılacağı bir alandır. Ancak Avrupa hariç tüm büyük güçlerin bulunduğu bu bölgede politikanın çok incelikli yürütülmesi zorunluluktur. Yapısından dolayı kaba hataları taşıyamayacak ölçüde hassastır.

Dünyanın bir diğer bölgesi Güney Asya en az Pasifik kadar önemlidir. Önemi Çin ve Hindistan’ın bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Afganistan’dan Hindistan’a kadar uzanan dünya nüfusunun büyük bölümünün yaşadığı bir alandır. Kuzeyinde Çin’in olduğu düşünülürse dünya nüfusunun neredeyse yarısına yakını buradadır. Sadece bu kadar değil dünya yoksulluğunun Orta Afrika’dan sonra en yoğun olduğu dünya parçasıdır. Bu bölgede önemli olan Hindistan’ın konumudur.

2014 yılında seçilen Narendra Modi milliyetçi ve aynı zamanda liberal özellikler taşıyor. İktidara “önce ekonomi” parolasıyla geldi. Onunla birlikte “3. Cumhuriyetin” başladığı iddia ediliyor. (The Washington Quarterly, Yaz 2017, Abhijnan Rey) Hindistan Rusya ile silah anlaşmaları yaparken, Amerika ile de bu yolda görüşmeler yapıyor. Ayrıca Çin’in Bir Yol Bir Kuşak projesine şimdiye kadar katılmadı. Pravda yazarı Aidyn Mehtiyev, Hindistan’ı dolaştıktan sonra “Putin, Hindistan’ı Amerika’ya karşı sağlam bir müttefik olarak kazanamayabilir.” kanısına varmıştır. (Pravda, Ekim 2017)

Öte yandan, “ABD, Avusturalya, Hindistan ve Japonya’nın bölgede alt yapı yatırımlarını tartıştıkları” haberi alınıyor. (Sputnik, 19.02.18)

Dünya güçler dengesinde Hindistan’ın yeri gün geçtikçe daha fazla önem kazanmaktadır. Bilgisayar programcılığında ve makina sanayinde büyük bir potansiyele sahiptir. Son on yılda hızlı adımlar atmaktadır. Zenginliğin ve yoksulluğun böylesine içiçe yaşadığı ve aynı zamanda bazı alanlarda teknik gelişimin zirvelerinin zorlandığı bu ülkede gelişimin seyrinin nasıl evrileceğini kestirmek çok zordur. Ancak Hindistan’ın ağırlığının hangi yöne kayacağının dünya güçler dengesinde önemi çok büyüktür.

Güney Asya’da Afganistan savaşı nedeniyle ABD ve Pakistan’ın ilişkileri iyice bozuldu. Irak işgali sonrasında Türkiye ile bozulduğu gibi…Pakistan’la Çin’in ilişkilerinde belirgin bir iyileşme görülüyor. Bölgedeki her değişim Hindistan ve Çin ilişkisine yansımaktadır.

Pasifik ve Güney Asya birlikte ele alındığında dünya güçler dengesinde yeni kuruluşların bu alandaki değişimlere bağlı olduğu açıktır.

Latin Amerika ve Ortadoğu’yu turlayan Trump yönetiminin bu bölge için de hazırlıkları olmalıdır. Ancak burada pervasız davranma şansına sahip değildir. Dünya güç dengelerinin uzak doğuya kaydığı artık biliniyor. Dünya sistemi eskisi gibi yeni bir liderlik mi yaratacaktır? Yoksa yaşanan “çok kutuplu dünya” geleceğin yeni düzeni mi olacaktır?

ABD 20 yıldır yaşadığı “stratejik sürüklenme”den kurtulabilecek mi? Trump yönetimi bir yıllık karmaşadan sonra yeni adımlar atıyor. Bugünün dünyasında en önemli değişim budur. Çin ve Rusya’yı gerilimle “kuşatma” stratejisinin uygulanması için hazırlıklar yapılıyor. Bu noktadan bakıldığında ABD’nin genel stratejik mantığında bir değişim yoktur. Tüm dünyayı kendisinin en güçlü olduğu, silah ve havacılık alanına çekmek için bir kez daha yola çıkmış görünüyor.

Ukrayna gerilimi ile Avrupa ve Rusya arasındaki ilişkileri dondurma, hatta bozma; Ortadoğu’da Suriye üzerinden İran’ı yıpratma ve Rusya’yı dengeleme; Pasifik ve Latin Amerika’da gerilim ve tehditlerle Çin’i kuşatma adımları atılıyor.

