“Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”: Kürt özgürlük hareketinde son durum * Mehmet Yılmazer
27 Şubat 2025’te Öcalan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” yaparak PKK’nin feshedilmesini istediğinde Kürt özgürlük hareketi yeni bir döneme girmiş oluyordu. Bu, 1999 sonundan beri yapılan üçüncü stratejik değişimdi. Bugüne gelmeden önceki stratejik değişimlerin kapsamına kısaca bakmak gerekiyor.
PKK “Birleşik ve Bağımsız Kürdistan” stratejisi ile yola çıkmış, uzun ve etkili bir mücadele yürütmüştü. “Uluslararası komplo” ile Öcalan’ın esir alınmasıyla yeni strateji arayışları başladı. Kavram olarak “Demokratik Cumhuriyet” öne çıktı, ateşkes ilan edildi ve gerilla sınır dışına çekildi ancak PKK’nin bu adımlarına karşılık devletten bir cevap gelmedi. Oldukça karmaşık ve zorlu yıllardan sonra PKK 2004 sonrası yeniden savaş durumuna geçti. Düşük seviyeli de olsa yeni bir çatışma dönemi başlamış oldu.
2007 yılına kadar çatışmalı olarak akan süreç bu yıl Dolmabahçe görüşmeleriyle yeni bir yola girdi. Barış girişiminin bir kanıtı olarak 2009 Ekim’inde Habur sınır kapısından 34 savaşçı giriş yaptı ve büyük kitlesel bir coşkuyla karşılandılar. Bu büyük coşku iktidarı oldukça tedirgin etti. “Habur olayı” muhalefetin dilinden uzun zaman düşmedi.
Bu süreçte PKK’nin yeni stratejisi “Demokratik Cumhuriyet”ten “Demokratik Özerklik”e doğru evrildi. Demokratik Toplum Kongresi 2011 yılında demokratik özerklik ilan etti: “Uluslararası insan hakları belgelerinin tanımladığı haklar ışığında, ortak vatan anlayışı temelinde, toprak bütünlüğü ve demokratik ulus perspektifi temelinde, Türkiye halklarının ulusal bütünlüğüne bağlı kalarak Kürt halkı olarak Demokratik Özerkliğimizi ilan ediyoruz.” (Demokratik Özerklik: Bir Yurttaşlık Heterotopyası, Çetin Güler, s. 224) O dönemin politik ortamında bu açıklamaya devlet ve iktidardan “savcılık soruşturması” dışında bir tepki gelmemiştir.
2013 Newroz’unda Öcalan’ın mesajıyla olumlu gelişmeler tepe noktasına çıkmış ve “çözüm süreci” başlamıştır. Bu sırada yaşanan iki direniş çok önemlidir. Eylül 2014’te Kobane Direnişi bölgenin havasını büyük ölçüde etkilemiştir. Ankara bu direnişe karşı IŞİD saldırılarının yanında durdu. Bu durum Kürt coğrafyasında 6-7 Ekim’de Ankara’yı dehşete düşürecek bir ayaklanmaya yol açtı. Bütün bu gelişmeler 7 Haziran 2015 seçimlerine yansıdı, HDP 80 vekille üçüncü büyük parti oldu.
Siyasal güç dengesi Kürt özgürlük hareketinden ve devrimci güçlerden yana değişince devlet Suruç Katliamıyla süreci kendi lehine çevirecek kanlı bir süreci başlattı. 10 Ekim Ankara Gar Katliamı siyasi tarihimizin en büyük provokasyonu olarak yükselen süreçte keskin bir kırılma yarattı.
Fakat esas kırılma 2015 sonları ile 2016’da yaşanan kent savaşları sırasında gerçekleşmiştir. 2011 yılında başlayan özerklik ilanları dikkate alındığında 2011-2016 arasında yaşanan süreç “demokratik özerklik” mücadelesinin zorlu ve uzun bir sınanması olmuştur. Bu süreçte PKK kurmaylığı “devrim durumu” tespiti yaparak ona göre davranmış ancak 2016’nın ikinci yarısında kent savaşlarında yenilgi kesinleşmiştir.
“Küçük burjuva ve orta sınıfın böyle hareket etmesinin ve faşist güçlerin dayattığı savaşa karşı geliştirilen direniş karşısında olumsuz bir tutum göstermesinin önemli bir nedeni de mücadelenin uzun süre demokratik siyasi yollarda sürmesi, seçimlerin önemli bir mücadele alanı olarak ele alınmasıdır. Kuşkusuz o zaman bunlar, yapılması gerekenlerdi.” (Mustafa Karasu, Özgür Gündem, 31 Mayıs 2016)
Bu tarihten sonra mücadele esas olarak demokratik ve legal alanda seyretti. Kanlı provokasyonlar sonrası tekrarlanan 2015 Kasım seçimlerinde AKP ve Erdoğan yitirdiği mevzileri yeniden kazandı. İktidar kazanımını hendek savaşlarına kadar devam ettirdi. 2016’da yaşanan kırılma ve güç kaybından sonra Kürt özgürlük hareketi ve devrimci demokrat güçlerin kendilerini toparlamaları zaman aldı. Bu toparlanma Mart 2024 yerel seçimlerinde “kent uzlaşısı” taktiği ile kendini gösterdi.
27 Şubat açıklamasına giderken Kürt özgürlük hareketinin ardında 40 yılı aşkın bir mücadele dönemi vardı. Bu yıllar başlıca iki ana döneme ayrılabilir: Mücadelenin en güçlü ilerlediği 1984 sonrası dönem ve 2000’li yıllardaki dönem.
21. yüzyıla girerken Kürt özgürlük hareketi “uluslararası kumpas” ile önemli bir darbe aldı. Yüzyılın başı oldukça sancılı geçti. Ardından içinde Barış Süreci de olan bir yükseliş dönemi başladı. Bu yükseliş döneminin özelliği mücadelenin genellikle demokratik alanlarda sürmüş olmasıdır. Önceki yükseliş döneminden bu açıdan farklı bir özellik taşır. Bu dönem, özerklik ilanlarıyla başlayıp kent savaşlarıyla devam etmiş ve 2016’da hareketin yaşadığı yenilgiyle en önemli ideolojik ve stratejik kırılmaya kapı aralamıştır.
Kuzey’de bu yenilginin etkileri yaşanırken Suriye’de Kürt özgürlük hareketi önemli başarılar kazandı. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu böyle bir ortamda şekillendi.
“Demokratik Cumhuriyet” stratejisinden “Demokratik Özerklik” stratejisine yol alınırken Öcalan strateji temelini ilk insanlıktan başlayan geniş bir tarih kavrayışına dayandırır. 27 Şubat çağrısı sonrası PKK fesih kongresine sunulan “Perspektif” metni ve daha sonraki “Manifesto” metni de aynı şeyi yapar. Stratejik değişim için ilk insanlık yıllarına girmenin anlamı ne olabilir? Yaşanan dönemin güçler dengesi, ekonomik ve sosyal yapı tahlilleri stratejik kurgular için yeterlidir. Tarih yaşanmıştır, değişmez. Ancak gelinen yeni noktadan tarihe bakıldığında yani yükseklik değiştiğinde görünenler de değişebilir. Fakat bu yaşanmış gerçekleri değiştirmez. Tarihin başlarına tekrar tekrar bakışın temelinde ideolojik duruşta bir değişim ihtiyacı yatıyor olmalıdır.
Tarih bilim olmaya başladığında olayları “kahramanlar’’ ve “krallar” üzerinden anlatmaktan insanların toplumsal yaşamını, ekonomiden kültüre, derinlemesine irdeleme yoluna çıkıldı. Bu çetrefilli yol kahramanları anlatmak kadar basit değil, toplumsallığın içerdiği çok çeşitli çelişkileri ve gidişleri birlikte ele almayı gerektirdi.
Bugünün dünyası çok değişiktir. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş ya da tek tanrılı günlerin kuşatıcılığından aydınlanmanın hareketli günlerine geçiş gibi bugün de insanlık, teknik ve doğayla ilişkisi, hatta kendi varoluşunun yeniden anlamlandırılması gibi çok karmaşık süreçlerden geçiyor. Bu kapsamlı değişimin içinde kaybolmamak için sağlam tutunma noktalarını tespit etmek gerekiyor.
Diyalektikle hesaplaşma
“Doğanın, diyalektiğin çelişkili karakteri var. Felsefede tez, anti-tez, sentez olarak ifade bulur. Hegel’deki tez, anti-tez de bu doğanın diyalektiğidir. Hegel böyle söyler, Engels de çelişki der. Hatta Engels bu çelişkiyi yok etme olarak anlıyor. Marksizm’deki bu sınıf kavgasının, sınıf mücadelesinin tez, anti-tez olarak temeli Hegel’de atılır. Hegel bunları tez, anti-tez olarak işliyor. Burada Marks uyanıklık yapıyor, “sınıf çelişkisi” diyor, “Tarih sınıfların mücadelesidir” diyor. Burada böyle bir şey olabilir fakat bunu aşırıya vardırıyor. Aşırıya vardırması da şudur: Proletarya burjuvaziyi yok eder. Bunun için proletarya diktatörlüğünü uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar. Onun yerine bir teori geliştireceğiz. Yapılan düzeltme veya diyalektik değişiklik şu: Böyle bir yok olma ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz ama Stalin böyle yorumladı. Böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yok. Bir dönüşüm olayı var. Çelişkili dönüşüm. Tabii ki dönüşüm çelişkiyle olabilir.’’(Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan, s. 42)
Marks “uyanıklık yapıp” “Tarih sınıfların mücadelesidir” demiyor. Kendi ağzından aktaralım:
“Bana gelince, modern toplumda ne sınıfların ne onların arasındaki savaşımın varlığını bulmuş olmanın onuru bana ait. Benden çok zaman önce burjuva tarihçiler bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini ortaya koydular. Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) Sınıfların varlığının, üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını 3) Bu diktatörlüğün, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir.” (Seçme Yazışmalar I, Marks-Engels, s.75)
Marks, “sınıfların varlığının üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu” bulmuştur. Marks’ın devrim teorisi bu buluşa dayanır. Üretici güçler ile üretim ilişkilerinin birbiriyle bağlantısı sınıfsal mücadelelerin hareket ettirici çelişkisidir. Bunu tarih defalarca kanıtlamıştır. Sınıflar mücadelesinin altında bu ilişki ve çelişkiler yatar.
Manifesto’ya göre Marks sınıflar mücadelesinin diyalektiğini “aşırıya” vardırıyor. Bu aşırılık “proletarya diktatörlüğü” oluyor. Bugünün dünyasından 19. ve 20. yüzyıla bakılırsa proletarya diktatörlüğü “aşırı” görülebilir ancak devrimci yükselişin neredeyse 150 yıl devam ettiği 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın son 10 yılı hariç tamamında proletarya diktatörlükleri, ulusal kurtuluş savaşları, faşizme karşı halk mücadeleleri yaşanmıştır. Bu yıllarda toprak ağaları, burjuvaziler, sömürgeci merkezlere bağlı komprador burjuvazilerin “yok” olduğu onlarca mücadele gerçekleşmiştir.
Marks’ın son öngörüsü olan “sınıfsız topluma geçiş” henüz yaşanmamıştır. Ancak Marks’ın diğer öngörüleri defalarca doğrulanmıştır. Marks bugünler için Hegelvari sınıf kavrayışıyla devletin uzlaştırıcılığında bir toplumların akışından söz etseydi koca bir sosyalist sistemin yıkılmasına rağmen Marksizm hala tartışılıyor olur muydu? Hatta 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kapitalizmin yaşadığı derin krizler nedeniyle sık sık “Marks’ın geri döndüğünden’’ söz edilmiyor mu?
Öcalan’a göre Marks’ın çelişkiyi “aşırıya vardırması” nedeniyle Stalin milyonlarca vatandaşını öldürmüştür. Mao da kültür devriminde benzer şeyler yapmıştır. Öcalan’a göre tez ve antitezin işleyişi bir iradi müdahaleyle aşırıya götürülerek dehşetli sonuçlara vardırılabiliyor. Ortada pek çok toplumsal etki ile akan bir süreç yerine Marks’ın diyalektiği aşırıya götürmesi vardır.
“Almanlar “Alman ideolojisi” diye tarihe cevap verirler. Bildiğimiz Almanların yükselişi bu felsefe temelindedir. Hitler aşırıya vardırır ve faşizm olur, Marks aşırıya vardırır ve komünizm olur. İkisi de çökmüştür. Neden? Diyalektik ilişki yanlış uygulanmıştır. Sonuçta yanlış bir felsefi kanı, dünyanın son üç yüz yılını büyük savaş yüzyılları haline getirmiştir. İşte bundan büyük bir dönüş yapmakla karşı karşıyayız.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan, s. 46)
300 yılın hatası diyalektik ilişkinin yanlış uygulanmasıdır! Bu yanlış uygulamanın bir ucunda faşizm, diğer ucunda komünizm vardır. Toplumların 300 yıllık tarihini böyle basit bir “yanlış uygulamaya indirgemek” nasıl bir anlayıştan kaynak alabilir? Üstelik faşizm ve komünizmi bir yanlış uygulamanın iki ucu olarak kavramak, uzun ve sancılı sosyal mücadeleler tarihini bir “yanlışa” indirgemek, düşünce yöntemi olarak diyalektik materyalizmden büyük bir kopuşla mümkündür.
Daha önceki yazılarında Öcalan, “Demokratik Özerklik” stratejisi üzerinde çalışırken diyalektikle ilgili olarak şunları söyler: “Burada dikkat edilmesi gereken diğer önemli husus, diyalektik kavrayışımızın tez ve antitezin birbirini yok etme biçiminde değil, ‘bastırma ve geriletme’ karakterinde gelişmesidir.” (Bir Halkı Savunmak, Abdullah Öcalan, s. 23) Burada tez ve antitezin karşı karşıya gelişinden “bastırma ve geriletme” biçiminde bir gelişme gören Öcalan, ısrarla zıtların birbirini yok etme sonucundan kaçınma çabasındadır.
