,

Kökenden Tarih Tezine: Engels Ve Kıvılcımlı Sürekliliğinin İzinde * M. Sinan Mert

ÖZET

2021 ölümünün 50. yılı olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik çabasının odak noktalarından biri Tarih Tezi’dir. Kıvılcımlı, Engels’in “Köken” kitabına da ilham veren L.H. Morgan’ın antropolojik çalışmalarından   ve İbn-i Haldun’un bedevi-medeni arasındaki gerilimden yola çıkarak geliştirdiği tarih sosyolojisinden de yararlanarak kapsamlı bir tarih tezi üretmiştir. Kıvılcımlı, çağdaşları A. Gramsci ve G.Lukacs gibi Marksizmin ekonomist yorumuna bir alternatif geliştirmeye, özellikle de komünist hareket açısından bir yıkıma yol açan 2. Enternasyonelci mekanik tarih ve ilerleme yorumlarını aşmaya çalıştı. Bu aşma çabasının en önemli teorik hamlelerinden bir tanesi ise üretici güçler kavramını, “insancıl üretici güçler” olarak çerçevelediği tarih-gelenek-görenek ve kolektif aksiyon başlıkları altında genişletme çabasıdır. Tarih Tezi, bir yandan kapitalizmin gecikmiş bir biçimde geliştiği toplumlarda pre-kapitalist yapı, sınıf ve kurumların özgün kapitalist toplum yapısı üzerinde etkilerini anlamlandırma çabasını yansıtırken diğer yandan da yapı-özne ikiliğine yaratıcı bir çözümleme ile katkı sunmaya çalışıyordu. Tarih Tezi’nin üretici güçler kavramını bu genişletme çabası, Murat Belge’nin bir eleştirisinde ortaya konduğu gibi kimi Marksist yazarlar tarafından Marksizm dışına taşan bir arayış olarak nitelenmiştir. Tarih Tezi’nin ana prensiplerinin aslında büyük oranda Engels tarafından “Köken”de ortaya konan barbarlık ve gentilice sosyal yapının çözülüşü anlatısından beslendiği ise bu eleştiriler tarafından görmezden gelinmiştir. Engels’in devletin ve sınıflı toplumun doğuşu anlatısında, “Köken” kitabının “Barbarlık ve Uygarlık” başlığını taşıyan 9. Bölüm’ünde çizdiği çerçeve Tarih Tezi’nin teorik omurgasını belirler. Bu makalede, Engels’in 200. Doğum ve Kıvılcımlı’nın 50. Ölüm yıldönümlerinin iç içe geçtiği bu özel momentte Tarih Tezi kapsamında bu ikili arasındaki zihinsel alışverişin izi sürülerek Engels’in özelikle Köylüler Savaşı ve Köken eserlerinde ortaya koyduğu alternatif tarih okumasının Kıvılcımlı’nın en büyük ilham kaynağını oluşturduğu ortaya konacaktır.

Anahtar Kelimeler: Engels ve Köken, Kıvılcımlı ve Tarih Tezi, Tarihsel Devrimler

ABSTRACT

History Thesis (HT) is one of the foci of the theoretical work of Hikmet Kıvılcımlı, who died 50 years ago on October 11th, 1971. HT was mostly inspired by the anthropological search of L.H. Morgan, which was also the main source of Engels’s “The Origins, and the historical sociology developed by İbn-i Khaldoun, who used the conflicts between the nomadic and the city-based civilized communities as a leading force for change and development. Kıvılcımlı, like his other contemporary communist theoreticians, tried to develop an alternative for the economistic interpretations of Marxism, especially the ones which were based on the 2nd International tradition. To manage this, he transformed the productive forces’ definition and expand it with new attachments like geography, history (traditions), and collective action capacity. He classified history and collective action as “humanistic productive forces”.HT, on the one hand, was an effort to clarify how the pre-capitalist structures, classes, and institutions affect the capitalist development in an underdeveloped society and on the other hand an offer a kind of solution to the subject-structure dilemma of the early Marxist literature. This original intervention of HT’s was interpreted by some Marxist critics as non-Marxist. In this paper, I showed that Kıvılcımlı’s HT can be seen as an elaborated expansion of the themes developed by Engels in the “Origins”. A parallel reading of Engels and Kıvılcımlı easily deciphers the continuities of their approaches.

Key Words: Engels and the Origin, Kıvılcımlı and his History Thesis, Historical Revolutions

Giriş

Dr. Hikmet Kıvılcımlı Türkiye devrimci sosyalist hareketinin en ayrıksı ve dikkat çekici isimlerinden bir tanesidir. Siyasi pratiğinin yanı sıra dikkat çekici teorik tartışmalarıyla da etkili olmayı başarmış bir isimdir. Buna rağmen teorik çabaları Türkiye solu ve Türkiye akademisi tarafından kimi önemli girişimlere rağmen kapsamlı bir biçimde değerlendirilememiştir. Hatta kimi durumlarda benzer bakış açıları geliştiren çalışmalarda dahi düşüncelerine referans verilmemesi tartışma konusu olmuştur (Erdoğan, 2020: 37). Çalışmalarının özellikle de tarihle ilgili olanlarının görmezden gelinmesi ve ana akım tartışmaların tamamen dışında değerlendirilmesi de sık gözlenen bir durumdur. Osmanlı Tarihi üzerine oldukça kapsamlı değerlendirmeler yapmış ve konu hakkında feodalizm/ ATÜT ikilemine sıkıştırılamayacak bir çerçeve ortaya koymuş olmasına rağmen sosyalistlerin Osmanlı üzerine yürüttüğü tartışmalarda görmezden gelinmesi de az rastlanan bir durum değildir (Akkurt, 2020).

Kıvılcımlı’nın en ayrıksı ve iddialı teorik çalışmalarından birisi olan Tarih Tezi (TT) hakkında yapılmış sınırlı sayıda kapsamlı eleştiriden bahsedilebilir. Kıvılcımlı’nın TT’ne yönelik eleştirilerin yoğunlaştığı noktalardan birisi de çalışmanın yöntem ve içeriğinin Marksizm dışı olarak savlanmasına dayanmaktadır. Murat Belge’nin eleştirisiyle başlayan bu damar farklı biçimlerde yeniden üretilmekte, TT’nin özgün katkıları olarak da görülebilecek üretici güçler teorisi de barbarlık/medeniyet mücadelesi ekseninde gerçekleştirilen ve büyük oranda İbn-i Haldun’dan ilham alınarak geliştirilen okuma da Marksizm dışı olarak tasnif edilmektedir (Bilgiç,2008: 585). Kıvılcımlı’nın kendisinin Marksizmi yeni birtakım kavramlarla geliştirdiğini iddia ettiği bilinmesine rağmen yapılan bu ithamlar belli kesimler tarafından Marksizm’in dogmatik ve değişmez bir biçimde alımlanmasının bir örneği olarak düşünülebilir. Daha da şaşırtıcı olan yön ise uzun yıllara dayanan çok kapsamlı bir çalışmanın sadece Kıvılcımlı’nın “cuntacılığı”nı gerekçelendirmek amacıyla yapıldığının iddia edilmesidir. Kıvılcımlı’nın 1960’ların sonrasında ordu içerisindeki muhalif grupları “proletarya aydınları” başlığı altında demokratik devrimin olası bir dinamiği olarak görmesi ve 9-12 Mart sürecinde, 10 Mart 1971’de “Ordu kılıcını attı!” başlıklı bir köşe yazısı olmuş olması dolayısıyla Türkiyeli sosyalistlerin kimi kesimleri tarafından cuntacı olarak değerlendirildiği bilinmektedir. “Bütün tarih tezi gelip bu “Vurucu güç” stratejisine dayanınca belli bir mantık kazanıyor. Ya da tersinden önce “vurucu güç” stratejisi tespit olununca buna tarihi bir gerekçe hazırlama gereği, mümkün olan başka tarih yorumları arasında Kıvılcımlı’nın “tarih tezine” de belli bir geçerlilik veriyor (Belge, 1975: 55). Bir diğer görüşe göre Kıvılcımlı TT’yi geliştirmesi sonrasında Marksizm’den koparak milliyetçiliğe ve Kemalizm’e kaymıştır (Bilgiç, 2008).