Bu yolla ABD, dünyada kaybettiği güç ve itibarı yeniden kazanabilir mi? Soğuk savaş yılları sona erdi. Ancak ABD hala o dönem stratejisinden yarar bekliyor. Üstelik köprülerin altından çok sular aktığı için tüm Batı dünyası “gelişmekte olan dünya”nın gözünde itibarını artık yitirmiştir. Bu tespit sadece lafta kalacak moral değerler seviyesinde değildir. Bunun bir güç karşılığı da vardır; o da on yıldır yaşanan “çok kutuplu dünya”dır. Bize en yakın bölgeye Ortadoğu’ya bakıldığında Batılı merkezlerin, hele yıpranmış “süper güç”ün nasıl zorlandığı, çoğu zaman çaresiz kaldığı ya da Economist’in dediği gibi “sürüklendiği” görülebilir.

Trump yönetimi Soğuk savaş kalıntısı stratejisinin içine kendi yeni mantığını yerleştirmiş görünüyor. O da güç dengelerine bir müteahhit gözüyle bakmaktır. Ortadoğu’daki turlarından hep büyük silah anlaşmaları ile döndü. Daha ileriye nasıl gideceğini henüz görmedik.

Soğuk savaş yıllarında, o günlerin dehşetli nükleer gerilimi içinde ABD yarattığı silahlanma yarışı ile Sovyetler Birliğinin kaynaklarına büyük bir darbe vurmayı başarmıştı. Savaştan büyük bir yıkımla çıkmış olan Sovyetler toplumsal kaynaklarını silahlanma yarışına aktardı. Bu konunun stratejik anlamı ve tartışılması bu yazının kapsamı dışındadır. Fakat sonuç olarak Amerika, Sovyet gelişmesinde bir stratejik sapma yaratmayı başardı. Bugün aynı yoldan gitmeye niyetlidir. Ancak bugün dünden iki yönden farklıdır. İlki, ABD Soğuk Savaş yıllarındaki kadar güçlü değildir. Dünyanın en borçlu ülkesidir; teknik olarak silahlanma dışında tüm alanlarda mevzi kaybetmiştir. İkincisi, o yıllarda bütün Batı dünyası ve Japonya Washington’un arkasında hizaya girmişti. ABD gerçekten dünya lideriydi. Bugün böyle bir liderlik söz konusu değildir. Kapitalist merkezler tartışmasız bir şekilde ABD’nin arkasında değildir. İkiz kulelerin yıkılması sonrasında ABD ve Avrupa arasında yaşanan kırılma devam ediyor.

Sonuç olarak, Soğuk Savaş yıllarından kalan strateji kalıntılarıyla Washington’un bugünü yönetmesi ve kaybettiklerini geriye kazanması hemen hemen imkansızdır. Ancak ABD köklü bir strateji değişimine gitmeyecekse bu imkansızı denemek zorundadır. Trump yönetimi züccaciyeci dükkanındaki bir fil gibi yola çıkmış görünüyor.

Dünya güçler dengesinin diğer yüzüne baktığımızda tablo daha kesinleşir. Gerilim ve kuşatma politikalarıyla yola devam etmeye kararlı görünen Amerikan yönetimi, hemen hemen 30 yıldır dünya ekonomisinde rekabet gücünü sürekli kaybetmektedir. Silah, havacılık ve buna bağlı bilgisayar programcılığı dışında sürekli kaybetmiştir. Son on yılın gelişmelerine bakıldığında söz konusu alanlarda da artık bıçak sırtında gitmektedir. Amerika, bir ekonomistin söylediği gibi, “bahçesinde para kuyusu” olmak gibi büyük bir avantaja sahipti. Ancak artık doların dünya ekonomisindeki payı yüzde 60’a gerilemiştir. Para kuyusundaki su artık eskisi gibi bol değildir.

Dünyada, özellikle şimdilik Çin ve ABD arasında nefes kesici bir bilimsel-teknik rekabet yaşanıyor. Amerika rakiplerini silahlanmaya çekerek bu rekabette soluklarının tükenmesini sağlayabilecek midir?

“Tarih tekerrür etmez.” Ederse Marks’ın dediği gibi “birincisi trajedi, ikincisi maskaralık olur.”

 

AFRİN KURTARIR MI?