“Ne diyalektiği zıtların yıkıcı birliği olarak görmek ne de değişimi anın zıtsız oluşçuluğu, yaratıcılığı biçiminde yorumlamak doğrudur… O halde diyalektiği bu iki aşırı yorumdan kurtarmak, arındırmak büyük önem taşımaktadır. Yıkıcı olmayan, yapıcı bir diyalektik zaten gelişmelerde gözlemlenen bir husustur.” (Özgürlüğün Sosyolojisi Üzerine Deneme, Abdullah Öcalan, s. 29)
Burada maddeci düşünceden bir kopuş vardır. “Diyalektiği aşırı yorumlardan kurtarmak, yıkıcı olmayan yapıcı bir diyalektiği seçmek”! Ancak diyalektik yöntem bir tercih konusu değildir. Olayların akışıdır; bu akış yıkıcı da olabilir, yapıcı da! İngiliz burjuva devrimi ile Fransız büyük devrimi düşünülsün. Bütün dünyayı altüst eden iki emperyalist savaş hatırlansın, hatta belki de insanlık bir üçüncüsünün eşiğine yaklaşıyor. Diyalektik akış olaylardan çıkar, yoksa diyalektik kural olayları yaratmaz. Olayların akışındaki aşırılık, yine olayların kendi iç bağlarından gelir, iradi bir tercih sorunu değildir.
Diyalektikle hesaplaşmak adına Öcalan faşizm ve komünizmi “yanlış bir felsefi kanı”dan türetiyor. Orada bir sınıflar savaşı yoktur ya da bu yanlış felsefi kanıyı çok farklı uçlara çeken farklı insanlar neden taban tabana zıt davranışlara giriyorlar? Öcalan sınıfları bir kenara bıraktığı için faşizmin ve komünizmin sınıfsal sahiplerinden söz etmeyi önemsemez.
Diyalektik yöntemin olaylardan çıkıp gelmediği; tersine tez-antitez basamaklarının olayları belirlediği yönünde, Eugen Dühring’in kitabından beri gelen bir tartışma vardır. Engels, Anti-Dühring kitabında bu konuya noktayı çoktan koymuştur. Hatırlayalım:
“Marks yalnızca tarih aracıyla tanıtlar ve burada kısaca şu olguları özetler: Vaktiyle küçük işletme kendi evrimiyle kendi yok oluşunun, yani küçük mülk sahiplerinin mülksüzleştirilmesi koşullarını nasıl zorunlu olarak yarattıysa bugün de kapitalist üretim biçimi, kendisini yıkıma uğratacak maddesel koşulları tıpkı öyle yaratmıştır. Süreç, tarihsel bir süreçtir ve eğer aynı zamanda diyalektik ise, bu, Bay Dühring için ne denli can sıkıcı olursa olsun, Marks’ın suçu değildir… Demek ki süreci yadsımanın yadsıması biçiminde nitelendirirken, Marks sürecin tarihsel zorunluluğunu bu niteleme ile tanıtlamayı düşünmez. Tersine: Gerçekte, sürecin kısmen nasıl gerçekleştiğini, kısmen de mutlak olarak nasıl gerçekleşeceğini tarih aracıyla tanıtladıktan sonradır ki Marks, bu süreci ayrıca belirli bir diyalektik yasaya göre gerçekleşen bir süreç olarak nitelendirir. Hepsi bu… Diyalektiği…katıksız bir tanıtlama aleti olarak almak, diyalektiğin iç yüzünü kavramakta tam bir eksikliktir.” (F. Engels, Anti-Dühring)
Marks insanlık tarihini elbette özellikle kapitalizmin çelişkilerini kuru ve soyut bir formülle tanıtlamaya kalkmaz. Hegel için diyalektik, düşüncenin çelişkili akışıdır. Marks için olayların akışı tarihin tanıtladığı olgularla yürür, olgulardan kopuk aklın hareketiyle değil.
Öcalan ısrarla zıt kutupların çelişkisinden bir tarafın “yok” oluşuna varmaktan kaçınır. Ona göre böyle bir yok oluş ne evrende ne de toplumda vardır. Zıtlıklar kendini “bastırma” ve “geriletme” olarak gösterebilir. Yok olma gerçekleşmediği için bastırılan veya geriletilen tekrar geri dönebilir. Diyalektiğin bu bozulmuş hâlini, Öcalan’ın bütün olarak toplumların tarihini yan yana var olan ama “yok” olmayan “devlet” ve “komün”den ibaret görmesinin felsefi bir ön hazırlığı olarak görmek mümkündür.
“Metafizik ve sosyalizm”
Sosyalist sistemin ilk yıkıldığı yıllarda ortalığı “reel sosyalizm” kavramı kapladı. Hatta sosyalizm ütopyasından söz etmek yeniden sık sık rastlanan bir olgu hâline geldi. Oysa 1917’de, yani “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı”nın başlamasından beri, dillerden düşmeyen “bilimsel sosyalizm”di. Manifesto’da Öcalan, bu kavramlara ilave olarak bir de “metafizik sosyalizm”den söz ediyor. Bilimsellikten metafiziğe sıçramanın bir anlamı olmalıdır.
Reel sosyalizm, yıllardır süren teori ve pratik arasındaki kopmanın yarattığı bir kavram olarak ortaya çıktı. Reel sosyalizm, olması gereken biçimde değil de pratikte bir anlamda kırık dökük ortaya çıkan bir sosyalizmi anlatıyordu. Oysa insanlığın yaşadığı, teorinin kitlelerin pratiğinden geçerek uygulandığı bir sosyalizm deneyiydi. Bu pratik deneyden öteye başka “gerçek” bir sosyalizm deneyi beklemek teori ve pratik arasındaki bağı kopartan bir sonuç doğurur. Teori ancak yaşanan 70 yılın deneylerinden çıkarılan derslerden beslendiğinde yetkinleşir.
Öcalan’da böyle bir ders çıkartma bulamazsınız. Yıkılıştan hareketle sosyalizmin temel tezleri büyük oranda inkâr edilir. Sosyalizmin pratik deneylerinden hareketle teorinin yetkinleştirilmesi yolu izlenmez, materyalist görüşten kopularak metafizik bir yola çıkılır.
“Aristo formlar felsefesini geliştiriyor. Eflatun ideaları ortaya koyuyor. İdealar düşünce biçimlerinin geçişli olabileceğini söylüyor. Düşüncelerin farklı bir dünya, önemli bir dünya olduğunu anlatıyor. Hegel’de bu biraz daha fenomenolojiye dönüşüyor. Fenomenoloji de hem enerji hem madde. Olgular var, bir de geist var. En önemli soru bu konuda şu: Biz düşünceyi doğadan mı alıyoruz, yoksa beynimiz mi üretiyor? Bu tartışmaya değer. Benim de yorumum Hegel tarzıdır. Bu defter kafamızdan icat edilmiyor. İşte dört köşeli bir dikdörtgen, bunu kafamız icat etmiyor.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan, s. 44)
Hegel idealizmin zirvesidir.
“Düşünce kendini açığa vuran şeydir, onun tabiatı böyledir hatta o açık olmanın kendisidir. Onun açığa çıkışı, olması da olmaması da mümkün bir çeşit hal değildir, sanki düşünce açığa çıkmasa da gene düşünce olurmuş gibi. Oysa açığa çıkmak onun tam da varlığıdır.” (Seçmeler, G.W.F. Hegel, s. 20)
“Şu olguları sonsuz bir ilerleme saymak gerekir: Düşüncenin biçimleri, bilinçli görüde (sezgide), tasarımda, arzumuz ve irademizde içine batmış bulundukları maddeden kurtarılmışlardır…” (a.y., s. 22)
Düşünce kendini açığa vurarak var olabilir ve içine batmış olduğu maddeden kurtarılmıştır.
Hegel insanlığın düşünce tarihini tüm derinliğiyle irdelemiş, olguları Tin’in dışa vurumu olarak kavramıştır. Hegel, felsefede Descartes’la anılan düalizmi Tin içinde eritmiştir. Evren Tin’in dışsal görüngü biçimidir. Tin’in fenomenidir.
Öcalan “Benim yorumum Hegel tarzıdır” diyerek düşünceyi öncelemiş, nesneyi onun görünümü olarak kabul etmiş oluyor. “Düşünceyi doğadan mı alıyoruz, yoksa beynimiz mi üretiyor?” sorusu hatalıdır. Beyin düşünen maddedir ancak düşünce, içinde bulunduğu maddi ortamın bir yansımasıdır. Ancak bu yansıma bir ayna basitliğinde değil, trilyonlarca sinir hücresinin üretimidir. Hegel “düşünceyi maddeden kurtarma”nın “sonsuz bir ilerleme” olduğunu iddia ediyor. Son yıllarda dünün idealist felsefesinin benzeri olarak ancak son sinir bilim gelişmelerini de dikkate alarak “Zihin Felsefesi” geliştiriliyor. Dış dünyanın “dış dünya ile doğrudan bir teması olmayan” beyin tarafından nasıl yaratıldığı, zihnin ne olduğu çözülmeye çalışılıyor. Bilimsel gelişmeler fırtınalı bir şekilde gelişse de insanın düşünce sistemiyle ilgili hâlâ çözümlenemeyen noktalar vardır. Ancak maddenin düşünceden önce geldiği kesindir. Burada bir oynama insanı metafizik dünyaya savurur.
“Bir şeyi unutmayacağız. Hegel materyalist değil idealist bir filozoftur. Yani Fikir-İde’yi maddeden, nesneden çıkarmaz; tersine maddeyi ve nesneyi Fikir’den, İde’den çıkarır. Onun için İde’nin, Fikir’in sıkı sıkıya bağlı bulunduğu som varlığa Gerçeklik demez de Gerçekleşme adını takar.” (Hegel ve Felsefe Notları, Hikmet Kıvılcımlı, s. 48)
Hegel, “Fikir’in sıkı sıkıya bağlı bulunduğu som varlığa Gerçeklik demez… Her şey bir prose (süreç gidişi) içindedir. Gerçeklik o gidişin bir anlık oluşumudur. Gerçekleşme ise… (bütün bu) oluşumların akışını belirtir.” (a.y., s. 49)
Hegel’de duran bir gerçeklik yoktur, bu nedenle varlık değil oluşa bakan Herakleitos için“Onun felsefeme almadığım tek bir düşüncesi yoktur” der. Hegel’e göre Tin sürekli akar, nesneyi gerçekleştirir.
Öcalan “Yorumum Hegel tarzıdır” derken İde’yi öncelemiş oluyor.
“İnsan metafiziksiz olmaz. Sosyalizmde bile metafizik olabilir. Böyle bir düşünceye ulaşıyorum. Sosyalizm metafiziksiz olmaz. Bunun da açılımı etik ve politik temelli sosyalizmdir. Bu etik ve politik temelli sosyalizmi, metafizik sosyalizm olarak da değerlendirmekte hiçbir sakınca yok. Marksizm’in diğer bir hatası veya Lenin’in, Stalin’in hatası ahlakı ve politikayı silmeleridir. Etiksiz ve politikasız bir sosyalizmin sonucu iflastır. Demek ki etik ve politik temelli bir sosyalizm şart. Reel Sosyalizmden çıkışımızın temeli bu.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan, s. 47)
“Reel sosyalizm”den çıkılıp “metafizik sosyalizm”e doğru yol alınıyor. Önce metafizik sosyalizmin neyi kapsadığına bakmak durumundayız. “Etiksiz ve politikasız bir sosyalizm” Lenin ve Stalin’in hatasıdır, sonunda sosyalizmin iflasını getirmiştir.
“Metafizik sosyalizm’’in etiği ve politikası nedir? Manifesto’da Öcalan bu konuya değinmez ancak Özgürlüğün Sosyolojisi Üzerine Deneme’sinde bu konuları detaylıca açıklar.
“Hukuk bir örtüdür. Esasen işi yürüten güç eminim ki hala ahlaktır. Bilindiği üzere hukuk ‘’devlet zoruyla kanunların yürütülmesi’’ biçiminde tarif edilir. Ama ahlakta zorla yürütme yoktur. Ahlak esas, hukuk talidir. Demokratik kapsamı içinde din ve ahlak arasında özdeşlik vardır. Dolayısıyla ibadet yerleri en çok toplumsal ahlakın işlendiği kurumlar olmak durumundadır. Başta kilise ve camiler olmak üzere ibadethaneleri birer pratik ahlaki kurum olarak değerlendirip ahlaki toplumun inşasında kullanmak en doğrusudur.” (Özgürlüğün Sosyolojisi Üzerine Deneme, Abdullah Öcalan, s. 330)
Özetlemek zorunda kaldığımız “ahlak” konusunda geleneklerin hukuktan üstün olduğu vurgulanıyor; “bu geleneklerin ibadethanelerde değerlendirilmesi en doğrusudur’’ deniyor. Marksizmin bu “hatası” yani Lenin ve Stalin’in ahlak ve politikayı silmeleri sosyalizmin yıkılışının temelinde yatıyor. “Metafizik sosyalizm” açısından bakılınca konu demek ki böyle görünüyor.
Kısaca “politika”ya da değinelim:
“Öncelikle politika saymadığım bazı işleri belirlemenin gerekli olduğu kanısındayım. Birincisi, devlet işlerinin politik işler değil idari işler olduğunu iyi kavramak gerekir. Devlete dayanarak politika yapılmaz, idare edilir…özgürlük, eşitlik ve demokratiklikle bağlantılı olmayan işler politikayı esas olarak ilgilendirmez…politika esas olarak, ahlaki ve politik toplumun bu niteliğini veya var oluşunu her koşul altında sürdürebilmesi için yapılan özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme eylemliliği demektir.” (a.y., s. 339)
Devlet, toplum veya komünalizm konusuna daha sonra değineceğiz. Öcalan “devlet” ve “iktidar”ı politika dışında tutmaktadır. Başka türlü söylersek, ona göre reel sosyalizm devlet ve iktidarı politika içinde gördüğü ve uyguladığı için yıkılmıştır.
Bu özetlerden sonra “metafizik sosyalizm”e dönersek: Hukuk değil ahlakın üstün olduğu, devlet ve iktidarın reddedildiği, özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme eylemliliğiyle yetinilen bir sosyalizmden söz ediliyor. Reel sosyalizmden metafizik sosyalizme geçişin içeriği budur.
“Marks’ın burjuva öyküsü bakış açılarını oldukça ters çevirmiştir, çarpıtmıştır. Genelde kapitalizmi bilimselleştiriyor; özelde de ‘sınıfı’, ‘artık değeri’ bilim diyerek bir korsanı, bir katili bir nevi örtbas ediyor, hem de bilimsellik adına. İngiliz ekonomi-politik tuzağına düştüğü açıktır. O açıdan bilimcilik bir hastalıktır demiştim.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan, s. 89)
“Metafizik sosyalizm”in temeli bu cümlede yatıyor: Kapitalizmi, sınıfı, artı-değeri bilimselleştirmek, İngiliz ekonomi politiğinin tuzağına düşmek oluyor.