Oysa TT’nin temel esin kaynağı İbn-İ Haldun’la birlikte Friedrich Engels tarafından kaleme alınan “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” isimli çalışmadır (Cörüt, 2020: 24). Bu eserin Morgan’ın Kuzey Amerika yerli halkları üzerine çalışmalarından elde ettiği antropolojik bulgulardan yola çıkarak geliştirdiği analizin açtığı yolun devamı Kıvılcımlı tarafından benzer varsayım ve ilkeler çerçevesinde yürünmüştür. Dikkatli bir okuyucu iki çalışmanın sürekliliğini rahatlıkla kavrayacaktır. Sınıflaşmanın henüz kapsamlı bir biçimde gelişmediği ve büyük oranda kan kardeşliğine dayanan gentilice örgütlenmenin çerçevesinde organize olan bu topluluklar özel mülkiyetin tetiklediği iç çelişkiler ile malul olmadıkları için tarihte belirleyici roller oynayabilmişlerdir. “Gerçekte, can çekişen uygarlık yüzünden acı çeken bir dünyayı gençleştirmeye, yalnızca barbarlar yeteneklidir. Ve Cermenlerin büyük akınlarından önce, ulaşmış ve içinde gelişmiş bulundukları barbarlığın yukarı aşaması, bu süreç için gerçekten en uygun aşamaydı” (Engels, 1998 [1884]; 184).

Bu yetenek, TT’de karşımıza Tarihsel Devrimler olarak ortaya çıkan kategorinin temel motifidir. Yukarı Barbarlık aşamasında Kent kurabilmiş barbar toplulukların yıktıkları medeniyetin yerine özgün bir medeniyet kurabilecek kapasitede olması da TT’nin önemli başlıklarından bir tanesini oluşturmaktadır. Engels’in barbarlık döneminden köklenen kimi uygulamaların çok uzun yıllar sonrasında da belirleyici olduğunu vurgulaması da askeri bürokrasi içindeki kimi grupların sola ve anti-emperyalizme meyilli olmasının kökenlerini Osmanlı devlet sınıfları geleneğinin bir devamı olarak anlatan Kıvılcımlı’ya ilham vermiş görünmektedir. Engels’in tarihe yasalar ve kesinlikler arayan determinist bir gözle bakışının izlerini de TT’de fazlasıyla görebilmekteyiz. Bu açıdan Engels ve Kıvılcımlı’nın tarih üzerine çalışmaları arasındaki süreklilik dikkat çekicidir.  

Bu yazının ilk bölümünde Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ana başlıkları altında özetlenecek, devamında TT’yi Marksizm dışında görme eğilimindeki eleştiriler Murat Belge’nin 1975 tarihli eleştirisi esas alınarak ortaya konacaktır. Sonrasında ise Engels’in yaklaşımıyla TT arasındaki paralellikler gösterilerek Marksizm dışı olma eleştirilerinin mekanik ve sınırlı bir Marksizm anlayışından beslendiği gösterilecektir.

Tarih Tezi (TT) ne anlatır?

Kıvılcımlı TT çalışmasına içinde yaşadığı Türkiye’yi anlamak için “dün içinden çıktığı -daha doğrusu Kıvılcımlı’ya göre içinden hiç çıkamadığı- Osmanlı Tarihi’ne inebilmek için yöneldi. Ekim Devrimi’ni takiben devrimin ülkelerine yayılmadığı komünist teorisyenlerin bir kısmının yoğunlaştığı gibi, ülkeye özgü bir mücadele stratejisi geliştirmenin ancak tarihsel dokudan kaynaklanan özgünlüklerden ve dolayısıyla kimi üstyapı öğelerinin etkisini de hesaba katarak mümkün olduğunu düşünen bir eğilimin ülkemizdeki temsilcisi olarak Kıvılcımlı, daha 1930’larda TKP’nin iç meseleleri üzerine yazdığı YOL etüdünden itibaren tarihe olan özel ilgisini sergileyegelmiştir. Türkiye toplumunun Osmanlı Tarihi’nden çıkamadığı tespiti de Kıvılcımlı düşüncesinin değişmeyen bir temasıdır. Ona göre Osmanlı İslam Medeniyeti’nin bir Rönesansı anlamına geliyordu. Kıvılcımlı, Osmanlı ve İslam’ın toprak mülkiyeti ve kullanımı ile ilgili düzenlemelerinin en azından belli dönemlerde köylülüğü egemen sınıflar karşısında görece korumasının uzun süreli etkileri olduğunu düşünmüştür. “Atalarımızın gönül verdikleri İslamlık bu idi. Bugün hala Türkiye’nin dağdaki, çöldeki yalınayak köylüleri İslamlığa bunun için canla başla bağlıdırlar.” (Kıvılcımlı, 2020: 70).  İslam’ı ve Osmanlı’yı anti-komünist propagandanın malzemesi yapmaktan kurtarmaya çalışmak, Gramsci’nin kavramsallaştırdığı anlamda ortak duyu (common sense) içerisinde ortak mülkiyetten kök aldığını düşündüğü geleneksel düşünceleri karşı-hegemonya inşasının öğeleri olarak kullanmaya çalışmak TT’nin önemli politik amaçlarından bir tanesidir. “’Türk Milleti’nin anadan doğma sosyalizm düşmanı olduğunu ispatlamak için onun başka silahı yoktur. Açık burjuva ideolojisinden çok, aslı maskeli burjuva sosyalizmidir ki Türkiye halkının gelenek ve göreneklerini sosyalizme aykırı göstermekte başarı kazanabilir.” (Kıvılcımlı, 2020: 71). TT’nin Kıvılcımlı için en önemli anlamı modern Türkiye tarihine damgasını vuran kültürel yarılmanın işçi sınıfı içerisinde fay hatları yaratmasına mâni olmak ve köylülüğü işçi sınıfının inşa edeceği karşı hegemonyaya yedek güç olarak ekleyebilecek kültürel ve ideolojik hamleye zemin hazırlamaktır.  Gramsci’nin İtalyan Komünist Partisi’nin Livorno Kongresi’nin açılışına gönderdiği mesajda partinin temel görevinin iki İtalya’yı birleştirmek olduğunu vurgulaması (Macciocchi, 1978: 51) gibi Kıvılcımlı da köylülük ve işçi sınıfı, kent ve kır kökenli emekçiler arasındaki bağları kurmayı kolaylaştıracak bir anlayış geliştirmenin peşindeydi.