Yazıyı kaleme aldığımız sırada ÖSO ve TSK Afrin kent merkezine girmişti ve aynı anda “Çanakkale Zaferi”nin kutlamaları yapılıyordu. Sahnenin önünde bunlar yaşanırken arka planda seçim sandıkları görünüyordu.

Türkiye faşizme doğru “büyük bir değişim” içinde. 16 Nisan referandumu bu yolda önemli bir adım oldu. Artık son sahneye yaklaşılıyor. Yaklaşan seçimlerde değişimin yürütücü gücü seçilecek. Aslında bu süreç 7 Haziran 2015 seçimlerinin sonuçlarını Saray’ın tanımadığı anda başladı ve devam ediyor. Üç yıla yakındır Saray politikayı gerilim ve savaş üzerine inşa ediyor. Araya “Allah’ın lütfu” “15 Temmuz darbesi” de girince AKP iktidarı için gerilim üzerine siyaset yürütmenin bütün yolları açılmış oldu. Ancak her araç gibi gerilim siyaseti de çok kullanılınca aşınmaya başladı. Devreye savaş sokuldu. Cerablus’dan sonra şimdi de Afrin operasyonu devreye girdi. Çıkartılan gürültüye bakılırsa iktidarın stratejisi tutmuş ve Saray’ı bir kez daha başkanlığa taşıyacakmış gibi görünüyor. Bu noktada “değişim”in temellerine bir kez daha bakmak gerekiyor.

Siyasal İslam Cumhuriyet’le hesaplaşıyor. Bu hesaplaşma başlarda örtülü yürütülürken artık açık hale geldi. İstiklal Marşı’na yeni besteye ve Afrin için Mehter Marşı yaratmaya kadar geldi. Elbette süreç zikzaklarla yürüyor. Erdoğan son Anıtkabir ziyaretinde “yüce Atatürk” diyerek ulusalcılara el sallamıştı. Siyasal İslam’ın bazı tarikatlarının freni tutmayıp olmadık fetvalar vermeye başladıklarında Saray devreye girerek “İslam’ın güncellenmesi”nden söz etmek zorunda kaldı. Sonra bir U dönüşü yaparak “İslam’da reform olmaz” kutsal hakikatine geri döndü. Bunlar Cumhuriyet’le hesaplaşma yolunda aşılabilir yol kazalarıdır.

Esas olana bakınca ana gidiş yeterince açıktır. Örtünmenin ilkokula indiği günlere gelindi. Bir dönem Kemalizm “muhafazakar” vatandaşlara ne yaptıysa şimdi benzerini siyasal İslam yapıyor. Bu değişim zorlamasının altında Kemalizm’in çöküşü ile ortaya çıkan ideolojik boşluk yatmaktadır. Ayrıca Cumhuriyet’in hedefi olan “batılılaşma”nın da iflas etmesiyle bu yol açılmıştır. Neoliberal dünyada “batı medeniyeti”nin nasıl bir şey olduğu daha net ortaya çıkınca siyasal İslam dalgası güç kazanmıştır. Ancak bu dalganın Arap isyanlarıyla bir sınıra geldiği ortaya çıktı. Bölgede demokratik değerlerin yükselme işaretleri karşısında Amerika’nın liderliğinde ayaklanma ezildi. Geriye vitrini kurtaracak reformlar kaldı. Suudi Arabistan’da sözde reformlar yapılıyor. İran’da sosyal yaşamın İslami formlarla katılaşmasına karşı tepkiler birikiyor.

Türkiye’de böyle bir tepki Gezi isyanı ile patlak vermişti. Geriletildi. Zaten o günlerden beri siyasal İslam kendi dönüşümünü zor ve gerilim üzerine oturttu. O günlerden beri öyle olaylar yaşandı ki, siyasal İslam, iktidarı kaybedince felakete sürükleneceği bir keyfiliğin içine battı. Saray için artık geriye dönüş yoktur.

Siyasal İslam’ı iktidara getiren bir de önemli bir sosyal değişim yaşanmıştır. Bu değişim on beş yıl önce siyasal İslam’ı iktidara taşırken artık iktidardan edeceği bir başka birikime doğru yol almaktadır. Özal yıllarıyla birlikte kırdan kentlere hızlı bir göç başladı. Cumhuriyet tarihindeki bu ikinci büyük göç dalgası 80’lerin sonlarından günümüze kadar devam etmiştir. Büyük kentler bu göçlerle devasa kasabalara dönüşmüştür. Bu dönüşümün siyasal İslam’ın iktidar basamaklarını tırmanmasında önemli bir rolü olmuştur. Günümüzde nüfusun %16’sı iki binden küçük yerleşim yerlerinde oturmaktadır; %84’ü kentlerde yaşamaktadır. Kırdan göçenlerin %51’i 500 binden büyük nüfuslu kentlerde, %33’ü 500 binden küçük kentlerde yaşamaktadır.