“Bilimcilik” nasıl bir hastalıktır? Bilim, teori ve deneyle sürekli kendini sınar ancak metafiziğin bir sınaması yoktur. Bu sınama doğa bilimleri kadar sosyal bilimler için de geçerlidir.
Aydınlanmadan beri tanrının yerini alan bilimin, bu büyük itibar ve güven yükselişini 17. yüzyılın ortalarından itibaren hızlandırdığı söylenebilir. Aklın ve bilimin itibarındaki ilk önemli kırılma ise Birinci Dünya Savaşı ile başlamış, iki dünya savaşı arasında ise derinleşerek devam etmiştir.
“19. yüzyıl, liberal idealizmiyle ‘bütün dünya görüşlerinin en iyisi’ olma yolunda dümdüz ve hiç sapmadan yürüdüğüne içtenlikle inanıyordu… Aralıksız ve hiç durmadan devam eden ‘ilerleme’’ye duyulan inanç, o dönemde gerçekten de dini bir güce sahipti, insanlar buna Kutsal Kitap’tan daha çok inanıyordu. İlerlemenin öğretisi ve mesajı, tekniğin ve bilimin hemen her gün ortaya çıkan yeni yeni mucizeleriyle en inandırıcı biçimde kanıtlanmış oluyordu.” (Dünün Dünyası, Stefan Zweig, s. 21)
“Ve 28 Temmuz 1914’te Saraybosna’da sıkılan bir kurşun, içinde yetiştiğimiz, büyüdüğümüz ve oturduğumuz o yaratıcı aklın güvenli dünyasını, tek bir saniye içinde içi boş bir toprak çömlek gibi bin parçaya ayırıverdi.” (a.y., s. 254)
Bilime ve akla olan güvenin bu ilk sarsılması İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren iki atom bombasıyla neredeyse bir deprem yaşadı, 1990’da sosyalist sistemin yıkılışıyla zirve noktasına çıktı.
Bu arada bilim, Newton fiziğinin determinist yapısından Einstein’ın göreli yapısına, oradan da Kuantum mekaniğinin belirsizliğine doğru yol alıyordu. İnsanlığın düşünce sisteminde büyük altüstlük yaratan bu gelişmeler aynı zamanda insanlığın önüne aşılması gereken büyük sorunlar koyuyordu. Ancak bu sorunların bir anlamda zirve yaptığı noktadan bilimin ve aklın inkârına sıçramak nesnel dünyadan metafizik dünyaya geçmek demekti.
İnsan düşüncesinin böyle büyük bunalım anlarında ilk verdiği tepki gerçek dünyadan metafizik dünyaya doğru bir kopuş oluyordu. İkinci Dünya Savaşı’na doğru giderken böyle çarpıcı bir kopuş yaşanmıştır. “Paranın baş döndürücü değer kaybıyla Avusturya ve Almanya’daki bütün öteki şeylerin değerinin de düştüğü o yıllar, ne kadar çılgın, ne kadar kargaşayla dolu ve ne akıl almaz yıllardı… Abartılı olan ve kontrol edilmeyen her şey altın çağını yaşıyordu: Teozofi, okültizm, spiritizm, uyurgezerlik, antropozofi, el falı, grafoloji, Hint yoga öğretileri ve mistisizm.” (a.y., s. 351)
Bugünün dünyasında özellikle 90’lı yıllardan sonra postmodernizm ile insanlık “büyük gelecek” projelerinden koptu. Sadece gelecekten değil akıldan da aynı ölçüde koptu. Postmodern dönemin önemli isimlerinden Paul Feyerabend’ın Akla Veda çağrısı, dönemini çok iyi özetleyen eserlerdendir.
Günümüzde postmodernizmden öteye yol alınmış, komplo teorileri içinden “gerçek ötesine” gidilerek önemli bir dönüm noktasına varılmıştır. Bilgi bolluğundan “hakikatin kaybına” gelinmiştir. Metafizik dünya klasik dönemdeki sınırlarından çok ötelere doğru genişliyor.
Böyle bir ortamda “bilimsel sosyalizm”den “metafizik sosyalizm”e doğru yol almak günümüz düşünce dünyasının karmaşasına uygun düşüyor. Ancak yaşananlardan ders çıkararak gerçek dünya içinde bilimsel yetkinliği yükseltmek yerine bilimsel gerçeklerden koparak bilim dışı, metafizik bir dünya kurgulamakla gelecek yakalanamaz. Hakikatin kaybedildiği günümüz dünyasında metafiziğin çekim gücünün artması şaşırtıcı değildir.
“Tarihsel toplumda devlet ve komün”
“‘Tarih sınıflar savaşı değil, devlet ve komün savaşıdır’ tespitiyle bu bölümde sınıfsal teoriyi ciddi bir dönüşüme uğratacak yeni bir perspektif geliştireceğiz. Belki bir düşünce devrimi yapacağız. Bu dönüşümün temel ilkesi: Tarih sınıflar savaşı değil de devlet ve komün savaşıdır veya mücadelesidir.’’ (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan, s. 60)
Manifesto’da Öcalan, sınıfsal teoriyi çok ciddi bir dönüşüme uğratarak tarihi devlet ve komün savaşına dönüştürünce Manifesto’nun büyük bölümünde tarihte komün mücadelelerini aramak ve kanıtlamakla uğraşıyor. Elbette konu tarihte kalmıyor; günümüze bir mücadele stratejisi sunma iddiasında olan Manifesto, devlet ve komün mücadelesinin günümüzdeki durumunu da tanımlama görevine soyunuyor.
Sınıflar mücadelesini dönüşüme uğratmak söz konusu olunca Manifesto sık sık Marksizmle hesaplaşmak zorunda kalıyor. Bizim için burada bir yöntem sorunu ortaya çıkıyor. Öcalan’ın görüşlerinin Marksizmle çeliştiğini kanıtlamakla uğraşmak gibi bir sorunumuz yok. Zaten Öcalan Marksist görüş zemininde değildir. Sorun Manifesto’daki görüşlerin tarih ve günümüz gerçekleriyle ne ölçüde denk düştüğünün irdelenmesinde yatıyor.
Öte yandan, günümüz ve gelecek için bir stratejik perspektif kurulma iddiası olduğuna göre neden insanlık tarihinin adeta sıfır noktasından başlandığının da bir açıklaması olmalıdır. İnsanın ilk topluluk olarak yaşamından bugüne kadar gelen Paleolitik dönemden başlanırsa hemen hemen 500 bin yılı kapsar. Ancak daha gelişmiş dönemlerden başlanırsa Barbarlık dönemi günümüzden 50 bin yıl öncesine kadar gider. Manifesto ise mücadele tarihini kadının alt edilmesinden başlatır.
“İkinci doğanın sorunsallığı; ana kadın etrafında oluşan toplumsallığın, erkek egemen kastik katil gruplar tarafından saldırıya uğraması temelinde ortaya çıkan tarihsel yarılmadır. Bu yarılmayla birlikte toplum büyük bir sorunsallıkla yüz yüze kaldı. İkinci doğa, büyük bir sorun yaşıyor. Bu büyük sorun, insanlığı bir çatallanmaya, bir yol ağzına getiriyor. İki kol ortaya çıkıyor. Biri kastik katil, egemen veya elit kastik, korkunç bir toplumsallık dayatıyor. Bir başka kol, kastik canavara karşı direniyor. Bu direnişin temeli komündür. Bu ayrışma nedeniyle tarih boyunca komün ile kastik katilin ardılları arasında korkunç bir savaşım yaşanmıştır.” (a.y., s. 60)
“Devlet Komün mücadelesinin başlangıç noktasında ‘kastik toplumsal katil’ tarafından kadının alt edilmesi duruyor. Bu alt edilme avcı toplumunda gerçekleşiyor: Avcılık yaptığı için avlanma tekniklerini geliştiriyor. Avcı topluluk da erkeğin topluluğu oluyor. O da etrafında bir ahbap-çavuş grubu oluşturuyor. Bu da Kırk Haramilere ve günümüzdeki kapitalist haramilere kadar geliyor. Bugünkü kapitalist şirket yöneticileri mi desek veya kapitalist oligarşi mi desek, avcı topluluklarına benziyor.” (a.y., s. 53)
“Bir de bunlar kastik niteliktedir. Kasttan kastım şu: ‘Dokunulmaz, çok gizli, çok kutsal’. Bu kastik birlik her şeye hükmediyor. Nereye baksan oraya gidiyor. Her gün hayvan öldürüyor. Çok et yiyor, beyni gelişiyor, tekniği gelişiyor, öldürme teknikleri olağanüstü güçlenmesini sağlıyor. Öldüren güçlüdür. Hele bir kulüp, bir kast oldu mu, o kutsal ve dokunulmazdır.” (a.y., s. 56)
Manifesto’ya göre Avcı topluluğun “kastik katil” erkekler tarafından ele geçirilmesiyle “kastik canavara karşı” komünün direnişi başlar. İnsanlık tarihindeki ilk bölünme sınıfa değil cinse dayanır. Bu biliniyor.
“İş bölümü ilk defa kadınla erkek arasında oldu. Kadın içeride EV, erkek dışarıda AV işine ayrıldı. Bu insanlık toplumunun Birinci Büyük Toplumcul İşbölümü oldu. Bu prose Orta Vahşette başlamış olabilir.” (Tarih Devrim Sosyalizm, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, s. 185)
Manifesto’da avcı topluluğunun “kastik katiller” tarafından ele geçirilmesi hatalı bir akıl yürütmeyle yapılıyor. Manifesto’da anlatılana göre güçlü avcılar öldürme tekniklerinde ustalar, dolayısıyla klanları ele geçirmekte zorluk çekmezler gibi görünüyor. Avcı toplumla ilgili Manifesto’nun tespitleri önemli hatalar içeriyor. Sanki avcı topluluklar yaptıkları işten dolayı vahşi katillerdir. Eski Toplum (1877) kitabında Henry Morgan çok güzel anlatır. Avcılar ava büyük dans ve ayinlerle çıkarlar, av sırasında kabile üyesi avlayacağı hayvana onu neden avlamak zorunda olduğunu özür dileyerek anlatır. Ve en önemlisi ihtiyaçtan fazlası avlanmaz. Öcalan kendi yarattığı bir “kastik katil” formu içine katil avcılar topluluğunu yerleştirir ancak gerçek yaşam böyle değildir.
Manifesto burada temel bazı gerçekleri atlıyor. Üretici güçler, üretim ilişkileri, özellikle özel mülkiyet gerçekliğinin ortaya çıkmasıyla yaşanan değişimler dikkate alınmadan “güçlü ve katil” avcıların sadece bu niteliklerinden dolayı komünü ele geçirmelerinin ve sürdürmelerinin imkânsız olduğu gerçeği görülemiyor.
“Sürünün yarattığı yaman bolluk erkeğin mülkü gibi geliştiği için Anahanlık denilen kadıncıl düzene karşı erkeğin seçkinleşmesi belirir. Kimi imtiyazları bundan önce bütün Kandaşlar için eşitçe kabul edilmiş Totem teşkilat ve inançları zemini üstünde, dolambaçlı yoldan imtiyaz bekçisi olan TABU kurumunu kışkırtır. Toplum, Totem ile Tabu inançlarının manevi güdüsü altında BABAHANLIK düzenine doğru yol alır.” (a.y., s. 181)
Avcılık ve toplama aşamasından sonra hayvanların ehlileştirilmesiyle yeni bir döneme, çobanlık dönemine geçilince sürünün yarattığı yaman bolluk erkeğin mülkü gibi görününce her şey değişmeye başlar. Erkek hem artan zenginliğin sahibi görünür hem de Totem ve Tabunun manevi otoritesinin gücünü elde eder.
Burada üretici güçlerde ve onlara sahip oluşta yaşanan değişim dikkate alınmadan “kastik katillikle” bir egemenlik kurmak mümkün değildir. Manifesto, toplumların gelişiminde üretim, mülkiyet ve bunların yarattığı toplum içindeki farklılaşmaları (sınıflaşmayı) dikkate almadığı için “kastik katil”in lanetiyle uzun bir tarihsel sürecin açıklamasını yapmak gibi bir açmazla karşılaşır. Daha da öteye insan toplumlarında ilk yaşanan cinse dayalı işbölümüyle bütün tarihsel süreçleri açıklamak gibi bir hata içine düşülür. Tarih kendi adımlarını attıkça kaçınılmaz bir biçimde yeni iş bölümlerini yaratır.
“Orta Barbarlık konağında SÜRÜ üretimi ÇOBANLIK düzenini yaratınca otlak ve mevsim gerekçeleri GÖÇEBELİĞİ kaçınılmaz, nöbetleşmiş rakkas hareketi gibi işleyen bir düzen durumuna getirdi. O zaman sanki kendiliğindenmişce, insan topluluklarından kimileri OTURGAN ve kimileri GÖÇEBE oldular. Göçebelerle oturganlar arasında Toplum ölçüsünde bir işbölümü doğdu. Barbarlığın doğurduğu işbölümüne: İkinci Büyük Toplumcul İşbölümü denir.” (a.y., s. 186)
Yerleşik toplum gelişip mal üretimi arttıkça Üçüncü Toplumsal İş Bölümüne, zanaat ve ticaretin ayrılmasına gelinir.
Bütün bu toplumsal altüstlük, toplumun iş bölümleriyle büyük fay hatlarına ayrılması “güçlü ve seçkin kastik katillerin” marifeti değildir. Ayrıca tarih kendi yolundan yürüdükçe “kastik katiller” de değişmeden kalamaz.
“Kastik katil toplumu da yaklaşık olarak M.Ö. 10.000 yıllarında ortaya çıkar. İkisi de önce klan sonra da kabile olarak ortaya çıkar. Kabile aslında komündür. Kastik katil giderek devletleşince komünal kabileler de savunma alanlarına çekilirler. Bu bambaşka bir toplumun gelişimi demektir. Dikkat edelim öyle bildiğimiz sınıf yok, klandan sınıf doğmaz.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan, s. 66)
Kastik katil devletleştikçe komünal kabileler savunma alanlarına çekilirler. Manifesto’ya göre “sınıf yoktur, klandan sınıf doğmaz.” Kastik katilin nasıl ve neden devletleştiği açıklanmaz veya Manifesto’nun mantığı ile konuşulursa kastik katiller güçlerine dayanarak bir müddet sonra devletleşirler. Ancak bu bir açıklama değil basit bir mantık yürütmedir. Bu ara klan da değişime uğramadan savunma alanlarına çekilir. Klandan sınıf çıkmadığı hükmüne Manifesto nasıl varıyor? Bu sorunun bir cevabı yoktur.