TT, yazının bulunması sonrası tarihi Antika Tarih ve Modern Tarih olarak ikiye ayırır. Antika Tarih’ten Modern Tarih’e geçişle ilgili oldukça fazla veri toplanmış olmasına rağmen “geçişin ana kanunları” yeterince belirgin bir biçimde ortaya konamamıştır. TT en temelde boşluk olarak görülen bir alanı doldurmaya, sınıfsız (barbar) toplumlardan sınıflı (medeni) toplumlara geçişin yasalarını ortaya koymaya dair iddiaya dayanmaktadır. Bu yasaları ortaya koymadan önce Kıvılcımlı kritik bir hamle yaparak ortaya özgün bir üretici güçler tanımı koyar (Kıvılcımlı, 2015 [1965]; 18). Toplumlara değişme ve dönüşme dinamizmini kazandıran üretici güçler teknik, coğrafya, tarih ve insan başlıkları altında ele alınır. Bu hamle “yapı mı özne mi, üretim ilişkileri mi sınıf mücadeleleri mi? (Cohen- Brenner tartışması)” ikiliklerini aşmaya dönük bir adımdır (Chibber, 2011; 62). Kıvılcımlı’nın bu özgün üretici güçler anlayışı onu Avrupa Marksizmi ekolünde ele alınabilecek diğer düşünürlerle de aynı kategoriye sokmuş olur. Ekonominin önceliğini yok saymaksızın siyaset ve kültüre ilişkin sonuçlara dikkat çekmeyi, çok yönlü bir hegemonya mücadelesi yürütmeyi Avrupa Marksizmi’nin temel özellikleri olarak sayacaksak (Schecter, 2015; 76) TT sayesinde Kıvılcımlı’yı da bu kategoriye dahil edebiliriz. Karşı-hegemonik bir sınıf hareketinin inşasının kültürel yarılma tuzağına düşmeksizin modernleşmeci ve Avrupa-merkezci olmayan bir zeminde gerçekleşebilmesi için gerekli koşulları hazırlamak Kıvılcımlı’nın temel amacıydı.

Hatırlanacağı üzere Avrupa Marksizmi’nin temel sorunsalları da yapısal etkenlerle sınıf mücadelesine dayalı öznel etkenlerin teori içindeki ikiliğinin yarattığı gerilimlerden beslenir. 2. Enternasyonal’e hâkim olan ve daha sonra büyük oranda kapitalizmin son raddesine kadar gelişimini sosyalizm için zorunlu bir ön koşul olarak gören beklemeci/Menşevik eğilimi de yaşanan politik krizlerden sınıf mücadelesi aracılığıyla kapitalizmin gelişmişlik seviyesine takılmadan sosyalist devrim için yararlanmak amacındaki müdahaleci/devrimci/Bolşevik eğilimi de haklı çıkaracak görüşleri Marksizm içinde bulabilmenin yarattığı gerilim büyüktü. Üstyapısal faktörlerin belirleyiciliğinin giderek daha açık bir biçimde anlaşıldığı koşullarda başta Gramsci olmak üzere altyapı/üstyapı dikotomisine dayalı Marksizm yorumlarının tashihine dair girişimler yoğunlaştı. Kıvılcımlı da kendisini daha çok Antika Tarih adını verdiği dönemle de sınırlamış olarak ve son kertede Teknik üretici güce belirleyicilik atfetse de üstyapı ve altyapı öğelerini sentezlediği bir üretici güçler teorisi geliştirdi.

Sosyoloji bakımından yukarıki dört ÜRETİCİ GÜÇLER dalından yalnız birisini, TEKNİK üretici gücü ele almak mümkündür; soyutlaştırılmış (tecrit edilmiş) sosyal olaylar hiç değilse bir kerteye dek teknikle aydınlatılabilir. Hele modern çağda Teknik olağanüstü gelişkin olduğundan, öteki üç grup üretici güçler belirli süre için değişmez sayılırsa, yalnız başına Teknik üretici güçler, sosyal olayların gidişinde jalon (yol gösterici sırık) rolünü oynayabilir (Kıvılcımlı, 2015: 18).

Teknik üretici gücün antika tarihteki gelişmeleri tek başına belirleyebilmesi mümkün değildir çünkü uzun yıllar boyunca değişmeden kalabilmiştir. Kıvılcımlı, teknik üretici gücün belirleyiciliğine modern tarihte daha büyük önem atfedilmesinin anlaşılır olduğunu söyleyerek burada üretici güçlerin kompozisyonunun etkisini de tarihselleştirir. (Engels ile kısmen ters düştüğü tespit edilebilir).Roy Bhaskar’ın altyapısal güçlerin açık bir sistemde işledikleri için ancak birer eğilim olarak değerlendirilmesi gerektiği, değişimin ancak bu çoklu güç yapısının etkileşimi sonucunda ortaya çıkabileceği (Blackledge, 2006; 15) tespitine benzer biçimde Kıvılcımlı da dört küme gücün birlikte ele alınması gerektiğini söyler. Sanıldığının aksine altyapı-üstyapı arasındaki gerilim Kıvılcımlı’nın YOL etüdleri gibi ilk dönem eserlerinde de mevcuttur. “Yalnız ekeonomik temel üst katları etkilemez, üst katlar da hatta aynı derecede ekonomik temeli etkiler. Siyasal egemenliği elinde tutan Türk burjuvazisi, ekonomik olarak geri bir klan sistemi, Kürt aşiret ve beyleriyle el ele vererek daha yüksek bir ekonomik gelişimi temsil eden Ermeniliğin hemen hemen Türkiye’deki kökünü kazıyabilmiştir.” (Kıvılcımlı, 1992: 334).

Antik Tarih açısından Kıvılcımlı’nın okumasında sınıflı toplumların içerisindeki mücadeleler yerine barbarlar-medeniyet mücadelesi daha belirleyici sonuçlar üretir. Daha doğrusu Modern Tarih öncesinde yaşanan iç çelişkiler toplumları çökme noktasına taşımasına, yeniden üretimlerini imkânsız hale getirecek kadar felç etmesine rağmen dışsal barbar etkisinin yokluğunda toplumsal ilişkilerin yenilenmesi gerçekleşemez. Kıvılcımlı’nın Antika Tarih okumasındaki alt sınıflar Marx’ın Brumaire’de köylülere dair tespitindekine benzer biçimde kendilerini temsil edemezler ancak temsil edilebilirler. Kıvılcımlı, değişimlerin dışarıdan gelen barbar güçler tarafından gerçekleştirildiği tarihsel sıçramaları Tarihsel Devrim kavramı ile niteler. Burada barbar- medeniyet (sınıfsız-sınıflı toplum) çatışması sınıf mücadelesini tam olarak ikame etmez, ancak antika toplumlarda sınıf mücadelesi tek başına devrime yol açamaz, sınıf mücadelesinin içeriden zayıflattığı toplumlar ancak dışsal bir güç olan barbarların müdahalesiyle köklü dönüşümlere yol açar. Modern tarihle birlikte gündeme gelen Sosyal Devrimler ise üretimin toplumsallaşması sonrasında ortaya çıkan sınıfların dışarıdan destek olmaksızın kendi kolektif aksiyon yetenekleriyle devrim yapabilir hale gelmelerinin bir sonucudur. Tarihsel Devrimler’le kıyaslandığında Sosyal Devrimler medeniyeti tam bir yıkıma uğratmadan gerçekleşebilir ve sadece üretim ilişkilerini dönüştürerek toplumsal yıkıma yol açmaksızın başarılabilirler. Bu açıdan Sosyal Devrimler Aufhebung (kapsayarak aşma) praksisleri olarak düşünülebilirler, Tarihsel Devrimler ise medeniyeti yıkmadan gerçekleşemezler. Tarihsel Devrimlerin böylesi yıkımlara yol açmaları ise tarihsel anlatılarda sanki doğal felaketlermiş gibi anlatılmalarına yol açmıştır.

Bu bakımdan, Antika Tarihte Medeniyetlerle Barbarlıklar arasındaki ilişkiler, atomlar arasındaki şimik [kimyasal] ilgileri açıklayan elektron ilişkileri gibidirler. Barbar akınları, Tarih gidişinin nükleer gücüdür. Yaşama savaşındaki canlıların içgüdüsü ile işler. Denizlerin karalara, aç kurtların zengin sürülere hoyratça saldırısını andırır. Çetin, kanlı, acımasız geçer. Masalbilim (Mitoloji)lerde “Tufan”, dinlerde “Mahşer” vb. adlarını alır. Biz, Barbarlarla medeniyetler arasında patlayan kıyametlere “TARİHSEL DEVRİM” (TARİHI İNKILÂP) adını vereceğiz. (Kıvılcımlı, 2015:69).