AKP ile birlikte seçim sonrası haritaları istikrarlı bir şekilde üç farklı renge boyanıyordu.  Kıyılar bir renk, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentler dahil orta Anadolu başka bir renk ve Kürt illeri farklı bir renge bürünüyordu. On beş yıldır aynı kalan bu harita boyanması artık değişme sinyalleri vermektedir. İstanbul ve Ankara renk değiştirmeye aday görünüyor. Bunun siyaset dilindeki karşılığı artık kasaba politikacılığı ve kültürüyle Türkiye’yi yönetmenin sınırlarına gelinmiş olmasıdır.

20 yıldır biriken bu değişimi Saray, gerilim ve savaşlarla bastırmaya çalışıyor. Bu sosyal toprak kaymasının etkilerini geçici olarak engellemek mümkün olsa da sonunda bu barajlama yıkılacaktır.

Öte yandan Saray’ın yaratmaya çalıştığı yeni egemenlik sisteminde hala oturmayan bir başka gerçeklik vardır. Cumhuriyet yıllarında yaratılıp gürbüzleşmiş finans kapital hala ekonominin büyük bölümüne egemendir. MÜSİAD’tan TÜSİAD’a terfi önemsiz derecede azdır. İktidarın bütün rant yağmalarına rağmen bu böyledir. Üstelik AKP bu yolda bütün keyfilikleri yapmasına, kent rantlarını yandaşlarına dağıtmasına rağmen bu tabloda önemli bir kayma yaşanmamıştır.

Öte yandan, siyasal İslam, iktidarını ebedileştirmek için “inşaat ya Resulullah” parolasından ileriye gidememiştir. Uluslararası pazarda rekabet gücüne sahip olan bir ekonomi yaratılamayınca cari açık Cumhuriyet tarihinin son elli yılını aşacak seviyeye yükselmiş, 549 milyar doları bulmuştur. Buna paralel olarak dış borçlar da AKP iktidarı yıllarında 129 milyar dolardan 438 milyara tırmanmıştır. Son yıllarda Körfez’den dolar gelmediği gibi, yabancı sermaye ülkeyi terk etmeye başlamıştır. Ankara’yı bugüne kadar bir ölçüde finanse eden kara musluklar artık kapanmıştır.

Çok söylendiği için bir ölçüde insanları bıktırsa da ekonomi rekabet gücüne sahip bir seviyeye dönüşemediği için artık duvara doğru yol almaktadır. Ne savaş ne de tarikat fetvaları bu gidişi engelleme gücüne sahip değildir. Bu gidişi epeydir anketlerde gören Saray, en son ittifak yasası adı altında seçim kanunu değiştirdi. Ona rağmen sonuçlar garantili görünmüyor.

Bu noktada “Afrin zaferi” Saray’ın alın yazısını değiştirebilir mi? Savaşla günlük politikanın her zaman hizaya sokulamadığının belirgin örnekleri tarihimizde vardır. 1923 sonrası, “Kurtuluş Savaşı”nı kazanmasına rağmen CHP, muhalefete düşmekten ancak muhalif partileri yasaklayarak kurtulmuştur. Yine İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye’nin girişini engellemesine rağmen, milli şef 1950 seçimlerini kaybetmiştir. Saray, yeterli oyu garantileyemedikçe mevcut siyasal denklemde gerilim ve savaşın dozunu arttırmaktan başka bir yola sahip değildir.

Cumhuriyet’in, Siyasal İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürülmesi olağanüstü koşulları dayatıyor. Mücadele bu olağanüstü koşullara göre yapılmalıdır. Ülkedeki güç dengeleri, sınıfsal ve sosyal yapı ve dolayısıyla siyaset köklü kırılmaların eşiğindedir. Saray’ın kendi iktidarını ebedileştirme yükünü bu toplum ve ekonomi daha fazla taşıyamaz. Ancak kırılma nasıl ve nereden olacaktır? Halkların örgütlü öfkesinin ivmelendirdiği bir kırılma olması durumunda gelecek daha aydınlık; kendi iç düzenlemeleri ve “dış dünyadan” baskılar biçiminde gerçekleşirse gelecek daha karanlık olacaktır.