Tarihe bakınca devletin de sınıfların da klandan çıktığı görülür. Klan değişmez bir toplumsal hücre değildir, kendini yaşatmak için üretim yaptıkça, ki buna mecburdur, üretim biçimleri değişir. Avcı toplum, hayvancılık ve tarım; insan topluluklarının rastgele seçtikleri yaşam biçimleri değil, kendilerini var edebilmek için yürüdükleri yollardır. Yürüdükçe, üretip üredikçe kaçınılmaz bir şekilde kendi yapıları da değişir. Marks buna sınıflaşma diyor. Ancak sınıflaşmanın üzerinde şekillendiği bir zemin vardır, bu da varoluş için üretim ve üreyimdir. Manifesto sınıflaşmalara karşı çıkarken toplumların en temel varoluş biçimlerini göz önüne almaz. Bu da tek kelimeyle üretimdir.
Ancak burada bir yanlış anlamayı engellemek için komün ve üretim ilişkisini daha kesin tanımlamalıyız.
“Kabile topluluğu, tabii komün, toprağı (gel geç olarak) benimsemenin ve ortakça kullanmanın sonucu gibi değil ön şartı gibi görünür. Kabile topluluğu yahut istenirse kümelenme hali -kan, dil, gelenek, görenek ortaklığı gibi- hayatın objektif şartlarını ve yeniden üretim faaliyetini ve bu faaliyetin maddecil iradesini yahut objektifleşmesini, ürünleri, üretici ve yaratıcı faaliyeti (yani çobanlar, avcılar ve ekincilerin faaliyetlerini) benimsemenin ön şartıdır.” (Marks, Grundrisse, aktaran Dr. Hikmet Kıvılcımlı)
“Tek sözle, bu çağlarda üretim ve mülkiyet şartları toplumdan önce gelmemiştir; toplum ve komün, üretim-mülkiyet şartlarından önce gelmiştir. Üretim ve mülkiyet şartları, komündeki üretimin (üretici ve yaratıcı faaliyetin) ürünü değildir. Daha önceden var olmuş, ön şart olarak “konulu bulunan” kümelenme, aile veya aileler birleşmesinden doğmuş, kabilenin ürünüdür.” (Toplum Biçimlerinin Gelişimi, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, s. 25)
Marks’a göre kabile topluluğu üretim ve mülkiyetin sonucu değil, tersine üretimin ön koşuludur.
“Komün insan EMEĞİ’nin ürünü değildir, tabii bir varlıktır. Ortak mülkiyetten Komün çıkmamıştır. Komünden (aile veya kabileden) ortak mülkiyet doğmuştur. Mesele böyle konulunca tarih öncesinde ekonomik determinizm inkâr edilmiş, sayılır mı?” (a.y., s. 26)
Komün başlangıçta doğa gibi bir tabii varlıktır, bu anlamda en basit üretici güçtür. İşledikçe komünün doğal yapısı da değişir. Dolayısıyla komünden farklı üretim ve mülkiyet biçimleri, bunun doğal sonucu olarak sınıflar ortaya çıkar.
Manifesto’da ileri sürülen “kastik katil”in devletleşmesi açıklaması avcı-toplayıcı toplumdan yerleşik kentlere geçiş dönemini yani birkaç 10 bin yıldan uzun bir dönemi açıklayamaz. “Kastik katil”in devletleşmesi Öcalan’ın anlatımına göre zorbalıkla açıklanıyor. Engels’in dediği gibi “tarihte zorun rolü” önemlidir ancak her şeyi açıklamaz. Zor, yeni bir toplumsal düzene geçişteki doğuma ebelik yapar. “Kastik katiller”in zorbalığı tek başına yeni bir toplumsal geçişe ebelik yapamaz.
Olayların akışına bakıldığında “devlet ve komün mücadelesi” açıklamasız kalır. Bunlar birbirinden ayrı olgular değildir. Komünde üretim ve üreyim geliştikçe avcı toplayıcılıktan sürü ehlileştirmeye, daha sonra yerleşik tarıma doğru gidiş yaşanır. Yerleşik tarımla birlikte komün çözülmeye başlar. Oysa bir yanda “kastik katiller”den meydana gelen devlet, öte yanda kendi varoluşunu sürdürmeye devam eden komün ilişkisi donuk ve değişmez bir toplumsal düzeni anlatır. Tarih böyle akmamıştır.
Kabilelerin toplu olarak değiş tokuş yaptığı günlerden sürü ekonomisine ve yerleşik tarım ile ticarete geçilir. Bir yerde devlet ve ticaret varsa orada artık komünal düzen çözülüyor demektir. Komünal düzen çözülürken “‘Medeniyetin Üçüzü (teslisi)’ ortaya çıkar. Bunlar: 1) Genel olarak sosyal SINIF’ların özel olarak başlıca geçimi TİCARET olan Tüccar sınıfının bulunması 2)Toplum içinde doğup çetinleşen medeni tezatları son kerteye dek denetleyip dengeleştirecek silahlı adamları ve cezaevleri bulunan DEVLET’in kurulması 3) Medeniyetin artı eksi bütün olaylarını kişi sözünden çok daha ömürlü ve bir çeşit sözün kemikleşmesi demek olan YAZI’nın sosyal araç durumuna girmesidir. Bu üçüz olan yerde TARİH ve MEDENİYET vardır.” (Tarih Devrim Sosyalizm, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, s. 199)
Devlet, sınıf ve ticaretin varlığı komünün çözülmesi anlamına gelir. Binlerce yıl sürse de yeni üretim biçimleriyle birlikte zenginleşme, ticaret ve mülkiyet, komünü yiyip bitiren kemirgenler gibi sürekli işler. Ticaret kaçınılmaz bir biçimde tefeciliği yarattı.
“Zamanla bütün küçük üretmenler borçlandılar. Borcunu ödeyemeyen -İlkel Komünal ahlakında yalan bilinmediği için- kendi kendisinin Köle olarak satılmasına katlandı. Borçlular fakir düştükleri ölçüde alacaklı Tefeciler zenginleştiler… Babahanlık düzeni serteldikçe mülk babanın malı bütün topluma değilse bile ailenin bütününe ortaklaşa varlık olarak kaldı. Medeniyet bu son adeti kaldırdı. Atina kentinde Solon, Mekke-Medine kentlerinde Muhammed MİRAS usullerini kanunlaştırdı. Miras, toplum içinde zenginleşen kişinin, elde ettiği varı, öldükten sonra dahi topluma sormadan istediği gibi kullanması demektir.” (a.y., s. 197)
Manifesto’da devlet ve komün mücadelesi bunların anlatımını kapsamaz. Bulanık olarak da olsa bir devlet kavramı vardır. Ancak komün sanki kendini sürekli korumaktadır. Oysa komün yeni üretim, ticaret biçimleriyle sürekli aşınır. Özel mülkiyet bir kez ortaya çıktıktan sonra artık komünün varoluş koşulları erimeye başlar. Kendi içinden zenginleri ve yoksulları hatta borcuna karşılık köleleri yaratır. Devlet zaten komündeki bu farklılaşmayı denetlemek, bastırmak için vardır. Özetle bir yerde devlet varsa komün eriyip dağılmıştır. Birbiriyle yan yana var olamazlar. Yukarı Barbarlığa denk düşen bir geçiş dönemiyle devlet egemenlik alanındaki her şeyi kontrol eder.
Manifesto, tarihi devlet ve komün mücadelesi olarak görünce doğal olarak geçmişten günümüze komün mücadelesi deneyleri arar. Tarih “kastik katillerin devletleşmesi” ve buna karşın “komünün kendini savunmaya çekmesi” biçiminde yaşanmamıştır. Böyle olmasa da insanlık tarihinde “devlet ve komün mücadelesi”ne benzer olgular yaşanmıştır. Bu mücadeleye derinlemesine bakınca ne görülür?
“Antika Tarih: Irak’ta Protosümerlerden, Mısır’da Predinastik toplumlardan modern çağa gelinceye değin belirli Coğrafya ve Tarih üretici güçlerinden hız alan barbar yığınlarının nöbet sırası düştükçe medeniyete geçişleri tarihidir.” (a.y., s. 20)
Öcalan’ın kavramlarıyla “kastik katiller”, “devlet”, medeniyet tarafındadır; “komün” ise barbar yığınları tarafındadır. Ancak bunlar tüm insanlık tarihi boyunca birbirinden ayrı donuk yapılar değil, birbirini doğuran/etkileyen toplumsal yapılardır. Barbar toplumlar yerleşikleştikçe medenileşirler dolayısıyla sınıf, devlet, yazı sahibi olurlar ancak bütün tarih bu yapıların donuklaşmış duruşu değildir. Tersine antik kentlerin barbar yığınlarıyla kuşatıldığı ve barbar akınlarıyla yüz yüze kaldığı binlerce yıl yaşanmıştır.
“Bir medeniyetten ötekine geçişler, yeni ve taze (Coğrafya-Tarih-Kollektif Aksiyon) üretici güçleriyle eşikte bekleyen bir barbar Toplumun Antika tarihe girişinden başka bir şey değildirler. Antika medeniyetin kendi içinde -modern medeniyette görülene benzeyen- bir ‘’SOSYAL DEVRİM’’ imkansızdır. Yeni bir sosyal sınıf, eski gerici sosyal sınıfı devirip medeniyeti kurtaracak durumda kollektif aksiyon gücü sağlayamaz. O zaman eskimiş medeniyetin üretici güçlerini boğan üretim münasebetlerini kökünden kazıyacak barbar yığınları akına başlar. Barbarlar, tarih öncesinin en sağlam ilkel sosyalist (Gelenek-Görenek ve Kollektif aksiyon) üretici güçlerini harekete geçirirler. Eskimiş medeniyette en az bulunan şeyse özellikle o güçlerdir. Onun için eski medeniyet dayanamayıp inanılmaz çabuklukta yıkılır. Bu da bir devrimdir ama Sosyal Devrimin zıddına eski medeniyeti kurtaracağı yerde yok ettiği için ona: TARİHSEL DEVRİM adı verilebilir.” (a.y., s. 20)
Antik medeniyetlerde tapınak ve sarayda yerleşik egemenler ile onlar adına kentin ekonomi ve ticaretini yürüten tefeci tüccarlar, küçük üreticileri ve köleleri iliklerine kadar sömürürler. Tefeci tüccar sermayenin üretimle bir ilgisi yoktur. Kâr ve faizini kazanmaya odaklanır. Böylece gittikçe çürüyen kent medeniyetlerini kuşatan Barbar kavimler bu medeniyetin zenginliğine doğru çekilirler. Burada tarihte defalarca tekrarlanan bir değişim yaşanır. Barbarlar medeniyete girerler, kendileri de zaman içinde çürüyen medeniyete dönüşürler. Binlerce yıl bu döngü yaşanır. Nereye kadar? Medenileşmeyen Barbar toplulukları kalmayana kadar. Son Barbar akınları Roma üzerine Cermenlerin, Bizans üzerine Osmanlının akınlarıdır.
“Teknik üretici güçlerin gelişimi (büyük coğrafya keşiflerinin, sömürge çapulları ve uzak dış ticaretin büyük sermaye birikimi yollarından) öylesine muazzam sıçrayışlar yaptı ki yalnız başına Teknik güçlerin gelişimi Toplum içinde hem (coğrafya, tarih ve Barbar kollektif aksiyonu) üretici güçlerinin yerini tutabilecek maddi gelişimi sağladı hem de medeniyeti ve insanlığı Tarihsel Devrim uçurumuna yuvarlanma kaçınılmazlığından kurtaracak Sosyal Devrimci modern sosyal sınıflar yetiştirebildi. Modern çağ Tarihinin geçiş ve atlayış kanunları Sosyal Devrimler kanunu olmuştur… 17. ve 18. yüzyıllardaki KAPİTALİZM devrimleri, 19. ve 20. yüzyıldaki Sosyalizm devrimleri, modern çağın SOSYAL DEVRİMLERİdir.” (a.y., s. 23)
Avrupa orta çağı ile tarihsel devrimler çağı kapanmıştır. Komün geleneğini taşıyan Barbar toplulukları artık tariholmuştur. Devlet ve sınıfların olduğu sosyal devrimlere gebe toplumlar tarih sahnesine girmiştir. Böyle toplumlarda mücadelenin devlet ve komün arasında olması imkânsızdır. Artık mücadele antik kent medeniyetlerinin çökmesiyle ortaya çıkan sosyal sınıflar arasında yaşanmaya başlar. Bu mücadele insanlığı burjuva devrimlerine kadar getirir. Emperyalist paylaşım savaşlarıyla birlikte insanlık sosyalizm konağına doğru ilk büyük sıçrayışını yapar.
Manifesto’da Öcalan bu gerçeğe rağmen komün mücadelesi aramaya devam eder.
“Zerdüşt geleneği kastik sisteme karşı böyle bir direniştir. Zerdüşt’ü de dar veya tutucu bir tarzda yorumlamamak gerekir. Tarihsel sosyolojide oynadığı ilerici rolü nedeniyle Zerdüşt direniş geleneğinden bahsediyoruz. Bu demokratik, komünal bir gelenektir. Zerdüştlük, Zagros sistematiğine dayalı, izleri hala çok güçlü yaşanan bir gelenektir. Zerdüşt geleneğinin kastik toplum karşısında nasıl direndiği de araştırılmaya değerdir.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan, s. 19)
Zerdüşt geleneği M.Ö. 1500’ler sonrası etkindir. Kurucu peygamber Zerdüşt’tür. M.S. 7. yüzyıla kadar Pers, Med ve Sasani İmparatorluğunun devlet dini olmuştur. En eski tek tanrılı din olarak görülür. Devlet dini olması, onun bir dönem komün geleneklerinden etkilenmesinin “mücadele” olarak artık bir anlamı kalmadığını gösterir. Devlet dininde komün aramak tarihin akışını tersine çevirmek olur.