Teknik üretici gücün modern çağlarda dönüşümü açıklamada oynadığı merkezi rol antika tarihte kolektif aksiyon gücü tarafından üstlenilmiştir. Antika tarihte ortaya çıkan dönüşümler her seferinde yeni bir barbar topluluğun medeniyet ilişkilerinin içerisine girmesi olarak anlaşılmalıdır (Kıvılcımlı, 2015; 19). Ancak teknik üretici dolaylı olarak yine son kertede belirleyicidir. “O zaman teknik üretici güçler dolambaçlı yoldan, dışarıdan rol oynarlar. Çünkü daha önce Medeniyet, hammadde kaynaklarını işletir ve ticaret ilişkilerini geliştirirken, teknik üretici güçlerin bir kolunu Barbarlar içine atmıştır. Teknik üretici güçler şimdi o dışarıdaki koluyla içinden düzelmesi imkânsız olan eski medeniyeti yıkarak insanlık için yeni bir medeniyetin kuruluşunu sağlar.” Ancak bu tespit ile ilgili açıklama oldukça zorlama görünmektedir, tespitin kendisi Marksizm dışına düşmeye dönük olası eleştirilere karşı bir çıpa olarak eklenmiş gibi durmaktadır. Kıvılcımlı’nın bu kadar özgün bir tez geliştirebilmiş olmasında uzun yıllar cezaevinde kalmış, TKP’nin seperat kararı sonrasında kurumsal olarak dağılmış, Sovyetler Birliği’ne gitmemiş olması gibi etkenler sayılabilse de ana akım Marksizmle Avrupa Marksistlerinin yaptığı kadar köklü bir felsefi hesaplaşmaya girişmemiş olması çalışmaya hibrit bir görünüm kazandıran boyutların da sürekliliğine zemin kazandırmıştır.

Tarihsel Devrim sonrasında ortaya çıkacak yeni medeniyetin eskisinin rönesansı mı yoksa orijinal bir medeniyet mi olacağıysa devrimi gerçekleştiren barbarların gelişmişlik seviyesidir. Yerleşik tarıma ve kentli yaşama ulaşamamış orta barbar topluluklar ancak yıktıkları medeniyetin rönesansını gerçekleştirebilirken yukarı barbarlık geliştirdiği kendi kentli yaşam kurumları vasıtasıyla orijinal bir medeniyet inşa edebilir. Yukarı barbarlığın ulaşmış olduğu kurumsal yapı, yıkılan sınıflı toplumun kalıntılarını da kapsayıp aşarak orijinal bir medeniyet oluşmasını mümkün kılar, üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak yaratılmış kurumsal kapasite nitel bir farklılığı tetikler, burada da üstyapının belirleyiciliğine bir atıf söz konusudur. Orta barbarlık aşamasındaki toplulukların sunabilecekleri yeni bir kurumsal kapasite bulunmadığı için içine girdikleri medeniyetin kurumsal yapısını devralırlar, ancak çözülmüş toplumsal yapının işlemez hale getirdiği kurumlara yeni bir ruh üflerler, onları ilk “ülkücü” günlerindeki dinamizmlerine kavuştururlar. Bu yeniden kuruluş Kıvılcımlı tarafından rönesans kavramı ile karşılanır. Dolayısıyla tarihsel devrimlerin ikili doğasını determine eden faktörler ortaya konmuş olur. Kıvılcımlı tarihsel devrimler ile ilgili geliştirdiği bu şemayı Marksizm’e özgün bir katkısı olarak düşünür. Antika Tarih’in yasalı gelişim prensiplerini ortaya koyduğunu iddia eder. TT zengin bir tarihsel okumaya dayanması ve şematik anlatılardan uzak durması gibi boyutlarıyla tümdengelimci bir bakış açısına uymayan niteliğe sahipse de kimi zaman bilimselci ve aşırı determinizm arayışı yukarıda bahsedilen hibrit karakterin bir diğer yansımasıdır. Kıvılcımlı da aynen Engels gibi fiziki dünyanın yasalarının benzerlerinin sosyal yaşama da hükmettiğini düşünür.

Kıvılcımlı TT’de modern çağ öncesindeki basit yeniden üretim dönemine hâkim olan sermaye çeşidini ise Tefeci-Bezirgan sermaye olarak tanımlar. Yapısal olarak genişleyen yeniden üretim ile çelişkisi bulunan bu sermaye tipinin egemenliği aslında kapitalizmin gelişiminin de önünde en büyük engeldir. Kıvılcımlı, bu yaklaşımı kullanarak kapitalizmin gelişebilmesini de tefeci-bezirgân sermayenin etkisinin siyasi mücadeleler yoluyla geriletilebildiği coğrafyalarla ilişkilendirir. Tefeci-bezirgân sermayenin hâkim olmasına engel olan gruplar ise yine barbar topluluklardır. TT’nin uygulamalarından birisi olan İngiltere çalışmasında kapitalizmin oluşumunda ilkel sosyalist geleneklerin korunmasına merkezi bir rol atfeder. Bu gelenek üretici güçlerine sahip köylüler, tefeci-bezirgân sermayenin kurumsallaşmış bir iktidar inşasına müsaade etmediği için kapitalizmin gelişmesi mümkün olabilmiştir. Kıvılcımlı’nın bu yaklaşımı R. Brenner’ın köylü direnişlerinin feodalizmi çökertmesinin kapitalizmin gelişimi açısından hayati önemini vurguladığı tezleriyle birlikte düşünüldüğünde daha açıklayıcı olabilmektedir (Brenner, 1977: 78).

Tarihsel devrimlerin sona ermesi ise yeryüzünde barbar toplulukların hesaba katılır büyüklükteki varlıklarının ortadan kalkmasıyla açıklanır. Rosa Luxemburg’un kapitalist sermaye birikiminin yeniden üretimini kapitalist olmayan toplumların varlığıyla sınırlamasına benzer biçimde Kıvılcımlı da tarihsel devrimlerin sona erişini barbar toplulukların tükenişi ile açıklar. Bu süreç aynı zamanda teknik üretici gücün diğer üretici güçleri gölgede bırakacak bir kapasite kazanmasıyla eş zamanlı olarak ilerler. Kıvılcımlı böylece kendi TT’ni ana akım Marksist üretici güçler teorisinin bir tür genişlemesi olarak anlatma olanağı yaratır ve iki farklı üretici güç teorisini birbirine eklemlendirir. Kıvılcımlı’nın üretici güçler teorisini büyük oranda tarihe dair bir gerçeklik olarak ortaya koyması ise onu özne/yapı ikiliği konusundaki diğer felsefi tartışmaları derinlemesine yürütme yükünden kurtarır belki ama TT’yi yaratan yaklaşımın Marksizm’in güncel sorunlarının çözümü için kullanılmasını ise büyük oranda zorlaştırır. Devletlerin yıkıldığı her tarihsel gelişmeyi bir devrim olarak okumak gerekip gerekmediği de yeterince netleştirilmediği için de tarihsel devrimlerin ayrıştırılması daha da zorlaşmaktadır.