“M.Ö.300’lerde Çin’de Konfüçyüs devlet sisteminde büyük reformlar yapar. M.Ö. 500’lerde Hindistan’da Budha yepyeni bir ahlaki öğreti olarak gelişmeye başlar. Budha ideolojisi kastik sisteme karşı ahlaki direnişte büyük bir devrim yapar. M.Ö. 500’lerde Sokrates, kastik sistemin yarattığı ideolojik argümanlara karşı felsefi temellerde bir direnişin adıdır. Sokratik felsefi gelenekte birçok büyük akım ortaya çıkar. Bunların kaynağı da Ortadoğu’daki Zerdüşti gelenektir.” (a.y., s. 74)
“Bu çağda beş büyük komünal ideoloji çıkış yapıyor. Merkezi konumu Zerdüştlük teşkil ediyor. Onu takiben Çin’de Lao Tse, Hindistan’da Budha, Yahudi ideolojisi ve Sokrates felsefesi gelir. Bu beş çıkış da komün temelli çıkışlardır. Hatta Marks’ın komünizminden kırk kat daha komünistik çıkışlardır.” (a.y., s. 75)
Bu zorlama komün arayışlarına Öcalan, Muhammed ve Hristiyanlığı da ekler.
“Muhammed primitif bir komüncüdür… Bunu Ebu Sufyan ve Muaviye bozuyorlar, buna da saltanatçı yaklaşım diyoruz. Yani karşı-İslam. Bu tespitim de büyük yankı yapacaktır.” (a.y., s. 77)
“Hristiyanlık tamamen komünaldir. İlk üç yüz yıl belki de hiçbir dinde yaşanmamış bir
komünalite var. Manastır ve kilise komündür, meclistir. Halen Orta Anadolu’da kalıntıları var.
Hristiyanlık kadar komünalist din belki de yoktur. Önce aristokrasi sonra burjuvazi yarılma
Yapar, Katoliklikle yozlaştırılır, Protestan Kalvinizmle de reform adı altında komünalitenin
dağıtılması yaşanır. Devlet ideolojisi haline gelir.” (a.y., s. 78)
Hristiyanlık ve İslam’ın komünalitesine gelince sorun iyice çatallanır. Yahudilik kavim dinidir yani kabile geleneklerine daha yakındır. Hristiyanlık kölelerin dini olarak başlar, tek tanrı dönemine geçiş düşüncenin ve geleneklerin katılaşıp çürüdüğü yıllardır. Hristiyanlık çıkışından 200 yıl sonra Roma’nın resmî dini olur.
İslam’ın da kaderi farklı değildir. Kabile çatışmalarının üstüne çıkmak “ümmet” olmak hedefini taşısa da Muhammed’in vefatından sonra hızla geriye dönüşler yaşayarak tefeci tüccarların (Emevîlerin) saltanatına dönüşür. Bu anlatılanlar arasında bugüne kadar bir anlamda ruhunu koruyarak gelmiş olan bir komünal ideolojiden söz etmek mümkün değildir. Barbar akınlarının Avrupa orta çağı ile kapanmasıyla insanlık feodalizm döneminde eski komünal geleneklerin hâlâ izlerini taşıyan köylü isyanlarını yaşamış, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte köylü isyanları da erimeye başlamıştır. Kapitalizm geliştikçe komün gelenekleri hızla tasfiye olmuştur.
Üretim ve mülkiyet biçimleri değiştikçe sınıfların yapısı, dolayısıyla toplumsal yapı değişime uğramıştır. Sümerlerdeki de devlettir, bugün kapitalist düzendeki de devlettir. Ancak devleti oluşturan egemen sınıflar değişmektedir. Bugün hâlâ çeşitli ülkelerde eski komün kalıntıları, “gelenekler” vardır. Ancak bunlar artık kalıntıdır ve örgütlenmiş egemen sınıf anlamına gelen devlete karşı mücadele etmek gibi bir konumları yoktur.
Manifesto’nun kapitalizme bakışı ve “mücadele”
Manifesto bugüne ait bir strateji kurgularken bunun temellendirilmesi için insanlık tarihinin başlangıç noktalarına kadar uzun değerlendirmeler yaparken günümüz kapitalizmiyle ilgili çok daha kısa değerlendirmeler yapar. Bu dengesizliğin bir anlamı olmalıdır. Mücadeleyi avcı toplumundan gelen bir çatışmaya oturturken sonraki bin yıllarda insanlığın ve toplumların yaşadığı değişimi son derece yüzeysel ele alır.
Manifesto için kapitalizm talan ve gasptan ibarettir.
“Marks kastik yapıyı tarihte görememiştir ve sınıf tanımını da tarihsel gerçekliğe oturtamamıştır. Mesela nedir bu “artık değer”, “ücret, rant’’ vb.? Bunlar İngiliz ekonomi-politiğinin icatları. Burada sorun yapılan gaspı, tecavüzü, sömürüyü bilimsel kavramlarla meşrulaştırmadır. Hep geçiyor ya: “Kapitalizm nasıl doğdu?” Bunların hepsi gasp, talan, sömürü, yağma, savaşlarla doğdu. Ulus devlet başından sonuna kadar savaş demek; savaşla doğmayan, savaşla yıkılmayan tek bir ulus devlet yok gibidir. Baştan ayağa şiddet ürünü.” (a.y., s. 87)
Tarihten öğrendiğimiz sömürgeci talanını 15. yüzyıldan itibaren Portekiz ve İspanyollar başlatmıştır. Bu yüzyılda Portekiz hemen hemen dünyanın üçte ikisine egemendir. Ancak kapitalizm ne Portekiz’den ne de İspanya’dan doğmuştur. Sadece yağmayla yeni bir toplum biçimi inşa edilemiyor. Üretim yapısını değiştirdikleri için önce Hollanda sonra İngiltere kapitalist üretim tarzına geçebilmiştir. Ancak Manifesto’da insanlık tarihine bakılırken toplumların üretim yapıları dikkate alınmaz, lanetli bir “kastik katiller” grubu tüm tarihi yapar. Ne diyor Manifesto’da Öcalan “‘artı değer’, ‘ücret, rant’ vb. bunlar hep İngiliz ekonomi-politiğinin icatları.” Evet İngiliz ekonomi politiğinin icatları! Neden Portekiz, İspanya veya başka bir ülkenin icatları değildir? Ve bu kavramlar Manifesto’ya göre “gaspı, tecavüzü, sömürüyü bilimsel kavramlarla meşrulaştırmak”tır! Marks’ın derdi neydi? Yıllarını, muazzam çalışmasını, kapitalizmin soygununu “meşrulaştırmak” için yaptıysa kapitalistler Marks’ı niye ödüllendirmediler! Oysa bu işi çok iyi bilirler.
Gerçekten tüm insanlık tarihi “gasp, tecavüz, sömürü” gibi kavramlarla açıklanabilir mi? Tüm insanlık tarihi haydutluktan mı ibarettir? Latin Amerika’yı İspanyollar yağmalarken İspanyol derebeyleri servetlerini göstermek için uşaklarına kürk giydirme yarışına girmişlerdi. Ancak buradan kapitalizm çıkmadı. Ayrıca bir Adam Smith, David Ricardo da İspanya’dan çıkmadı. Öte yandan neden Ned Ludd’un liderliğinde “makina kırıcılar” hareketi İngiltere’den çıktı da Portekiz veya İspanya’dan, İtalya’dan çıkmadı?
Manifesto insanlığın tarihinde ve kapitalizmde üretim yapısını, sınıflar olgusunu görmez. Avcı toplumdan beri gasp ve yağma ile yaşayan “kastik katiller”in insanlığa egemenliğini anlatır. Bu egemenliğin nasıl kurulduğu ve nasıl bu kadar dayanıklı olduğu açıklanmaz. Dolayısıyla sınıflar mücadelesini ve devrimleri de görmez.
“Dikkat edelim öyle bildiğimiz sınıf yok, klandan sınıf doğmaz. Köleye de sınıf demek saçmadır. Marks da bu hatayı işliyor. İşçi denilen de aslında bir köledir. Hani bu köle hiçbir devrim yapmış mıdır? Yapmamıştır. Marks buna bir devrim bahşetmek ister; işçi sınıfı uyanacak, sayısı büyüyecek ve bir devrim yapacak… Yok böyle bir devrim. Devrimi yapanların çoğu da burjuvaziden gelen ailelerin çocukları. Marks bir avukatın oğludur, Lenin de öyle bir orta burjuva ailenin çocuğudur, Mao da öyledir. Yani işçi sınıfının, sınıf olarak örgütlenip yaptığı tek bir devrim yok.” (a.y., s. 66)
Bu söylenenler özellikle 17. yüzyıl sonrasından günümüze kadar gelen 400 yılın tümüyle yanlış okunmasıdır. “İşçilerin yaptığı devrim yok”, “devrimi yapanların çoğu da burjuvaziden gelen ailelerin çocukları’’, “Marks avukatın oğludur, Lenin de öyle bir orta burjuva ailenin çocukları…”!!! Bu konu sosyalist bir insan için tartışma dışıdır. Bir devrimin işçi sınıfı devrimi olması için onu örgütleyenlerin de işçi olması gibi bir yaklaşım, toplumsal mücadeleleri ve onların karakterini okuyamamak olur.
İngiltere’de makina kırıcılar hareketinden başlarsak 19. ve 20. yüzyılın hemen tümü köylü ayaklanmaları, işçi ayaklanmaları, proletarya devrimleri ve ulusal kurtuluş savaşlarıyla yüklüdür. Oysa Manifesto’ya göre “işçi sınıfının sınıf olarak örgütlediği bir tek devrim yoktur.” Ne vardır?
“Tarihte bol bol elit kavramı kullanılır. Bunu meşhur Seçkinler teorisinin yazarı V. Paretto, elit kavramı üzerinden tarihsel olarak anlatıyor: ‘Tarih elitlerin kendi arasındaki çatışmasıdır’ diyor. Sınıf savaşımı yerine elit savaşımı kavramını getiriyor ki bana göre de bu daha doğrudur. Ama tabii benim gibi böyle kastik katil demiyor, elit diyor, yüceltiyor. Marks nasıl sınıfı yücelttiyse, o da eliti yüceltiyor. Farkımız bu. Elit halen var, kapitalizmde bu çok belirgindir ama temelini biraz eşelersen bir katiller grubunu ancak ortaya çıkartabiliyorsun.” (a.y., s. 86)
“Elitler savaşı” da sınıflar savaşıdır. Ancak Manifesto sınıflar savaşı açısından değil de “elitler savaşı” açısından bakınca tüm ezilenleri gözde kaybediyor. Elitlere bakınca da “bir katiller grubu”ndan başkası görülemiyor. 200 yıldan fazla Avrupa’nın ve üçüncü dünyanın büyük bir bölümünü kapsayan isyan, devrim ve savaşları “bir katiller grubu”ndan ibaret görmek tarihi açıklamak olmaz. Tarihi, üretim ve mülkiyet biçimleri ve bu temelde şekillenen sınıflar mücadelesi temelinden okumayan Manifesto, kapitalizmi çok farklı temeller üzerinden açıklama yoluna girer.
“Avrupa modernitesi şehirleşme, endüstrileşme, teknikleşme, bilim ve aydınlanmanın hepsini
içerir ama asla kapitalizmi içermez.” (a.y., s. 81)
“Bilimsel-ideolojik icatlar, bilimsel keşifler kapitalizme ait değildir; neredeyse tümü yoksul esnaf ve bilim insanlarının çabasıyla ortaya çıkmıştır. Bunlar bilimi ve felsefeyi geliştirdiler.” (a.y., s. 90)
“Sonuç olarak şunu ifade etmeye çalışıyorum; Nereden bakılırsa bakılsın, modernite yeni
uygarlıktır. Evet sınıf temeli var, bilim temeli var, iktidar-devlet temeli var. Fakat kısa sürede
eski kastın uzantıları kapitalizm adı altında sistemin yani modernitenin içini boşaltıp müthiş
kullanıyorlar. Sermaye denilen kapitali de bir birikime dönüştürüyorlar. Zaten kapital birikim
demektir. Marks da maalesef bunu “ilerici, büyük gelişme” diye inceleme konusu yapmıştır.
Katile katil demesi gerekirken kapitalizmin sistematiğini çözümlemeye çalışıyor. Kapitalizmin
ekonomiyi, tekniği geliştirdiğini söylüyor. Oysa niye bunları kapitalizme mal edelim? Gerçekte kapitalizm bunları hırsızlamıştır.” (a.y., s. 91)
Modernitenin içinde hemen her şey vardır. “Şehirleşme, endüstrileşme, teknik, bilim” hatta “sınıflar, iktidar-devlet” ancak “asla kapitalizm yoktur.”. “Eski kastın uzantıları kapitalizm adı altında modernitenin içini boşaltıp müthiş kullanıyorlar.” Toplumlar tarihini onun olgularıyla açıklamak yerine adeta gizemli bir hikâye anlatımı gibi açıklamak gerçekten anlaşılması zor bir yöntemdir. “Kastik katiller” modernitenin içine girip onu kullanıyor, kapitalizm bütün bu gelişmeleri hırsızlıyor.
“Modernite iyi bir şey fakat içine giren kapitalist kurtçuk onu kemirerek sonuçta düşürdü. Şu anda modernite can çekişiyor. “Kapitalist modernite” diyoruz ya işte bunu kastediyoruz. Her taraftan dökülüyor. En başta Avrupa’da, kapitalist merkezlerde. Finans kapital bunun son manevrasıydı.” (a.y., s. 96)
Modernite ve kapitalizm bağlantısının gizemli hiçbir yanı yoktur. 15. yüzyıl civarında başlayıp 17. yüzyılda aydınlanmaya kadar gelen bir süredir. Avrupa orta çağının çözülmeye başladığı 14. ve 15. yüzyıldan itibaren başlayan Rönesans, din savaşları ve en son Aydınlanmayla tepe noktasına çıkan bir dönemdir. Kapitalizm bu süreç içinde doğup gelişme imkânları bulmuştur. Kara veba, ticaretin gelişmesi, yeni silahların bulunması gibi nedenlerle Kıta Avrupasının batısında feodalizm çözülürken doğusunda 15. yüzyıl sonrası “ikinci serflik” yaşanmıştır. Batı, 16. yüzyıl sonrası kapitalizme doğru gelişirken Doğu birkaç yüzyıl daha “ikinci serfliği” yaşamıştır.
Bu karmaşık dönemde Avrupa’da sonunda ulus devletlerin bir düzene girmesine sebep olan Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) yaşanmıştır. 1648 Westphalia Anlaşması ile devletlerin egemenlik alanlarının belirlenmesi ve kurallara bağlanması anlamında yeni bir dönem başlamıştır. Avrupa’da kapitalizmin hızlanmasının bu döneme denk düşmesi rastlantı değildir. Kapitalizmin bir yerde yol alması için birikmiş sermaye ve özgür işgücü gerekir. Avrupa’da feodalizmin krizi sırasında milyonlarca serf topraktan kopmuştur. Bu dönemler hem yoksulluğun hem de çeteleşmelerin çok arttığı yıllardır. Manüfaktür kapitalizmi -kapitalizmin ilk hâli- 16. yüzyılın ortalarından buharlı makinaların üretimde yer almasına, 18. yüzyılın başlarına kadar sürer. Rönesansın başlangıç yüzyılı hariç modernitenin gelişmesi ile kapitalizm iç içe yürümüşlerdir.
Manifesto’da ise modernite bir tarafta ve “iyi bir şeydir”, diğer yanda onun içine sonradan bir “kurtçuk” olarak giren ve her şeyi hırsızlayan bir kapitalizm vardır. Bu da “kapitalist modernite” oluyor. Modernite niye iyi bir şeydir de “kapitalizm” lanetlidir? Modernite tarihsel olarak Avrupa orta çağının en çalkantılı yıllarında yaşanmıştır. Bilim düşmanlığının olduğu, 15. yüzyıl sonlarında yoğunlaşan “cadı avları”, inanılmaz kanlı din savaşları, 13. yüzyıldan sonra güçlenen Engizisyon Mahkemeleri de modernite ile yaşanmıştır. Modernite ve kapitalizm arasındaki bu ayrım, hatta birisinin “iyi” diğerinin “hırsızlamadan” ibaret görülmesi tarihin gerçekleriyle açıklanamadığına göre bu bakış açısı neye dayanıyor olabilir?
Manifesto, toplumsal tarihi devlet ve komün mücadelesi olarak görür; kapitalizm kendi gelişimiyle birlikte komünü tüm kalıntılarıyla tarihin bir döneminde bırakmıştır. Kapitalizmin sınıflar mücadelesi içinde komünü aramak ve bulmak çok zorlama olur. Modernite ile kapitalizm 16. yüzyıldan itibaren birlikte var olmalarına rağmen Manifesto’ya göre kapitalizm moderniteyi hırsızlayan bir yapı olarak tanımlanır. Kapitalizmin kendi üretim ve devinim yapısı yoktur, hırsızlamayla yaşar.
Manifesto’nun kapitalizm eleştirisinin biraz daha derinliğine gidelim.
“Ulus, modernitenin bir kavramıdır. Burjuvazinin yarattığı bir kavram değildir. Burjuvazinin ulus anlayışı, sömürü ilişkisini gizleyen ideolojik bir araç temelindedir. Çünkü burjuvazi gerçek komünal özellikleri parçalar, çarpıtır ve toplumsal eşitsizlikleri gizler.” (a.y., s. 82)
“Marks’ın kendisi bile mahşerin üç atlısından biri olan ulus-devlete dair bir şey söylememiş, endüstriyalizmi göklere çıkarmış, eleştirmemiş, büyük ilerici güç olarak ifade etmiş, sadece “kapitalist toplum” diye bir kavram üretmiş, “ekonomik altyapı”, “ideolojik üstyapı” diye bölümlemiş. Bu şekilde kapitalizmi allayıp pullayıp ilerici bir aşama olarak önümüze koydu.” (a.y., s. 95)
Eğer moderniteyi Rönesansla başlatırsak ulus kavramı onun son basamağı olan Aydınlanma yıllarına, 18. yüzyıla aittir. Bu dönem aynı zamanda kapitalizmin makineleşme dönemidir. Ulus kavramını sadece burjuvazinin “sömürü ilişkilerini gizleyen bir ideolojik araç” olarak tanımlamak kapitalizmin gelişim sürecinin basamaklarını kavramamaktır. Burjuvazi pazarını kendi gücüyle inşa etme seviyesine geldiğinde ulus kavramı şekillenmiştir. Manifesto konunun bu yönü ile ilgilenmez, önemli olan “burjuvazinin gerçek komünal özellikleri parçalaması’’dır.
Ulus kavramı modernite içinde kaldığında sorun yoktur ancak burjuvazinin elinde “ulus devlet” olarak korkunçlaşır. Bütün savaş ve katliamların sebebi haline gelir:
“Marks’ın yaptığı gibi işte ‘sermaye birikimi’, Lenin’in yaptığı gibi ‘son aşama emperyalizm’; bana bunlar artık fazla açıklayıcı gelmiyor. Ulus devleti bunun için birinci sıraya koyduk. Bu kastik katilin ulus devlete ihtiyaç duyması çok öğretici çünkü bu sefer kastik katil kendini ulus devlet kılıfıyla sahneliyor ve bu sahne tuttu. Beş yüz yıldan beri büyük bir ahtapot gibi gelişmesi, ulus devlet haliyle mümkündür. Bu açıdan doğrudur, ulus devleti modernite kavramının başına almalıyız.” (a.y., s. 89)
Kapitalizmin insanlığı yıkımın eşiğine getiren yapısını “kastik katilin kendini ulus devlet kılıfına” sokmasından ibaret görmek, bu bir türlü ele geçmez “kastik katille” mücadele etme konusunda insanlığı çözümsüz bir çaresizlik içine iter. Lenin’in “son aşama emperyalizm” tespitinin “fazla açıklayıcı olmaması”, ancak ulus devleti maskelemiş kastik katilin açıklayıcı olması bugünün dünyasına bakışta büyük bir zaaftır. İnsanlığın, 1850’lerden beri yaşadığı emperyalist paylaşım savaşları, bunun temelinde yatan tekelci kapitalizm gerçekliği ve şimdi geldiği finansallaşma aşamasıyla çürümenin eşiğinde dünyayı felakete sürüklemesi çok daha keskin tahlilleri gerektiriyor. Karşımızda 500 yıldır ele geçirilemez “kastik katiller” varsa bu insanlık için ne kadar baş edilemez bir felaket! Ve Manifesto bu ele geçmez “kastik katiller” devleti ile aynı mekânda, aynı tarihsel süreçte “komün” olarak var olmayı hayal ediyor!
Manifesto’nun kapitalizme yönelttiği ikinci temel eleştiri endüstriyalizmdir.
“Kapitalist Modernitenin ulus-devletten sonraki ikinci ayağı endüstriyalizmdir. Endüstriyalizm bu kapitalizmi de onun ulus-devletini de doğuran tekniktir. Dikkat çekmek istediğimiz asıl vahim şey, endüstriyalizm çok kar getirdiği için çevreyi yok ediyor. Çevre felaketi bütün sınıf çelişkilerinin önüne geçti.” (a.y., s. 96)
Manifesto bu söyledikleriyle temel teziyle çelişen iki görüş ileri sürüyor, insanlık tarihindeki mücadeleleri “devlet ve komün” çatışması olarak görmesine rağmen tekniği öne çıkaran bir açıklama yapıyor. Teknik, sanayi kapitalizmiyle birlikte en belirleyici üretici güç hâline gelmiştir. Bu gücünü hâlâ korumaktadır. Teknik, endüstriyalizmi ve ulus-devleti doğuran üretici güçtür. Oysa Manifesto’ya göre teknik buluşlar kapitalizmin değil modernitenin işidir. Burada tarihsel gerçekler Manifesto’nun tezlerini yalanlıyor. Sanayileşme ve endüstriyalizm, bütün teknik gelişmeleriyle kapitalizmin işidir. Yani Manifesto’nun iddia ettiği gibi bir “hırsızlamadan” ibaret değildir.
Öte yandan sınıf mücadelesini görmeyen Manifesto çevre felaketinin “bütün sınıf çelişkilerinin” önüne geçtiğini iddia ediyor. Ancak var olan bir şeyin önüne geçilebilir. Bugünün temel sorunlarından birisi olan çevre sorununun, kapitalist üretimi nasıl sınırlandırdığı üzerine kilitleniyor. Feodalizmde üretim toprak ile sınırlıydı, yarattığı teknikle kapitalist üretimin sınırsız olduğu sanıldı, doğal enerji ve kaynaklar sonsuz görünüyordu. Tüketim çılgınlığı kapitalist üretimi bir çevre sorunuyla karşı karşıya getirdi. Bu ise doğrudan sınıflar mücadelesini etkileyen bir sorun olarak insanlığın gündemine girdi. Dünyadaki açlığı ve yoksulluğu kaldırabilmek için devasa servetleriyle insanlığı yıkıma götüren egemen sınıflar “yoksullaşmayı” kabul etmezlerse zorunlu olarak tasfiye edileceklerdir. Bunun adı sınıflar mücadelesidir.
Avcı toplayıcılıkta ortaya çıkmış “kastik katiller”den günümüz kapitalizminin sorunlarına gelince, Manifesto kapitalizmin gerçek sorunlarının da içine kaçınılmaz bir şekilde giriyor. Bilgi ve teknikteki gelişmelerin insanlığı getirdiği nokta, çevre felaketinin sınırsız görünen kapitalist meta üretiminin önünde nasıl bir engel inşa ettiği ve bunun sınıflar mücadelesinde nelere yol açabileceği günümüzün en önemli sorunlarındandır. “Kapitalist modernite”, “kastik katiller” ya da “devlet ve komün” çatışmasından öteye bakınca kapitalist modernitenin arkasındaki “ikinci ayak” endüstriyalizmin sınıf mücadelelerini nasıl etkilediği kaçınılamaz bir sorun olarak öne çıkıyor. Bu konuya günümüz sınıf mücadeleleri bölümünde değineceğim.
“Kapitalist modernitenin üçüncü ayağı’’na gelince: “Üçüncüsü kapitalizmin sosyal toplumu diyebiliriz. Üçüncü ayak toplumun yok edilmesidir. Kapitalist toplum olamaz. Bunu da Marks başımıza bela etti. Şimdi bakıyorum da aslında tarihsel toplum kapitalizm tarafından yok edilmiştir. (…) Kapitalistin işi gücü toplumu dağıtmaktır. Her şeyi dağıtıyor. Klan aileden tutalım ulus-devlete kadar. Dikkat edin, toplum içine yerleşmiş bir vampirdir. Ulus-devleti bir katil devlet haline getiriyor. (…) Kapitalizm bir toplum değil bir toplum-kırımcıdır, bir toplum jenositçisidir. Çok dikkatli, duyarlı olmak gerekiyor.” (a.y., s. 96)
Kapitalizmin toplumu yok etmesi ne demek? Bugünün dünyası, seviyeleri farklı olsa da kapitalist toplumlarla kaplıdır. Az da olsa kendini sosyalist olarak niteleyen toplumlar da vardır. Paragrafın içinde bazı bölümler daha açıklayıcı duruyor. “Tarihsel toplum kapitalizm tarafından yok edilmiştir… Kapitalistin işi gücü toplumu dağıtmaktır… Klan aileden tutalım ulus-devlete kadar.”
Bu cümlelerden anlaşılan kapitalizm öncesi “tarihsel toplum”un, “klan aileden ulus devlete” kadar her şeyin kapitalizm tarafından dağıtıldığıdır. Kapitalizm öncesine “toplum” deniyor ancak kapitalizm bunların hepsini dağıtmıştır. Kapitalizmin “toplum” olmayacağı iddia ediliyor. Avcı toplayıcılıktan beri gelen toplumsal yapılar kapitalizm tarafından yok edilmiştir. Burada yeniden Manifesto’nun temel tezine, insanlığın temel çekirdeği olan komünün, kapitalizm tarafından dağıtıldığı gerçeğine gelinir. Manifesto’ya göre binlerce yıldır yaşayan “devlet ve komün mücadelesi” kapitalizm tarafından dağıtılmıştır. Sonuç olarak “kapitalizm bir toplum değil bir toplum-kırımcıdır.” Burada Manifesto’nun önemli bir iddiasını daha öğreniyoruz: “Kapitalist toplum olamaz, ancak bireyler olur.”
Kapitalizm “kastik katillerce” yönetilen hırsızlıktır, gasptır ancak toplumsal bir yapı değildir. “Toplum içine yerleşmiş bir vampirdir.” Kapitalizmi böyle tanımlamak, onunla mücadele yollarını yaratmak ve hangi yollardan hangi güçlerle ittifak ederek yürüneceği konusunda program ve taktik kurmak konusunda insanı silahsız hâle getirir. Avcı toplumdan beri çeşitli maskelerle egemenlik kurarak bugünlere kadar gelen “kastik katiller” nasıl alt edilecektir? Manifesto’nun böyle bir hedefi yoktur. Bütün bu haydutlukların yaşandığı tarihsel dönemlerde Manifesto, insanlığın “komünün öz savunma sistemi” içinde bir kozada yaşar gibi var olabileceği iddiasındadır.
Günümüzde sınıf mücadeleleri
Sınıflar mücadelesi tarihinde 1990’lar sonrası yaşanan yenilgiler bir dönemin kapandığının işaretidir. Ancak bu kapanış ne devrimlerin sonunun geldiği ne de kapitalizmin egemenliğinin sonsuza kadar süreceği anlamına gelir. Oysa Manifesto kurguladığı yeni toplumsal mücadele teziyle kapitalizme sonsuza kadar egemenlik bahşediyor. “Devlet ve komün mücadelesi”: Öcalan’ın diyalektik anlayışına göre biri diğerini yok etmeden yaşayabilecektir. Devlet, avcı toplumdan beri gelen “kastik katillerin” kendilerini çeşitli maskelerle gizleyebildikleri bir sistemdir, araçtır. En son takındıkları maskeleri ise kapitalizmdir. Bu mücadelede diyalektiği “aşırı yorumlardan” kurtararak, “yıkıcı olmayan, yapıcı bir diyalektiği” seçerek komünün iktidar hedeflemediğini hatırlarsak “devlet”in, dolayısıyla “kastik katillerin” egemen olduğu kapitalizmin sonsuza kadar insanlığın başının belası olacağı söylenmiş oluyor.
Manifesto, sınıflar mücadelesini ve iktidar hedefini kabul etmediği için insanlığın kapitalizmle birlikte yaşadıklarını, özellikle kapitalist dünyanın içinden geçtiği köklü değişimlerle, sınıflar mücadelesinin almakta olduğu yeni biçimlerle ilgilenmiyor.