Tarih Tezi’ne yönelik eleştiriler

Burada TT’ye yönelik tüm eleştirileri ele almayacağız. Ancak Murat Belge tarafından 1975 yılında yapılan eleştirinin özgün bir yönünden yola çıkarak Kıvılcımlı’da ilk bakışta oldukça nev-i şahsına münhasır gibi görünen görüşlerin özellikle Engels’in Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni adlı çalışmasındaki fikirlerle sürekliliğini göstermeye çalışacağız.

Belge’nin eleştirisinin temel hedefi TT’nin Marksizm dışı bir yaklaşım üzerine oturduğudur. Amacı ise 1960’ların sol içi tartışmalarının merkezi konularından birisi olan ordunun sınıf mücadelesi içinde öncelikli olarak konumlandırılmasıdır, vurucu gücün proletarya partisine empoze edilmeye çalışılmasıdır.

TT’nin Marksizm dışı olduğu gösterilmeye çalışılırken birçok yöntem kullanılmıştır. Kıvılcımlı’nın terimlerinin başka Marksist metinlerde bulunmaması, Marksizm’in asli öğeleri olmayan bazı terimlerin Kıvılcımlı’da “terfi etmesi” bunlardan başlıcalarıdır. Kıvılcımlı’nın toplumların gelişimi ile ilgili formülasyonu “Marx ve Engels’in sıralamalarına aykırıdır”. İnsancıl üretici güçler, “klasik Marksizm’de hiçbir zaman üretici güçler arasında sayılmayacak bir şeydir”. Üstyapı kategorilerinin üretici güçlere, yani altyapıya dahil edilmesi asla kabul edilemez. Kıvılcımlı, barbarlığa tözsel, değişmeyen ve tarihsel olmayan bir anlam yüklediği için hümanisttir. Barbarlığın etkisinin sınıflı topluma geçiş sonrasında da devam ediyor olması ancak idealist bir yaklaşım olarak nitelenebilir. Barbarların ahlaki özelliklerinin ön plana çıkarılması da bu idealist ve hümanist anlayışın bir tezahürüdür. “Kıvılcımlı’da ahlak sorunu her şeye egemen görünür.” Kıvılcımlı, “dağılım eşitliğini” temel ölçüt saydığından “barbarları da uygarlıktan ileri görebilmektedir”. Kıvılcımlı’nın İslam ve Osmanlı fetihlerinin özellikle görece daha adaletli toprak rejiminden kaynaklandığına dair tespitleri de “hoşgörünün sebebi daha rahat” ve daha fazla vergi alınabilmesi olarak ekonomikleştirilir. Belge’ye göre Marx ve Engels tarihi hiçbir zaman ahlaki kategoriler arasında bir çatışma gibi görmezken Kıvıcımlı’da ahlak her şeye egemen olarak görünür.

Yine TT’nin merkezi kavramlarından olan tefeci-bezirgân sermayenin belirleyici olamayacağını göstermek için Marx’ın Grundrisse eserinden uzun bir alıntı paylaşılır: “Antik dünyanın en ileri kısımlarında Yunanlılar ve Romalılar arasında bile modern burjuva toplumunun bir önkoşulu olan paranın tam gelişmesi, ancak toplumun çözülme döneminde ortaya çıkar.” Belge bu tespitten yola çıkarak ticaretin ve dolayısıyla ticari sermayenin sınıflı toplumlarda dahi marjinal kaldığını ve dolayısıyla da temel belirleyici olamayacağını göstermeye çalışır. “Demek ki ‘ticaret’ büyük ölçüde Kıvılcımlı’nın ‘medeniyet’ dediği toplumların kıyısında kalıyor, marjinal bir rol oynuyor” (Belge, 1975: 51). TT’nin Marx ve Engels’in ortaya koydukları çerçevenin dışında kaldığına kanaat getiren Belge, bu yüzden TT’ye Marksizm dışı kaynaklar aramaya başlar ve “yakınlarda çevirdiği” Toynbee’de ve G. Childe’da karar kılar. O dönemde Althusser’in ve yapısalcı Marksizmin etkisi altında bulunan Belge’nin TT’de Kıvılcımlı’nın hümanist bir çerçeveye sıkıştığını düşünmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Ayrıca Althusser’in Marx gençlik döneminde, “epistemolojik kopuş” öncesinde Hegel etkisi altında olduğunu vurgulamasına benzer biçimde Belge de TT’de yöntemsel düzeyde Hegelci bakışın baskın olduğunu vurgular.

Belge, eleştirisinin kaynakçasında hiç yer vermemiş olmasına rağmen Engels’in Köken kitabını Kıvılcımlı’nın en önemli kaynaklarından birisi olarak tespit eder. Marx ve Engels’in Barbarlık üzerine düşünceleri adlı bir bölüm yazmış olmasına rağmen Engels ve Kıvılcımlı’nın yazdıkları arasındaki sürekliliğin makalesindeki temel argümanı (TT’nin Marksizm dışı olması) geçersiz kıldığının farkında olan Belge, Engels ile Marx arasındaki karşıtlıklar üzerine tezlere sıçrama yapar, TT’yi Marksizm dışı göstermek için Engels’i Marksizmin kıyısında konumlandırmaya çalışır. “Bilindiği gibi teorisyen Marx’dır…Engels, Marx’ın bulduklarını dünyanın, hayatın çeşitli alanlarına uygular… Engels’in uygulamaları her zaman Marx’ın buluşlarının keskinliğine sahip olamamıştır. Giriştiği işin muazzamlığı yüzünden zaman zaman yanılabilmiştir” (Belge, 1975: 51). Zaman zaman Marx’ın söyledikleriyle Engels’in söyledikleri arasında uzlaşmazlıklar görüldüğünü söyler ancak bunların örneklerini vermekten imtina eder. Engels’in Morgan’ın çalışmalarından etkilendiğini, hatta vahşet-barbarlık-uygarlık kronolojik sınıflandırmasının Morgan’dan Engels’e, Engels’ten de Kıvılcımlı’ya geçtiğini söyler. Ancak Belge’ye göre bu kavramlaştırmaların yetersizliği Marx’ın Grundrisse’si okununca rahatlıkla anlaşılmaktadır. Belge Engels’in Köken’i ile Marx’ın Grundrisse’si arasında kıyaslamada bulunur ve Köken’i itibarsızlaştırmaya çalışır. Bu yüzden de kaynakçada Köken’den hiçbir alıntı yapılmaz. Engels’ten yapılan tüm alıntılar Anti-Dühring’den yapılmıştır. Oysa Engels, Anti-Dühring’i 1878’de Köken’i ise 1884’te yazmıştır. Bu yaklaşımdan anlaşıldığı kadarıyla Engels bu 6 yıl içerisinde özellikle de Morgan okuduktan sonra teorik yaratıcılık kaybı yaşamış ve Hegelci yanılsamaların etkisi altına girmiş olsa gerektir. Grundrisse ise kabaca 1858 yılında alınmış notlara dayanan bir çalışmadır ve Marx tarafından yayınlanmak üzere hazırlanmamıştır. Grundrisse Kapital’e hazırlık notlarından ibarettir, bu Grundrisse’yi önemsiz bir kaynak haline getirmez ancak Köken ile mukayese edilirken çalışmanın bu yönleri de mutlaka akılda tutulmalıdır. Ayrıca Köken’in hazırlanması aşamasında Engels’in Marx’ın notlarından yararlandığı da bilinmektedir. “Bu kitap deyim yerindeyse bir vasiyetin yerine getirilmesidir. Hiç kimse Karl Marx kadar, kendi – bir dereceye kadar bizim de diyebilirim- materyalist tarih irdelemesi sonuçlarıyla ilişki kurarak, Morgan’ın araştırmalarından çıkan vargıları açıklamak ve bunların büyük önemini ortaya koymak istemezdi…. Bununla birlikte Marx’ın Morgan’dan çıkardığı bol sayıda özet arasında bulunan eleştiri notları elimin altında. Bu çalışmada elden geldiğince bu notları kullandım” (Engels, 1998: 12). Bu açıklamadan da anlaşıldığı kadarıyla Köken’i de Marx ve Engels’in ortak çalışmalarından biri saymamızın önünde bir engel bulunmamaktadır.