“Kavram olarak ‘parti’ bir soru işaretidir. Kaldı ki parti sınıfsal bir kavramdır, sınıfın iktidara taşınması için inşa edilmiştir. Yani iktidarla sınıf arasındaki köprüdür. Şimdi bu kavramı derinleştirmeye eskisi kadar taraftar değilim. Parti sınıfsal bir olay ve sınıfı derinleştiriyor. Dolayısıyla bu sınıf-parti anlayışından vazgeçeceğiz. Sınıf temelli partiyi hem eleştireceğiz hem de yerine neyin konulacağını tartışacağız. Frankfurt Okulu’ndan birinin söylediği gibi “sınıfa elveda” demek boş bir söz değildir. Sınıf temelli örgüt anlayışı, reel-sosyalizmin çözülüşü ve başarısızlığındaki en önemli etkenlerden birisidir. Marksizm’in en önemli sorunsalıdır. Marksizm’in sınıf kavramı problemlidir. Sadece parti kavramı değil, sınıf kavramı teorik olarak da problemlidir. Zaten sanayi proletaryası en çok da faşizme yaradı. Hitler, Alman işçi sınıfını en çok kullanandı. Bu işçi sınıfı dediğimiz, sosyalizmden çok faşizme taban teşkil etti. Halen Yeni Sağ bu kesime, işçilere dayanıyor; öyle burjuvaya filan dayanmıyor.” (a.y., s. 128)
Partinin “sınıfsal bir kavram olması” ve “iktidarla sınıf arasında köprü olması”, sınıf-parti anlayışından vazgeçmenin temel gerekçesi olarak görülüyor. Burada günümüz kapitalizminde yaşanan yapısal değişimlerden dolayı mücadelenin, elbette sınıflar mücadelesinin, nasıl değişimlere uğrayabileceği üzerine bir tartışma yoktur.
Manifesto’ya göre “Sınıf temelli örgüt anlayışı, Marksizmin en temel sorunsalıdır. Marksizmin sınıf kavramı problemlidir.” Bu problemin nerede yattığını Manifesto, kapitalizm ve sınıflar ilişkisi, kapitalizmde ve dolayısıyla onun sınıflar yapısında özellikle 1970’lerden beri yaşanan köklü değişimler açısından ele almaz. Manifesto açısından kapitalizmin böyle ele alınması zaten hatalı olur. O toplumsal bir yapı ve ekonomik bir sistem değildir, onun değişiminden söz etmek yanlış olur, o sadece “kastik katillerin” haydutluğundan ibarettir.
Aynı zamanda sınıf-parti ilişkisi, iktidar için köprü olması nedeniyle Manifesto için problemdir. Manifesto’da bir iktidar mücadelesi tanımlanmaz. Sınıf, parti, iktidar sorunu Manifesto için Marksizm’in en önemli problemleridir.
Ancak sınıf konusunun problemli oluşuna bir başka gerekçe daha getirilir: “Sanayi proletaryası en çok faşizme yaramıştır. Hitler, Alman işçi sınıfını en çok kullanandı.” Bu tespit, sınıftan ve partisinden vazgeçmek için yeterli bir gerekçe olarak görülür. 18. yüzyılın ortalarında hızlanan sınıflar mücadelesinin günümüze kadar gelişinde onlarca devrim örneğini değil de başarısız devrimlerin bedeli olan faşizmi ve Hitler’i örnek vermek ne anlama geliyor? Bu tespit hem tarihsel olarak hem de bilimsel olarak doğru değildir. Manifesto, deneyleri ele alırken birkaç cümleyle olumsuzlukları vurgulayıp mücadelenin temel öngörülerinden hızla vazgeçiyor. Deneylerden ders çıkarmak diye bir yöntem yoktur Manifesto’da, en kestirme yoldan “sınıfa elveda” demek için birkaç örnek öne çıkartılıyor.
Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler ve Mussolini faşizmi yıkıldı. Buralardan kaçan faşistlere kucak açan ülkeler, başta Kanada olmak üzere, Batı dünyası ve Latin Amerika’nın gerici iktidarları oldu. 1945’lerden sonra sosyalizmin sınırları doğuya doğru genişledi. Böyle bir ortamda İspanya ve Portekiz’de faşizm 30 yıl daha yaşadı. Kıta Avrupası kendi bağrındaki bu faşist rejimlerle yan yana yaşamaktan bir sakınca duymadı. Ancak 1975’te “Karanfil Devrimi” ile (askerler silahlarının namlusuna birer karanfil takmışlardı) Portekiz’de Salazar faşizmi yıkılırken bütün Avrupa ne büyük paniğe kapılmıştı! “Demokratik Avrupa” burnunun dibindeki faşizm yıkılırken niye bu kadar telaşlanmıştı? Yeni bir Rus Devrimi daha geliyor sandılar.
Sınıf temelli örgüt anlayışı reel sosyalizmin çözülüşünde en önemli etkenlerden birisi olarak görülüyor. Sosyalizm sınıf temelli değilse hangi temele dayanır? İşçi sınıfının ve çalışan kitlelerin iktidarı alması o güne kadar insanlık tarihinde yaşanmamış bir deneyin ortaya konması anlamında büyük öneme sahiptir. Bunun ne ölçüde zorluklarla yüklü olduğu 19. ve 20. yüzyıldaki deneylerle görüldü. Paris Komünü’nden beri işçi sınıfı ve halkların iktidarları ve aldıkları iktidarları yitirmeleri, ulusal kurtuluş savaşları, bu 200 yılı insanlık tarihinde çok özel bir yere koymuştur. Bu 200 yıllık dönem insanlığın geleceği için büyük derslerle yüklüdür.
Bu yaşanan sürecin yenilgilerinden dersler çıkarılırsa yeni başarıların yolu açılacaktır. Ancak Manifesto, başarısızlıklardan sınıfların inkârına, hatta kapitalizmin ekonomik ve toplumsal varlığının inkârına kadar varır. “Toplumsuz”, “kastik katiller”den ibaret bir kapitalizm, daha da ötesi sınıf temeli olmayan bir sosyalizm hedefi Manifesto’yu bugünün mücadelesinde “komün”ü aramaya kadar götürüyor.
Komüne yaklaşımda Manifesto üç farklı yapı tanımlar:
“Demokratik toplum genel bir ifadedir. Demokratik toplumun üç biçimi var: Liberal temelli demokratik toplum, sınıf temelli (reel-sosyalist) demokratik toplum, bir de bizim yeni geliştirdiğimiz komünal temelli demokratik toplum. Bizim önerimizin reel-sosyalist oluşumlardan çok farklı olduğunun altını özellikle çizmek gerekir. Bütün bunlar iktidarcılık, devletçilik hastalığına karşı tedbirdir. Komünalizm, iktidarcılık ve devletçilik hastalığının en büyük ilacıdır. Bütün bunlar tehlikeleri boşa çıkartmak içindir.” (a.y., s. 135)
Manifesto, komünde hatalardan sıyrılmış bir doğallık bulur. Adeta komün adı mücadelede hatalara karşı bir panzehirdir:
“Kapitalizm toplum karşıtıdır. Ve onun bulaştığı hiçbir şey topluma hizmet etmez.
Buna karşılık toplum doğası komünaldir. Komün temelli şekillenmiştir. Bu nedenle komünalitede ısrar, insan olmakta ısrardır. Anlamı bu kadar nettir.” (a.y.)
Toplumun bir doğası var mıdır? Toplum biçimleri tarihseldir ve değişir. Komün de bunun dışında değildir. Dünya bir kenara, Türkiye sınırları içine bakıldığında tanımlandığı gibi bir toplum yapısı (komün) var mıdır? Belki Kürt coğrafyasında çok zayıf ölçüde bulunabilir. Bu çok sınırlı varoluştan hareketle Kürt halkı için mücadele çağrısı yapılabilir ancak Manifesto günümüz insanlığına bir çağrı iddiasındadır.
Sınıf savaşlarının ve buna bağlı olarak emperyalist paylaşım savaşlarının en yoğun yaşandığı son 200 yılın deneyleri özellikle önemlidir. Bunlardan ders çıkarmak yerine artık “emperyalist paylaşımı” açıklayıcı bulmayan, sınıflar gerçekliğinden uzaklaşan, iktidar hedefini terk eden bir mücadele biçimini benimsemek için bu 200 yılda dünyada neler gerçekleşmiş olabilir? Yüzyıllardır egemen sınıfların, zümrelerin ya da “elitlerin” kurdukları düzenler ne ölçüde kendi yoksulları, ezilenleriyle birlikte sorunsuz yaşayabilecek siyasal nitelik kazanmışlardır? Devlet ve komünün birlikte varoluşu, İngiltere adasından kapitalizm dünyaya yayılmaya başladığından beri yani feodalizm kapitalizmin gücü ile süpürülmeye başlayınca komün gelenekleri de eriyip gitmiştir.
Sosyalist sistemin var olduğu 70 yılda, iki dünya savaşının da koptuğu Avrupa’da sosyalizmin varlığı nedeniyle refah devletleri dönemi yaşandı. Batı’daki refah devletleri sosyalizm korkusuyla tırnaklarını içeri çektiler, “özgürlük” ve “insan hakları” bayraklarını sallamaya başladılar. Sosyalist sistem çöktüğünde tarihin sonu ilan edildi. Bu kısa hayaller küreselleşme adı altında yeni bir emperyalist paylaşım dönemine girilerek hızla kâbusa dönüştü. Burada da durulmadı. Trump Amerikasıyla birlikte dünya kuralsız bir açık paylaşım, hatta “haydutluk” dönemine girdi. Manifesto avcı toplumlardan itibaren insanlık tarihini irdelerken dünyanın emperyalist paylaşım savaşları dönemine hak ettiği yeri vermiyor. Antiemperyalist mücadele Manifesto’da neredeyse yer almıyor.
Bugüne bakınca “Sınıflar mücadelesi mi kaldı?” denebilir. Görünüşle yetinirsek yanılmak kaçınılmaz. Kapitalizm 17. yüzyılın ortalarında Felemenk ve İngiltere’den doğuşuyla hızla Kıta Avrupasına yayıldı. Üç farklı basamaktan geçti: Manifaktür kapitalizmi, sanayi kapitalizmi ve bugün yaşadığımız bilgi-hizmet kapitalizmi. Her üç basamakta da sınıflar mücadelesi kendi koşullarına göre şekillendi. Bu koşulları yaratan ve değiştiren üretici güçlerdir, en basit açıklamasıyla tekniktir. Üretici güçlerin üretim ilişkileriyle çelişkileri, sınıflar mücadelesinin üzerinde geliştiği toplumsal zemindir. İlk bakışta hemen görülebileceği gibi sanayi kapitalizmi yıllarıyla bilgi-hizmet kapitalizmi günlerinde sınıflar mücadelesi çok farklı yaşanmaktadır. 1975’lerden başlatırsak kapitalist dünya 50 yıldır bilgi-hizmet kapitalizmi içindedir.
Günümüz kapitalizminin yapısı, sorunları ve önemli fay hatları
Kapitalizmin bu yeni dönemi, eski ezberlerin büyük bir bölümünü buharlaştırıyor. Üretim biçimi, üretenlerin yapısı ve sosyal-sınıfsal davranışlar köklü değişimlere uğruyor. Oraya gelmeden kapitalizmin içinde bulunduğu ve geçmekte olduğu döneme değinmek gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmuş uluslararası düzen bugün artık yoktur. Kurallı bir dönemden kaotik, kuralsız yeni paylaşım dönemine giriliyor. Bugün mücadele için bir strateji kurulacaksa bu paylaşım ve belirsizlik gerçeği dikkate alınmadan yola çıkılamaz. Manifesto’nun vurguladığı gibi basit bir “devlet-komün” mücadelesi içinden dünyaya bakmak onun gerçek yapısını görememek sonucunu doğurur. Dünyanın yeni ve vahşi bir paylaşım süreci içinde olduğuna dikkat çektikten sonra kapitalist üretim yapısının içinden geçmekte olduğu büyük değişime gelmek gerekiyor. Hemen her şey değişiyor, insanlık bir altüstlüğe doğru yol alıyor. Gündemdeki sorunların en önündekilere vurgu yapalım.
Üretim temeli açısından kapitalizmin tarihinde olmadık ölçüde sarsıntılar yaratmaya gebe iki sorun öne çıkıyor. İlki, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin geldiği tarihsel eşiktir. Günümüzün en önemli üretici gücü olarak bilginin yapısı ve onun üretim ilişkilerindeki yeri tüm kapitalizm tarihindeki en köklü değişimlerin eşiğindedir. Bilgi bugüne kadar doğrudan üretim sürecinin kısmen dışında kalan, yavaş yenilenen, onun doğrudan pratik üretim hattına girmesinin oldukça zaman aldığı bir yapıdaydı. Bugün bilgi, özellikle yapay zekâ gibi araçlarla hızla yenilenen ve pratik üretim devresine daha hızla giren bir yapıya kavuşmuştur. Bilgi artık büyük bir güçtür. Tam da burada kapitalizmde hep var olan çelişkinin yeni bir niteliğe ulaştığı noktadayız. Bilgi denen büyük güç çok az sayıda tekelin denetimindedir. Başka türlü söylersek tüm insanlığı ilgilendiren bu devasa bilgi gücü, kutsal özel mülkiyet nedeniyle az sayıdaki tekelin eli altındadır. Onların bu gücü insanlık yararına kullanacağına dair bugüne kadar insanlık olumlu bir işaret görmedi. Bu büyük çelişki kapitalizmdeki bütün sınıf ve sosyal tabakaları kesen bir fay hattı olarak gerilim biriktirmeye devam ediyor.
Yine kapitalizmdeki üretim temeli açısından diğer önemli sorun iklim değişikliğiyle birlikte sınırsız görünen meta üretimine coğrafyanın getirdiği güçlü sınırlamadır. Dünya doğal zenginliğinin yeniden emperyalist güçler tarafından paylaşımını zorunlu hâle getiren bu gelişme aynı zamanda insanlığın varoluşuna gittikçe büyüyen bir tehdit hâlini almaktadır. Üretimin sonsuz artışı ve zenginliğin sınırsız büyümesi artık bir tehditle karşı karşıyadır. Yoksulluğu daha dibe çeken, dünyanın az sayıdaki zenginini korkuya iten bu çelişki, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun uçuruma itilmesi pahasına, yeryüzünün trilyonerlerini çılgınlaşan güvenlik arayışlarına itmektedir.