Neo-Marksistlerin özellikle 1968 sonrasında Marksizm ile ilgili beğenmediği bölümleri Engels’in eksiklikleri, kabalaştırmaları ile açıklayarak aşma çabaları Marx ve Engels arasında karşıtlığı tartışan geniş bir literatür yarattı (Blackledge, 2019: 2). George Lukacs’ın, Engels’in doğanın diyalektiği üzerine yaptığı erken dönem değerlendirmelerinin de açtığı yoldan gelişen bu akım Engels’i Marksizm’de pozitivizm ile ilişkilendirebilecek her gri noktanın temel sorumlusu olarak anladı ve anlattı. Marksizm’in deterministik ve mekanik ilerlemeci olduğu düşünülen mimarisine kapsamlı eleştiriler geliştirilmeden önce Marx’ın ilk dönem kitapları ve el yazmaları hakkındaki olumlu imge güçlendirilirken eleştirilen başlıkların Engels’in didaktik, uygulamaya ve kısaltmaya dönük girişimlerinden kaynaklandığına dair inanç da giderek güçlendi. Hatta Stalinizm’in de Engels’in geliştirdiği Marx yorumlarından türediğine dair de bir anlatı gelişti. Belge makalesinde Engels’e dair ülke dışında gelişen bu literatürden bahseder ancak kaynak göstermez, daha da önemlisi bu Engels karşıtı ekolün temel günah keçisi olarak ilan ettiği Anti-Dühring’i Engels’in görüşlerini aktardığı temel kaynak olarak kullanır. Marx’ın Anti-Dühring’deki deterministik ve toplumlar ile doğanın aynı tür yasalar tarafından yönetildiği tespitine kesinlikle katılmayacağı bile iddia edilmiştir (Thomas, 2008 :39). Lenin’in “sınıf bilincine sahip her işçinin el kitabı” olarak değerlendirdiği Anti-Dühring tarihsel materyalizmi sistematik bir biçimde yapılandırma çabaları açısından oldukça temel bir metindir. Post-marksizmden post-yapısalcılığa ve post modernizme, bütünlük ve sistematik açıklama fikrinin önemli ölçüde darbelenmesine giden yolda Marx-Engels karşıtlığı tezini kullanarak böylesi bir yapılandırıcı metnin itibarsızlaştırılması Marksizmin toplumsal gerçeklikten kopartılarak uzunca bir süre akademiye hapsedilmesinin belirleyici aşamalarından birisi olmuştur.

Belli alanlarda yoğunlaşan çalışmaları Marx ve Engels’in kendi aralarında bir iş bölümü eşliğinde hareket ettikleri düşüncesini akla getirmiştir. Ancak bu durum Engels’in katkılarının ikincilleştirilmesinin makul bir açıklaması için kullanılamaz.  Engels’in özellikle tarih üzerine yaptığı değerlendirmelerin çoğunlukla Marx’ınkiler üstün olduğu, Avrupa Tarihi üzerine çok kapsamlı bir donanıma sahip olduğu, birbirini takip eden veya görece istikrar kazanmış olan yapılarıyla ilgili çok daha desteklenmiş kanaatlere sahip olduğu da kabul edilebilir bir değerlendirmedir (Anderson, 1974: 23). Marx’ın Brumaire’de kullandığı tarihin kendisini ilk seferinde bir trajedi, ikincisinde ise fars olarak takdim ettiğine dair benzetme de orijinalinde Engels’in katkısıdır (Hunley, 1991:127). Marx’a atfedilen Gotha Programının Eleştirisi de büyük oranda Engels tarafından daha önce ortaya konan görüşlerden yararlanarak hazırlanmıştı. Marx’ın Engels’i “Avrupa’nın en bilgili insanı” olarak andığını ve onun bilgisinin birçok alana yayılmış olmasına ve zihninin olağanüstü çok yönlülüğüne hayranlığını sık sık ifade ettiğini de Paul Lafargue’ın aktarımlarından biliyoruz (Blackledge, 2019:7).

Dolayısıyla Belge’nin TT’nin Marksizm ile bağlarını kesebilmek için Köken’i itibarsızlaştırmaya çalışması çok sağlıklı bir yöntem olarak değerlendirilemez. Hele de kitaptan bahsedilmiş olmasına rağmen “Engels’in tarihöncesi üstüne kitabı, bugünün bilgileriyle, zaten yeterli bir kaynak olamazdı” gerekçesiyle TT ve Köken arasındaki sürekliliğin üzerinden atlaması ise yöntemsel açıdan son derece sınırlıdır. Bu süreklilik gizlendiği için de “Kıvılcımlı’nın kaynaklarına göz attık. Ana kaynağı olan Engels’in de önemli konularda bambaşka şeyler söylediğini gördük.” değerlendirmesi rahatlıkla yapılabilmiştir. Söylenenlerin ne kadar bambaşka veya ne kadar uyumlu olduğunu yazının bundan sonraki bölümlerinde sergileyeceğim.

Köken ile Tarih Tezi arasındaki süreklilikler

Belge’nin TT’deki barbarlık anlatısını ahlakçılık ve hümanizm eleştirisiyle karşıladığının yukarıda altı çizildi. Kıvılcımlı’nın barbarlara bu özellikleri içinde yaşadıkları üretim ilişkilerinden kaynaklı atfettiği açıktır. Burada olumlu anlam yüklenen özel mülkiyetin ve piyasa ilişkilerinin hâkim olmadığı, eşitlikçi ve demokratik bir biçimde işleyen sınıfsız toplumun yaratısı olan insandır. Benzer vurguların Köken’de birçok kereler Engels tarafından da yapıldığını görüyoruz: “Üretim en dar sınırlar içinde deviniyordu ama – üreticiler kendi ürünlerinin sahibiydi. Barbarlardaki üretimin büyük üstünlüğü buradaydı; bu uygarlığın başlamasıyla yok oldu, gelecek kuşakların görevi bunu yeniden fethetmek olacak; ama bugün insan tarafından doğa üzerinde kazanılan güçlü egemenlik ve artık olanaklı bulunan özgürce ortaklaşma temeli üzerinde” (132).

Kana (Gense) dayalı gentilice örgütlenmenin eşitlikçi toplumsal yapının temeli olduğu, kandaş toplumsal örgütlenme yerine yerelliğin, territoryal toplulukların geçmesinin özel mülkiyetin ve sınıflaşmanın yaygınlaşmasıyla eş zamanlı gelişmesi dikkat çekicidir. Engels kan yapısının dağılması sonrasında toplumsal sınıfların bir araya gelmesinin ve ortak hareket edebilmesinin hiçbir zaman eskisi kadar kolay olmadığını ima etmektedir. Kandaş toplulukların kendi içlerindeki tüm sınıflaşmalara ve eşitsizliklere rağmen ortak hareket kapasitesi ve kolektif aksiyon yeteneği açısından daha avantajlı olduğuna dair örnekler gösterilebilir.  

Üretim ilişkilerinin ve bunları yeniden üreten kurumların yarattıkları alışkanlıkların ve düşünce biçimlerinin, bu ilişkiler ve kurumlar büyük oranda ortadan kalktıktan sonra bile yaşamaya devam etmeleri teması da TT ve Köken de paralel biçimde gözlenebilen temalardır. Bu senkronize olmama hali Gramsci’nin Güney Sorunu adlı makalesinde yapı ile üstyapının zamanlarının eşdeğer olmadığı tespitinde de gözlenebilir. W. Benjamin’in geçmiş yenilgilerin bugünün mücadeleleri için etkin güçler olduğunu söylemesi de benzer bir çerçevede anlaşılabilir. Geleneğin bu davranış ve düşünceleri belirleme kapasitesi Kıvılcımlı’da bir üretici güce dönüşür. “3- Tarih: Toplumu doğrudan doğruya içeriden, daha doğrusu zaman içinde çevreleyen manevi ortam. Gelenek-Görenek kalıntıları, vb…”( 2015:17).TT’nin gerekçesi “hala içinde yaşanıldığı düşünülen” Osmanlı ruhunun günümüz sınıf mücadelesi üzerindeki etkilerini tam olarak anlayabilmektir. “Böyle bir araştırma neden önemli oldu? Bugünkü Türkiye’yi anlamak için, onun, dün içinden çıktığı (daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığı) Osmanlı Tarihine inmek gerekti. Osmanlı Tarihinin maddesine girince, onun İslâm Medeniyeti’nde bir “Rönesans” olduğu belirdi” (15).  Belge, bu unutmama halini kabullenmek istemez. “İnsanlar ilkel sosyalizmin eşitlikçi düzenini nedense bir türlü unutmazlar”. Engels İrlandalılar açısından ilkel komünal geleneklerin izini şöyle tarif eder: “İrlanda’da İngilizler tarafından zorla yıkıldıktan sonra günümüzde hiç değilse içgüdüsel bir biçimde halk bilincinde gene de yaşamaktadır” (155). Yine kandaş topluluğun gentilice hukuku Engels’e göre egemenliğini kaybettikten sonra bile etkisini korumaya devam etmiştir ve bu etkinin özel sonucunun ise alt sınıfların elinde bir koz olarak kalma kapasitesinin sürekliliğidir. “…ama gene de ilkel demokratik niteliğini korudu ve zorla kabul ettirilen yozlaşmış biçim içinde bile kendinden bir şeyler sakladı ve en yakın çağa kadar ezilen insanların elinde etkili bir silah olarak kaldı.”(179).  

Benzer şekilde Kıvılcımlı, “Cennet Nedir?” isimli TT uygulaması olarak görülebilecek kısa bir metninde cennet düşüncesinin toplumların geçmişlerinde kalan sınıfsız toplum deneyimine duydukları özlemden kaynaklandığını iddia eder. Engels de örneğin Atina’da oluşan devletin kolluk güçlerinin kölelerden oluşmasının sebeplerini açıklarken benzer bir tarih anlayışına yaslanmıştır: “Bu jandarma kölelerden oluşuyordu. Bu aynasızlık mesleği özgü Atinalıya öylesine alçaltıcı görünüyordu ki kendisini böyle bir alçaklığa vermektense silahlı bir köle tarafından tutuklanıp götürülmeyi yeğ tutuyordu. İşte bu hala gensin eski zihniyetiydi. Devlet, polis olmadan varlığını sürdüremezdi, ama henüz gençti ve gensin eski üyelerine utanılacak bir şey gibi görünen bir mesleği saygıdeğer kılmak için yeterli manevi otoriteye sahip değildi” (139). Yine Analık hukukunun etkilerinin, kurumsal temelleri ortadan kalkmış olmasına rağmen gözlenen etkileri ile ilgili gözlem de benzer içeriktedir: “Analık hukukunun yakın zamanlarda kaybolmuş bulunan bir başka kalıntısı da Cermenlerin kadınların karşı gösterdikleri Romalılar için hemen hemen anlaşılmaz bir şey olan saygıdır… Evde kadının otoritesi su götürmez gibidir.”(163).

TT’nin en sıradışı uygulamalarından bir tanesi ise İngiltere: Kapitalizme ilk geçiş kitabıdır. Bu eseri kasteden Belge, Kıvılcımlı’nın kapitalizmin doğuşunu da yıkılışını da barbarlara yaptırdığını söyler. Sınıfsız toplum yapılarının etkisinin kapitalizmin doğuşunu etkileyecek kadar uzun sürmüş olması beklenebilir mi? Engels’in İskoçya için söyledikleri bu böylesi bir uzun erimliliğin varlığına işaret eder: “İskoçya’da gentilice düzenin yıkılışı 1745 ayaklanmasının bastırılmasıyla başlar” (158). Kıvılcımlı, İngiltere’nin yakın tarihe kadar ve sürekli bir biçimde barbar akınları altında kalmasını onun toplumsal dinamizmi ve toplumsal mücadelelerle serfliği ortadan kaldırması böylece de kapitalizmin gelişimini mümkün kılmasının gerekçesi olarak anlatır. Bugün kimi tartışmalarda barbar akınlarının toplumsal gelişimi yavaşlattığı ve baskı altına aldığına dair kimi tezlerle (Anievas ve Nişancıoğlu, 2020: 92) tamamen tezat teşkil eden bir konumdur bu.

Kıvılcımlı’nın tarihsel devrimleri iki ideal tip altında ele alması, yukarı barbarlığın gerçekleştirdiği devrimlerin orijinal medeniyetler yaratabildiğini düşünmesi, bu kapasiteyi de yukarı barbarlığın geliştirdiği kurumsal kapasite ile izah etmesi de Engels’in yukarı barbarlığın kurumsal kapasitesine referans verdiği ve aslında devletin doğuş koşullarını tartıştığı şu değerlendirme ile paralellik göstermektedir:

Genel olarak, halklar halinde toplamış federe Cermen aşiretlerinin örgütlenişi, kahramanlık çağı Yunanlılarında ve krallar dönemi denilen çağın Romalılarında görülen örgütlenmenin aynıdır. Halk meclisi, gentilice şefler konseyi, daha o zamandan gerçek bir kral olmaya özenen askeri komutan. Bu, gentilice düzenin meydana getirebildiği en yetkin örgütlenme, barbarlığın yukarı aşamasının örnek kuruluşuydu. Toplum, bu örgütlenme için yeterli olan sınırları aşınca gentilice düzenin sonu geldi, gentilice düzen yıkıldı. Onun yerini devlet aldı” (171).

Yukarı barbarlık aşamasında fatih toplulukların kendi kurumsal kapasitesi kent yaşamının ihtiyaçlarına uygun ancak sınıflı toplum ilişkilerine uyumsuz olduğu için medeniyetin geliştirdiği kurumsal yapıyla sentezlenerek orijinal bir medeniyet ortaya çıkarabilir. Oysa Orta Barbarlık aşamasında tarım öğrenilmemiş ve sürü sahibi göçebelik ana karakter olmaya devam ettiği için medeniyetin kurumsal kapasitesine denk bir alternatif olmadığı için orijinal bir yapı ortaya çıkamaz. Engels, yukarı barbarlıkta ulaşılan bu “yetkin örgütlenme seviyesi”ne dikkat çeker. Sınıfsal çelişkiler içinde kıvranan antik medeniyetlerin kendi çelişkilerini içsel dinamikleriyle aşamayacağı yargısına ulaşan Kıvılcımlı’nın bu ilhamı da Engels’in “acı çeken dünyayı gençleştirmeye sadece barbarlar yeteneklidir” cümlesinden aldığı açıktır. Buradaki “gençleştirme” ifadesi de Kıvılcımlı’da karşımıza “rönesans” olarak çıkmaktadır.