Kapitalizmin sınıflar yapısında değişim ve olası sonuçları açısından nelere vurgu yapmak gerekiyor? Sanayi kapitalizminden bilgi-hizmet kapitalizmine geçişte çalışma yaşamı büyük ölçüde değişime uğradı. Sanayi kapitalizminde büyük fabrikalarda yoğunlaşan işgücü, bilgi-hizmet kapitalizminde bilgi yaratma ve işlemede yoğunlaşıyor. Artık sanayi üretiminin büyük bölümü robotlarca karanlık fabrikalarda yapılıyor. Robotlar rutin kas gücüyle yapılan işleri ele geçirdi, günümüzde yapay zekâ beyaz yakalıların işlerini ellerinden almaya hazırlanıyor. Günümüz kapitalizminde bilgi yaratan ve işleyen işgücü büyük önem kazanıyor. Yüksek nitelikli işgücünün yeteneklerinden dolayı sermayeyle ilişkisi farklı olabilir. Sınıflar mücadelesine farklı özellikler kazandırabilecek bu işgücü henüz yeni şekilleniyor.
Öte yandan teknik gelişmelerin ve özellikle yapay zekânın nitelikleri dikkate alındığında büyük bir işgücü kitlesi üretim dışına itiliyor. Düzen sosyologları “fazla nüfus” konusunda teoriler geliştirmeye başladılar. Üretim ve sosyal yaşam içinde yer alan kitle ile dışına itilen geniş bir kesim yeni bir toplumsal yapı oluşturmaya başlamıştır. Toplumun günlük rutini dışına itilen kesim ile ilişkiler nasıl olacaktır? Bu sosyal yapı içinde dünyada artık çok önemli bir gerçeklik hâline gelen göçmenlik sorunu da yer almaktadır. Bu toplum dışılık, içinde yıkıcı bir enerji taşırken aynı zamanda toplumsal çürümenin de kaynağı durumuna gelmektedir.
Bu iki uç kutuplaşmanın arasında geniş, belli ölçüde güvencesiz, rutin işlerde çalışan, nitelik olarak düşük bir işgücü yığınağı oluşmaktadır. Derin fay hatlarına sahip bu toplumsal yapıda sınıflar mücadelesinin hangi yeni biçimleri alacağı önümüzdeki günlerin temel sorunudur. Sanayi kapitalizminin başlarında nasıl ki kendinden sonraki gidişi belirleyecek güçlü bir işçi sınıfı mücadelesi şekillenmeye başladıysa yapay zekânın sarsıcı etkileri ve iklim krizi içinde giden bir dünyada yeni mücadele güç ve biçimlerinin şekillenmesi kaçınılmazdır.
Günümüz sınıflar savaşında kadın mücadelesi bütün sınıf ve tabakaları kesen bir yaygınlık ve enerjiye sahiptir. Bir yanıyla insanlık tarihinin en derinliklerinden gelen erkek egemenliğine karşı duruşuyla, öte yandan çalışma ve yaşam koşullarında erkekten sonra gelen cinsiyete dayalı bir alt sınıf konumuna itilmesiyle özel bir yere sahiptir. Yükselen kadın isyanı günümüz dünyasında büyük bir enerji ve aydınlatıcı bir etkiye sahiptir.
Günümüz dünyasında sınıflar mücadelesi sanayi toplumunun tekdüzeliğinden uzak, çok çeşitli ve farklı renklere sahip bir yapıdadır. Onun bu çeşitliliğini kavrayacak mücadele hedef ve örgütlenmelerini yaratmak, içinde bulunduğumuz yüzyılın en temel yaratıcı görevi olarak duruyor.
Manifesto’da temel strateji
Manifesto, temel bir strateji belirleme yolunda bazı tespitler yapar:“Artık kapitalist modernitenin savunulacak bir tarafı yok. Reel-sosyalizmin de durumu ortaya çıktı. Ve bir kavram gerektiğini belirttim. Buna demokratik modernite dersek ihtiyacı karşılar dedim. Bu kavramı nasıl tanımlayabiliriz? Bunun üçayağa göre bir tanımının olması gerekir.” (a.y., s. 97)
“Birincisi, ulus-devlete karşı demokratik ulus dedik. Ulusun içine iktidar girdiği zaman ulus-devlet oluyor. Ama içine demokrasi girdi mi demokratik ulus olur. Demokratik ulus olabilir mi? Elbette olur. Toplumun tümü bunun içinde olabilir. Demokratik modernite çağdaşlık içinde oluşmuştur.” (a.y., s. 98)
“Ulus-devlet” ve “iktidar” Manifesto için konu dışıdır. “Kapitalist modernite”nin artık savunulacak bir yanı kalmamıştır, reel sosyalizm de artık bir tercih konusu olamaz. Bunlardan hareketle Manifesto bir kavrama gerek duyar, bu da “demokratik modernite”dir. Toplum biçimlerinin değişimi sosyal bilimlerin en canlı konularındandır. Ancak bu sadece kavram değiştirerek yapılamaz. “Demokratik modernite” Manifesto’da anlatıldığı kadarıyla kapitalist toplum yapısı içinde bir varoluştur. Buna ileride yeniden değineceğiz.
İkinci ayak: “Demokratik modernitenin diğer ayağı endüstriyalizme karşı eko-endüstridir. Endüstriyalizm daha çok ekonomiden yola çıktı. Artık değer üretmek, tüm doğayı istismara açmak mevcut kapitalizmle bağlantılıdır. Sonuç; böyle bir endüstriyel kapitalist canavara karşı geliştirilmesi gereken “eko” yani aileyi geçindirecek küçük komünün ekonomisidir. Böyle bir canavar kapitalist endüstrisiyle mi yoksa ona karşı bir endüstriyle mi? Eko-endüstri genel bir kavram ama doğru bir kavram. Çevreyi kirletmeyecek, ailenin geçimini sağlayacak bir ekonomiden bahsediyorum.” (a.y., s. 98)
“Eko-endüstri”, aileyi geçindirecek “küçük komün ekonomisi”dir. “Kapitalist modernite” yerine “demokratik modernite” denildiğinde komün ekonomisine geçilebiliyor mu? Veya devasa kapitalist ekonomiyi bir kenara bırakıp aynı dünyada “küçük komün ekonomisi” kurulabilir mi? Kapitalizm, eğer bir komün kurulabilirse oraya zırhlı birlikleriyle girmez; parayla, sonsuz çeşitli metalarıyla girer ve orayı fetheder.
“Üçüncü ayağı kapitalizme karşı demokratik/komünal toplumdur. Bilindiği üzere tarihsel-toplumsal varoluş komün temellidir… Kapitalizm için toplum yoktur, birey vardır… Komün, toplumun var oluş tarzıdır; kök hücresidir… Demokratik toplum, klandan başlayarak günümüze kadar gelen toplumsal ilkelerin ve anacıl-toplum özelliklerinin yeniden topluma hâkim hale getirilmesini hedefler.” (a.y., s. 99)
Bu tespitlerden sonra temel stratejiye gelinir:
“Ulusal kurtuluş savaşı yerine hangi stratejiyi koyuyoruz? Demokratik siyaseti. Artık silah değil, siyaset… Ulusal kurtuluş savaşı stratejisi yerine demokratik siyaset stratejisi ikame ediliyor. Bunun ikinci büyük alanı demokratik cumhuriyetle entegrasyondur. Bu birinci madde ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. İkincisi Demokratik Cumhuriyetle nasıl yaşayacağız. Çünkü nihayetinde demokratik siyaset, demokratik cumhuriyet içinde icra edilecektir. Türkiye Cumhuriyeti ile demokratik siyaseti entegre edeceğiz. Eğer cumhuriyet demokratik olmazsa, entegrasyon olmaz. Faşist bir cumhuriyetle entegrasyon gerçekleştirilemez. Dolayısıyla demokratik siyasetin karşılığı Demokratik Cumhuriyettir. Onunla entegrasyon yapılıyor, bütünleşiliyor. Bu çok önemlidir ve amacımızı karşılıyor.” (a.y., s. 145)
Manifesto boyunca iki vurgu önem kazanıyor. Avcı toplumlardan beri “kastik katillerin” kadını alt ederek egemenlik kurması Manifesto’nun ilk önemli vurgusudur. Böylece bütün toplumsal gelişmeler tarihi, bu ilk gaspın izinden gider. Diğer vurgu, gasp ve soygunda usta olan “kastik katillerin” en son maskesinin kapitalizm olmasıdır. Manifesto’ya göre kapitalizm bir sosyal sistem değil, hırsızlıktan ibarettir. Bu tespitten hareketle “kapitalist modernite” aşağılanır ancak “demokratik modernite” “iyi” olarak kabul edilir. Bütün bunlar stratejiye gidişte onun içeriğinin belirlenmesine hazırlıktır. “Kapitalist modernite”nin kastik katillerden ibaret olması nedeniyle savunulacak bir yanı yoktur. Burada kavram arayışına girilir ve “demokratik modernite” bulunur. Orada “kastik katiller” yoktur, hatta iktidar ve sınıflar yoktur, Rönesans’tan beri yaşanan bir gelişme vardır. Burada insanlığın gelişim tarihinde gerçekte olmayan bir ayrıma gidilir. Kastik katilerle bir bağı olmayan “demokratik modernite” toplumsal gelişim basamakları içinden gerçekliğe denk düşmeyen bir biçimde çekilip alınır.
Oysa “demokratik modernite” 17. yüzyıldan beri yaşanan kapitalist toplumsal gelişmeden başka bir şey değildir. Antik Yunan’da demokrasi, köleleri ve kadınları kapsamazdı. Kapitalizmle birlikte ortaya çıkan “demokrasi”, vergi ödeyen işveren ve esnaflar dışındaki kitleyi kapsamıyordu. Toplumsal sistemlerle birlikte var olmayan, adeta boşlukta uçuşan “demokratik modernite” gibi bir toplumsal yapı yoktur. Manifesto kapitalizmi savunamayacağı için “demokratik modernite” diye bir kavram yaratarak kapitalizm savunusunu örtülü hâle getirmiş oluyor.
“Kapitalist modernitenin savunulacak bir yanı kalmamıştır”, reel sosyalizmin de durumu ortadadır: Yeni bir kavramla, “demokratik modernite” kavramıyla, yeni bir “düzen” yaratılır. Ancak bu düzen boşlukta durmaktadır. Ne kapitalist sistem içindedir ne sosyalist sistem içinde… Toplumlar tarihinde “demokratik modernite” diye üretim biçimleri, üretim ilişkileriyle kendini ortaya koymuş bir toplumsal yapı yoktur. Manifesto’nun “demokratik modernite” kavramı kapitalizmden başka bir şeyi anlatmıyor.
“Demokratik modernite” boşlukta bir kavramdır, Manifesto’ya göre içinde ne iktidar ne de sınıflar vardır. İktidarın olduğu yerde kaçınılmaz bir şekilde devlet ve egemenlik; sınıfların olduğu yerde onların çıkar çatışmaları ve birbirlerinin üzerinde egemenlik kurma mücadeleleri vardır. Oysa Manifesto sınıfsız ve devletsiz bir toplum inşa etmeyi hedeflemiştir, bunun için “demokratik modernite”den yola çıkmak kaçınılmaz oluyor.
“Toplumun kök hücresi komündür. Demokratik toplum, klandan başlayarak günümüze kadar gelen toplumsal ilkelerin ve anacıl-toplum özelliklerinin yeniden topluma hâkim hale getirilmesini hedefler.” (a.y., s. 99)
Kapitalizmle birlikte eriyen komünün yeniden diriltilmesinin nasıl gerçekleştirileceğinin tüm Manifesto boyunca bir cevabı yoktur. Ayrıca tarih geri akmaz. Ancak kapitalist toplumun bugünkü yapısından ve sınıflar mücadelesinin son deneylerinden hareketle yeni toplum biçimi yaratılabilir. Ayrıca sosyalizm deneyi gösterdi ki geçmişten gelen geleneklerin, kaba kolektivizmi aşamadığı durumlarda sosyalist üretim tarzının inşası büyük tıkamalara uğrar. Barbar geleneklerinin kolektivizmi, modern bireyin yetenekleriyle aşılanmadığı ölçüde, sosyalizme gidişin önünde sorun hâline gelebiliyor.
Sonuç
Temel strateji yeterince açıktır. “Ulusal kurtuluş savaşı stratejisi yerine demokratik siyaset stratejisi” savunuluyor. Stratejinin diğer alanı demokratik cumhuriyetle entegrasyondur. Burada bir şart vardır: Faşist bir cumhuriyetle entegrasyon gerçekleştirilemez!
Kürt özgürlük hareketinin yeni stratejisinin önceki stratejilerden farkı ve onlardan açık olarak kopması net bir biçimde formüle edilir: “Hiçbir halk statüsüz olmaz. Statüyü, ulus-devlet veya ulus-devlet bağlantılı federasyon, özerklik gibi yapılarla sınırlayan anlayışı aştık.” (a.y., s. 146)
Hareketin böyle bir tercih yapması onun iradesidir. Ancak birkaç noktaya değinmeden de olmaz. Stratejinin temellendirilmesi, taktik değişimler veya konjektürel değişimlerle sınırlı tutulmamıştır. Neredeyse tüm insanlık tarihini kapsayan bir bakışla kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Ayrıca Manifesto’nun çağrısı Kürt özgürlük hareketiyle sınırlı değildir, içine girilen yeni çağı kapsamaktadır. Önceki mücadele dönemlerinden ideolojik ve pratik olarak kopulmuştur. Ancak geleceğe dönük söylenenler bu kopmanın gerektirdiği açıklığa sahip değildir. İktidar ve sınıflar mücadelesini içermeyen “demokratik siyasetle” sınırlı bir stratejidir.
“İktidar olmadan dünyayı değiştirmek”, sırf “sivil toplumun” baskısıyla burjuvazinin kendi sınıfsal özünün değiştirilebileceği düşüne denk düşer. Elementlerin özünü, yapısını değiştirmek ancak onların atom çekirdeklerinin nötron bombardımanıyla dağıtılmasıyla mümkün oluyor. Burjuvazinin kendi çıkarları konusunda atom çekirdeği kadar katı olmadığını düşlemek için elde hangi kanıt var?
Kaynaklar
Demokratik Özerklik: Bir Yurttaşlık Heterotopyası, Çetin Güler, 2015
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, Abdullah Öcalan
Seçme Yazışmalar I, Marks-Engels
Bir Halkı Savunmak, Abdullah Öcalan, 2004
Özgürlüğün Sosyolojisi Üzerine Deneme, Abdullah Öcalan, 2013
F. Engels, Anti Dühring
Seçmeler, G.W.F. Hegel
Hegel ve Felsefe Notları, Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Dünün Dünyası, Stefan Zweig
Akla Veda, Paul Feyerabend
Tarih Devrim Sosyalizm, Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Toplum Biçimlerinin Gelişimi, Dr. Hikmet Kıvılcımlı