Barbarların temsil ettiği toprak düzeninin daha üstün olması medeniyetin sömürü ilişkileri altında ezilen ancak bunu köklü bir biçimde değiştirecek kolektif kapasite üretemeyen alt sınıflar için iyi bir seçenekti. “Ne yapacaklardı atalarımız, tepeledikleri antika zenginlerin “geniş Tanrı toprakları”nı? Boş tutacaklarına, eski çalışan züğürt-köleciklere dağıtıverdiler” (Kıvılcımlı, 2020: 68). Belge ve diğer eleştirmenler bu tür yorumları abartılı ve gerçekdışı bulmaktaydılar. Ancak Engels’te de benzer değerlendirmeleri görebilmek mümkün olmaktadır. “Ama onun (Roma b.n) düzeni, en kötü düzensizlikten daha kötüydü ve devletin kendilerine karşı yurttaşlarını korumak iddiasında bulunduğu barbarlar, yurttaşlar tarafından kurtarıcı olarak bekleniyordu (175). Türk Sağının milli tarih kitaplarına yerleştirmeyi çok sevdiği cinsten anektodlarla olan benzerlikte açıktır ancak bu kurtarıcılık misyonunda etkin olan güç soyut bir “adalet” anlayışı değil miri toprak rejiminde simgeleşen toprakta özel mülkiyete müsaade etmeyen bir toprak hukukunun egemen kılınmasıdır. Kıvılcımlı’ya göre Osmanlı tarihinin maddesi bu özel mülkiyeti ortadan kaldıran toprak rejimidir. Toprak sahiplerinin küçük köylüleri hiçbir kayıt tarafından sınırlandırmadan sömürebildiği, merkezi devletin sömürüyü sınırlama kapasitesinin ortadan kalktığı medeniyetin çöküş evreleri barbarların zafere ulaşması için uygun koşulları sağlıyordu. Engels de bu koşulları yansıtmaktan geri kalmamıştır. “Salvanius, böylesine bir hırsızlığa karşı, öfke ve tiksintiyle gürler ve Romalı memurlarla büyük toprak sahiplerinin yaptıkları baskı yüzünden birçok “Romalı”nın Barbarlar tarafından işgal edilen yerlere sığındıklarını ve oralarda yerleşmiş bulunan Roma yurttaşlarının, tekrar Roma egemenliğine düşmekten korktukları kadar hiçbir şeyden korkmadıklarını anlatır” (178)

Medeniyetlerin tefeci-bezirgân sermayenin egemenliği altındaki sınıflı toplumlar olduğu TT’nin temel tezlerinden birisidir. Tefeci-bezirgân sermaye basit yeniden üretimin egemen sermaye yapısıdır ve genişleyen yeniden üretime, yani kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesine en önemli engeldir. Bu sermaye tipi, asalak karakteriyle basit yeniden üretimi yeniden üretilemez hale getirir ve barbarlık tarafından çözülmek zorunda kalan toplumsal krizlere yol açar. Belge, tefeci-bezirgân sermayenin tarihte böylesi etkin bir rol oynamış olamayacağını ispat etmek için Marx’tan, Grundrisse’den alıntılarla ticaret faaliyetinin hiçbir dönemde ekonomi içinde başat bir konum kazanmadığını göstermeye çalışır ve şu kanaate ulaşır: “Demek ki ticaret büyük ölçüde Kıvılcımlı’nın ‘medeniyet’ dediği toplumların kıyısında kalıyor, marjinal bir rol oynuyor.” Oysa Belge’nin dipnotlarında yer vermediği Köken’de Engels tam tersi görüştedir:

Burada sahneye ilk kez olarak üretime herhangi bir biçimde katılmaksızın onun yönetimini ele geçiren ve üreticileri iktisadi bakımdan egemenliği altına alan bir sınıf girer. Tüccar sınıfı.

Para karşılığında meta alımından sonra ödünç para verilmesi çıkageldi ve onunla birlikte de faiz ve tefecilik. Daha sonraki çağlardaki hiçbir mevzuat, borçluyu eski Atina ve eski Roma mevzuatı kadar acımaksızın tefeci-alacaklının ayaklarına atmamıştır” (195).

SONUÇ

Kıvılcımlı’nın TT’ni cuntacı emellerini gerekçelendirmek için uydurulmuş milli tarih kitaplarına uygun ama açıkça Marksizm dışı bir metin olarak değerlendirebilmek Engels’in Marx’ın notlarından da yararlanarak kaleme aldığı Köken kitabındaki başlıklarla TT arasındaki sürekliği ve paralellikleri gördükten sonra mümkün olmasa gerektir. Kıvılcımlı düşüncesinin en büyük talihsizliği hem özel olarak takipçileri hem de karşıtları, eleştirmenleri tarafından gereğinden fazla nev-i şahsına münhasır görülmesidir. Geliştirmiş olduğu özgün kelime dağarcığının da bu intibaı güçlendiren yönleri mevcuttur. Ancak Kıvılcımlı düşüncesi Komintern geleneği ile Avrupa Marksizmi arasında gidip gelen hibrit bir karaktere sahip, yaşadığı dönemin zaman ve mekanının ortaya çıkardığı sonuçlara bu çerçeveden yanıtlar üretmeye çalışan, kendi döneminin uluslararası Marksist düşünce insanlarıyla benzer sorunsallar üzerine düşünen bir toplam ortaya koymaktadır. Bugün ondan azami oranda faydalanabilmek için bu kendine özgü şalı ortadan kaldırılmalı, diğer ekollerle arasındaki süreklilik ve kopukluklar üzerine daha fazla mesai harcanmalıdır.

KAYNAKÇA

Anderson, P. (1974) Lineages of the Absolutist State, Londra: Verso

Anievas A. Nişancıoğlu K. (2020) Batı’nın Egemenliği Nasıl Kuruldu? Kapitalizmin Jeopolitik Kökenleri, çev: Ç. Sümer, İstanbul: Yordam

Akkurt, H. (2020) Türkiye Solu’nda Osmanlı Toplum Yapısı Tartışmaları, Ankara: İmge Yayınları

Belge, M. (1975) Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi üzerine, Birikim dergisi, s.4, 45-59

Bilgiç, A. U. (2008) “Doktor Hikmet Kıvılcımlı”, T. Bora M. Gültekingil (der.) Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce içinde , İstanbul: İletişim

Brenner, R. (1977) The Origins of Capitalist Development, a critique of Neo-Smithian Marxism, New Left Review, 104

Cörüt, İ. (2021) Hikmet Kıvılcımlı’s ‘History Thesis’ and the Nation Form- National Revolutionaries as modern barbarians?, İ.Cörüt J. Jongerden (der.)  Beyond Nationalism and the Nation State içinde, London: Routledge

Chibber, V. (2011) What is Living and What is Dead in the Marxist Theory of History, Historical Materialism, 19(2), 60-91

Engels, F. (1998[1884]), Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev: Kenan Somer, Ankara: Sol

Erdoğan, N. (2020) Osmanlı Tarihinin Maddesi’ne Sunuş, İstanbul: Yordam

Hunley, D. (1991) The Life and Thought of Friedrich Engels, New Haven: Yale University Press

Kıvılcımlı, H. (1992) Yol 2, İstanbul: Bibliotek Yayınları

Kıvılcımlı, H. (2015[1965]) Tarih Devrim Sosyalizm, İstanbul: Sosyal İnsan

Kıvılcımlı, H. (2020[1974]) Osmanlı Tarihinin Maddesi, İstanbul: Yordam.

Macciocchi, M. A. (1978) Hegemonya, Tarihi Blok, Devlet, Birikim Dergisi, çev: Şirin Tekeli, s.26

Schecter, D. (2015) Marx’tan Bugüne Solun Tarihi, çev: Soner Torlak ve Kemal Özdil, Ankara: Dipnot

Thomas, P. (2008) Marxism and Scientific Socialism, Londra: Routledge